Başlangıçta kriz vardı…
Neoliberalizmin alametifarikası, kendisi de bir kriz anının –1970’lerin başında kapitalizmin içine girdiği organik krizin– ürünü olan bu sistemin daimi kriz halini kendi özgün ütopyasının inşasında kurucu bir unsur haline getirmiş olmasıdır. Reinhart Koselleck’in kavramlaştırmasından yola çıkarak, krizi “acil bir seçim yapılması gereken an” olarak tanımlayabiliriz. Kriz, belirleyici bir dönemeçtir; işler artık eskisi gibi gitmemekte, bundan sonra nasıl gitmesi gerektiğine dair esaslı bir karar alma zorunluluğu doğmaktadır (Koselleck ve Richter, 2006: 359). Bu tanım kavrama genişlik katar, çünkü kriz hem bir karar anını hem de bir dönemin sonunu ifade eder.
Neoliberalizmin sahneye çıkışı tam da böyle bir ana denk düşer. Kapitalizmin eskisi gibi sürdürülemez hale geldiği, sistemin devamını isteyen toplumsal sınıfların işleri başka türlü yürütmeye mecbur kaldıkları bir karar ânıdır bu. Ne piyasanın tam istihdamı sağlaması mümkündür, ne ücretlerin eski seviyelere yükselmesi, ne devletin refah devleti biçimini koruması, ne de sınıflar arasında görece bir mutabakat sağlanması… Sosyal demokrasiden ya da rasyonel birey mitinden medet umulacak bir zemin kalmamıştır.
Kriz anı egemen sınıfların artık bu saydıklarımızın hiçbirinin mümkün olmadığı gibi arzu edilir de olmadığı yönünde karar vermesi ile sonuçlanmıştır. Eski yöntemler sermayenin kârlılığını garanti etmediği gibi aksine onun önünde bir engel haline gelmiştir. Kapitalizmin tam da böyle bir anda adeta bir yaşam atılımıyla (élan vital) ayakta kalmayı başardığını söyleyebiliriz. Bugünden geriye baktığımızda bu atılımın içeriği ve bedeli nedir? Yanıtlamak görece kolay: Kapitalizmin neoliberal formu, siyaseti –yani insanın topluluk olarak var olma zorunluluğunu düzenleyen alanı– tahrip etmiş, toplumsal olanın çözülüşünü beraberinde getirmiştir (Brown, 2018).
Neoliberalizm, kapitalizmin bir anlamda özüne dönme hamlesi sayılabilir. Ama aynı zamanda, bu üretim tarzının artık vaat ettiklerini gerçekleştirme kapasitesini yitirdiğinin de göstergesidir. “Rasyonel, ahlaklı, demokratik birey” miti –burjuvazinin kendisini yüceltmek için yarattığı kurgu– hem teoride hem pratikte geçerliliğini kaybetmiştir. Krizin dayattığı zorunluluklar neoliberalizmi doğurmuş; neoliberalizm, krizdeki kapitalizmin hem kendi özüne dönme hem de kendini yadsıma yönündeki çelişkili hamlesi olmuştur.
Kapitalizmin 1970’lerde aldığı karar –sömürü oranlarını artırma potansiyeli ile fiili kapasite arasındaki yarığı aşma kararı– ütopik bir nitelik taşır (Göymen, 2018). Kapitalist ütopya, krizin işaret ettiği o belirleyici anda şekillenmiştir (1). 1970’lerden bu yana neoliberal dönüşüm dünyayı hiç olmadığı kadar kapitalizmin egemenliği altına sokarken, aynı zamanda kapitalizmin yapısal sınırlılıklarının ötesine geçme hayalini de gerçekleştirmeye çalışmıştır.
Kapitalizm emeğin ve sermayenin ücretli emek ilişkisi çerçevesinde kurduğu karşılaşmaya dayanır. Değerin ancak belirli bir mekânda ve zamanda üretilebilmesi kapitalizmi hem zamana hem de mekâna bağımlı kılar. Kapitalistler zaman ve mekân üzerinde hâkimiyet kurabildikleri ölçüde bu bağımlılığı avantaja dönüştürür. Kapitalizm kendisini mevcut olan en iyi sistem, “ideal şimdiki anlar” dizisi olarak sunar. Oysa bu hâkimiyet teknolojik ilerlemenin ya da tarihin doğal akışının sonucu değil; sınıf mücadelesinde emeğin zihinleri ve bedenleri üzerindeki tahakkümün kazanılmasıyla elde edilmiştir.
Kapitalistlerin neoliberalizm olarak biçimlenen ütopyacı atılımlarını belirleyen, bu bağımlılıktan kurtulma arzusudur. Sermayenin zamana ve mekâna bağımlı olmaması, emeğin karşısına koyduğu engellerden arınması, dünyayı kendi cennetine çevirmesi hedeflenir.
Bu arzu Marx’ın “gerçek tahakküm” dediği şeyle örtüşür: emeğin, sermayenin bir fonksiyonuna indirgenmesi. 40 yılı aşkın sürede daimileşen kriz, kapitalist ütopyanın itici gücü haline gelmiş; gerçek tahakküm ise kapitalist ütopyanın toplumsal dayanağını sağlama yöntemi olarak ortaya çıkmıştır. Marx gerçek tahakkümü toplumsal ilişkilerin kapitalist değer üretim biçiminin taleplerine göre yeniden yapılandırılması olarak tanımlamış ve mistifikasyon kavramı ile özdeşleştirmiştir. Sermaye işçiler üzerinde gerçek tahakkümünü kurdukça insanlara tüm toplumsal ilişkilerin kendisi tarafından yaratıldığını kabul ettirir.
Gerçek tahakküm, kapitalizmin evrimiyle birlikte tüm toplumsal ilişkilerin emeğin sömürüldüğü anlara dönüştüğünü ve geniş anlamıyla işçi sınıfı üyelerinin yaşamlarının kolektif olarak sermaye birikimine tabi hale geldiğini öne sürer. Bireyler, önceden olduğu gibi, yalnızca çalışma zamanlarında sömürüye tabi kılınmazlar, sermaye birikiminin gereklilikleri yaşamlarının her düzeyini yeniden şekillendirir.

Kapitalist tahakküm ve yabancılaşma
Marx, 1860’ların başlarında tuttuğu defterlerde (Fuchs, 2018: 458) kapitalizmin gelişimiyle birlikte sermayenin emek üzerindeki belirleyiciliğinin niteliksel olarak artacağını öngörüyordu. Bu öngörüye göre kapitalizm, toplumun geliştirdiği tüm üretici güçleri daha fazla değer üretmek için seferber edecek, bu süreçte emekçilerin zihinsel ve bedensel faaliyetlerini sermaye birikiminin gerekleri doğrultusunda yeniden biçimlendirecekti. Yalnızca üretim alanı değil, yeniden üretim alanı da –toplumsal ilişkilerden emeğin örgütlenme biçimlerine kadar– sermaye birikiminin parçası haline gelecekti (Marx, 1993).
Marx’ın, sermayenin, emekçilerin tüm zihinsel ve bedensel kapasitelerini boyunduruğu altına almaya yönelik itkiye sahip olduğu yönündeki öngörüsü, kriz anlarının zorunluluklarından doğan ve yeni krizlerle yeniden biçimlenen neoliberalizm projesinin özünü oluşturur. Artık mesele, sermayeden özerk bir toplumsal varlık olarak emekçilerin nasıl yönetileceği ya da hangi tavizlerle uzlaşılacağı değildir; mesele, emekçilerin değer üretmek için mümkün olduğunca donanımlı hale getirilmesi ve iradelerinin bu doğrultuda yeniden programlanmasıdır.
Neoliberal formuyla kapitalizmin hayatta kalabilmesinin temel koşulu, bilim ve teknolojinin bütün gelişmelerinin değer üretimini artırmak üzere uygulanabilmesidir. Sermayeye karşı konumlanan, kolektif direnç potansiyeli taşıyan emekçiler yerine; hem çalışırken hem de çalışmanın dışında kalan zamanlarda kendilerini sürekli yeniden üreterek daha fazla değer yaratmaya programlanmış “cyborg” bireyler istenir. Üretim teknolojileriyle donatılmış, fakat aynı zamanda disiplin altına alınmış bu kitle sermayenin neoliberal dönemde toplum üzerinde kurduğu tahakkümün toplumsal temelini oluşturmalıdır. Bunun gerçekleşmesi, kapitalist üretim tarzının yabancılaştırıcı etkilerinin derinleştirilmesini gerektirir (2). Dolayısıyla bu yeni dönemde yabancılaşma iki ayrı boyuta sahip olmalıdır ve bunların mevcut toplumsal ilişkiler içindeki sınırlarına kadar götürülmesi gerçek tahakküm koşullarını oluşturarak kapitalistlerin ütopyalarını inşa etmeleri için gereklidir.
Çoğunlukla eş zamanlı işleyen bu iki boyuttan ilki negatif/ayrıştırıcı boyuttur. Bu aşamada bireyin kendi ihtiyaçlarını saptama, kişisel, toplumsal ya da türsel güçlerin hangilerini haiz olacağını belirleme kapasitesi elinden alınır. Bununla birlikte diğerleriyle ortaklaşma ve topluluk kurma yetisi de köreltilmiş olur. İkinci ve pozitif/türdeşleştirici boyutta ise ayrıştırılan kapasitelerin yeniden işe koşulması söz konusudur. İnsanların potansiyelleri üzerindeki etkilerinin zayıflatılması ve pasif bireyler haline getirilmesi yeterli değildir. Bu kapasitelerin, sermaye birikimini gerçekleştirecek biçimde donatılan yetilerin uygulamaya koşulması gerekmektedir.
Maurizio Lazzarato’nun öznelliğimizin iki ayrı süreç çerçevesinde işleyen bir parçalanma işlemi olarak tanımladığı şeyin yabancılaşmanın ayrıştırıcı boyutunun önemli bir kısmını oluşturduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki birey-öncesi düzlemdir ve algı, hissiyat, duygulanım ve de arzular alanında işler. İkincisi ise kişisel-ötesi (supra-personal) düzlemde; makinelerin, dilin, toplumsal olanın, medyanın ve iktisadi düzenlerin alanında varlık gösterir (Lazzarato, 2014: 12-31). Michael Hardt ve Antonio Negri’nin tanımladığı borçlandırma, medyalaştırma, güvenlikleştirme ve temsil mekanizması ile sınırlandırma mekanizmaları bu ayrıştırıcı boyutu tamamlayan toplumsal mekanizmalardır.
Hardt ve Negri’ye göre gerçek tahakküm koşulları altında yaşayan bizler, borç alarak hayatta kalırız ve bu borçlar karşısındaki sorumluluğumuzun ağırlığı altında hayatımızı sürdürürüz. Bu da bizi bir tür sözleşmeli köle haline getirir, çünkü borçluluk hayatlarımızdaki yoksunluğu ve öznelliğimizin bütün güç ve imkanlarından mahrum bırakılma halini derinleştirmektedir. Medyalaştırılarak niteliğin tamamen bir kenara bırakıldığı bir enformasyon ve ifade bombardımanı altında kalırız. Bu teknolojiler aynı zamanda iş ile yaşam arasındaki ayrımın giderek belirsizleşmesine neden olurlar.
Güvenlikleştirilmiş yaşamımız bizleri güvenliğin sadece nesnesi değil aynı zamanda öznesi haline getirir. Neoliberal toplumun bireyleri olarak yaşadığımız korku nedeniyle süreklileşmiş olağanüstü hal durumunda yaşayan, sürekli olarak mahpus ve/veya gardiyan rolünü oynayan insanlar halini alırız. Korku bu dönemde üzerimizde hem sosyolojik hem de iktisadi anlamda bir talim ve terbiye işlevi görür.
İktisadi krizin yarattığı korku ortamında borçlandırılmış çalışanlar için uzlaşmacı bir tavır sergilemek zaruri bir hal alır. Borçlandırılmış, medyalaştırılmış ve güvenlikleştirilmiş oluşumuzu bir arada tutan bu durumu daimi kılan şey ise siyasi varlığımızın temsil edilmeye indirgenmesidir (Hardt ve Negri, 2012: 18-32). Diğer tüm unsurlar, kurucu momenti olan siyasetten de kendi ihtiyaçlarımızı, sözümüzü ve pratiğimizi taşıyamadığımız bir temsil mekanizması sayesinde ayrıştırılmamız neticesinde yeniden üretilebilir hale gelirler.
Pozitif/türdeşleştirici boyut ise, bu ayrıştırılmış bireylerin sermayeye uygun şekilde “makbul birey” haline getirilmesini ifade eder. Bu, homo economicus’un yaratımıdır: bireyin kendi kendisinin yatırımcısına dönüşmesi. Sürekli hesap yapan, yaşamını iktisadi bir varlık olarak kurgulayan ve risk yönetimiyle sorumluluk alan bu varlık, kapitalist ütopyanın ideal bireyidir. Ona vaat edilen ise, güvencesizlik ve kırılganlıktır. Esnek çalışma koşulları, “kendi hayatımızı kendi arzularımıza göre kurduğumuz” yanılsamasını yayarken, aslında bizi sermayenin tabi kılma biçimlerine katılmaya zorlar. Uyumsuzluk gösterdiğimizde ise toplumdan dışlanma, hasta damgası yeme ya da tecrit edilme tehdidiyle karşılaşırız. Özgür olduğumuza inanmak, kendimizi gerçekleştirme ihtimaline tutunmak, gerçekte ise somut yaşam ve çalışma koşullarına katlanmamızı kolaylaştırır. Böylece sömürüye açık hale geliriz.
Ekonomikleştirilen deneyimler güvensizlik, başarısızlık korkusu ve toplumsal düşüş tehdidi üretir (Lorey, 2006: 6). Ekonomi yaşamın tüm alanına –siyaset dâhil– yayıldıkça, toplumsal ilişkiler şirket mantığına göre yeniden düzenlenir (Dardot ve Laval, 2012: 365-370). Bu çerçevede işletme, risk ve hesap verebilirlik kavramları öznelliğimizi şekillendirir; performans kriteri ise başat belirleyici haline gelir (2012: 393-394)
Bu iki boyutun gündelik yaşamımızı ne kadar kuşattığı düşünüldüğünde, yabancılaşmanın -son dönemlerin teorik tartışmalarından dışlanmış olmasının aksine- çok daha derinleşmiş biçimde varlığını sürdürdüğünü tespit etmek önemlidir.

Krizden felakete
Dünyanın işleyişini bozan iklim krizi felaketinin kökeni üzerine süregiden bir tartışma mevcut. Bu tartışma çerçevesinde antroposen kavramını benimseyenler, insan türünün doğanın geri kalanı üzerindeki etkisinin tarihte görülmemiş bir boyuta eriştiğini ve endüstriyel üretim sayesinde insanın dünyayı biçimlendirdiğini söylüyorlar. Ekolojik bozulma ile ilgili olarak da insan türünü sorumlu tutuyorlar. Sosyalistler ise antroposen yani dünya üzerinde insan türünün başat belirleyici olduğu mefhumuna karşı çıkıyor ve asıl sorumlunun insanın doğa ile kurduğu metabolik ilişkiyi artı-değer üretiminin kaynağına dönüştüren kapitalist üretim tarzı, dolayısıyla kapitalist toplumlar bünyesindeki hâkim sınıflar olduğunu belirtiyorlar.
Naomi Klein ve onu takip eden birçok sosyalist yazar kapitalizmin iklim krizine giden yolda ortaya çıkan çeşitli türden felaketi nasıl işlevselleştirdiğini ortaya koymak amacıyla felaket kapitalizmi kavramını kullanıyor. Felaket kapitalizmi; felaketlerin neden olduğu krizleri sermayenin kârlılığını artırmak için bir fırsat olarak gören, bu tür krizlerin oluşumunu engelleyecek tedbirleri almaktan ziyade sonrasında oluşan zararın yarattığı riskin yönetimini kovalayan ve söz konusu riskleri bir güvenlik ihtiyacına/paranoyasına dönüştürerek yeni metalaşma alanları yaratan eğilimi ifade eden bir kavram.
Kavramın ifade ettiği kapitalist eğilimi ve kavramın açıklayıcı gücünü önemsiyor, bununla birlikte bir bütün olarak çağdaş kapitalist üretim tarzını odağın dışına kaçırmamak gerektiğine inanıyorum. Felaket kapitalizminin binanın son bir katını temsil ettiğini binanın bir bütün olarak en son versiyonuyla kapitalizmi simgelediğini söylemek mümkün. Dolayısıyla bu eğilimi neoliberalizmin genel seyri içerisinde değerlendirmeyi önereceğim.
Kapitalizmin güncel versiyonu olan neoliberalizmin kendisi 2008’den bu yana kriz içindedir. Bunca krize rağmen neoliberalizmin dirimselliğini neye borçlu olduğu sorusuna Damien Cahill ve Martijn Konings’in verdiği yanıt oldukça değerli. İkili, neoliberalizmin alametifarikasının piyasanın üstünlüğünü savunması olduğu kadar piyasa inşasının gereklerini yeri getirmek için tüm kaynakları seferber edebilmesi olduğunu belirtiyor. Kendi oluşturduğu bir ilişki biçimine mutlak üstünlük atfetmeyi becerebildiği ölçüde bir totalitarizm üreten bu sistemin dirençliliği kendisini uyarlayabilme kapasitesinden gelir.
Neoliberalizm yalnızca başarısızlıklardan paçayı sıyırma becerisine değil, başarısızlığa uğramasına neden olan koşullarla bağ kurarak kendisini ve söz konusu koşulları varlığını sürdürecek şekilde uyarlama yeteneğine sahiptir. Bu nedenle bir istikrar fetişinin peşinden koşmak yerine belirsizliği, tesadüfleri ve risk almayı kutsar. Kendisini bunlar üzerinden var edebilmesi ise toplumsal yaşamın giderek daha geniş alanlarını türdeş ve nicel yani hesaplanabilir kılması sayesinde söz konusu olur. Toplumsal ilişkilerin bütününe yönelik böyle bir nüfuz etme arzusu ise demokratik değerleri gerektiğinde askıya alma kapasitesi sayesinde gerçekleştirir.
Gelinen noktada, dirençliliği başarısızlıklarına ağır basan neoliberal formu içindeki kapitalizmin insan toplumlarına verebileceği tek şey felakettir, onu daha fazla bozmak ve yanlış yere sürüklemektir. Pek de şaşırtıcı olmasa da daha da korkunç olanı, kapitalizmin bunu genetik bilimindeki, nörobilimdeki gelişmeleri kullanarak insanın zihinsel ve bedensel kapasitesini artırma ve seçkinler için uzayda kurulacak yeni yaşam gibi ütopik vaatlere dönüştürerek satıyor olabilmesidir. Üstelik neoliberal felaket kapitalizmi, toplumların politik reflekslerini de dönüştürebilmekte. Bu açıdan Türkiye’de 1999 yılında yaşanan depremin yarattığı politik etki ile 2023 Depremi’nin yarattığı etki arasındaki fark Türkiye kapitalizminin neoliberalleşmesi ve felaketleri yönetebilme kabiliyetini geliştirmesi ile de açıklanabilir.

Toplumsal tutunum krizi ve faşizmin gölgesi
Kapitalizmin otoriter rejimler üretmesi hiç de istisnai bir durum değil ve kriz ile felaket koşulları altında bu üretimin çok daha olası olduğunu daha sık ve yoğun biçimde dile getirmek gerekiyor.
Engels’in modern burjuvazinin asıl dininin Bonapartizmden başka bir şey olmadığı yönündeki tespitini dağa taşa kazıyarak işe koyulabiliriz mesela. Tabi son yıllarda sıkça yazıldığı gibi durum hem Türkiye’de hem de uluslararası çevrede Bonapartizmden daha da vahim hale gelmiş durumda. Bir tür ‘reform’ silsilesi halinde ilerleyen, kopuş ve kısmi geri dönüşlerle sarsılan bir faşistleşme süreciyle karşı karşıyayız.
Her faşizm kendi içinden doğduğu kapitalizm bağlamına ve istismar ettiği kriz koşullarına göre biçimlenir. Bu çerçevede, son 10 yılda içine düştüğümüz faşistleşme kapanı da uluslararası çapta neoliberal kapitalizmin ve bu kapitalizmin krizinin niteliği etrafında şekilleniyor. Neoliberalizm konusunu tekrar gündeme getirmemin sebebi, çağdaş kapitalizme karakterini veren söz konusu anlayışın, insanların sosyo-politik öznelliğini dönüştürme kapasitesine sahip olması ve diğer birçok açıdan çıkmaza girmiş olsa bile bu konuda etkili olmaya devam ediyor oluşu. Karşı karşıya olunan birçok soruna cevaben insanların hâlâ birer neoliberal özne olarak düşündüklerini, hissettiklerini ve hareket ettiklerini görüyoruz.
Bu noktada, yukarıda bahsetmiş olduğum gerçek tahakküm kavramının altını tekrar çizmek isterim. Neoliberalizm adını verdiğimiz gerçek tahakküm koşullarında oluşan yeni yabancılaşma biçimlerinin, yabancılaşmanın hem insanları kendi ihtiyaç ve yeteneklerinden ayrıştıran hem de bu özelliklerini sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda
uygulamaya koyan yönlerini pekiştirdiğini söyleyebiliyoruz. Bu sayede toplumsal ilerlemeye ve özgürleşmeye karşı manipüle edilebilecek bir tür öznellik inşa ediliyor.
İnsanların temel yaşam faaliyetleri ile ilişkilerinin kopması, bugüne olduğu kadar borçlu ve güvencesiz özneler olarak geleceklerine de yabancılaşmış hale gelmeleri, halihazırda sınıfsal örgütlenmelerin dışında kalmış olan kitlelerin toplumsal bağlarını koparıyor, toplumsal tutunumu ortadan kaldırıyor ve toplumsallığı otoriterler hareketlerin manipüle edebildiği bir ihtiyaç haline getiriyor. Böylece otoriter popülist akımların ırkçı, iklim değişikliğini inkâr eden, kadın düşmanı vb. yalanlarıyla kandırılabilecek bir toplumsal toplam yaratmanın yolunu açıyor. Dolayısıyla, toplumsal tutunumun erozyona uğramış olması ve asıl önemlisi, sağın bunun neticesinde doğan toplumsallık ihtiyacına yanıt verebilecek odak olduğunu kitlelere inandırmış olması, bugün yükselişe geçen faşizmin üzerinde yükseldiği toplumsal temeli oluşturuyor.
Tutunum meselesinin ortaya çıkmasında neoliberalizmin 2008’de başlayan ve süregiden krizinin etkisi çokça tartışıldı. Bunları tekrarlamak istemiyorum ancak neoliberal kapitalizmin krizinin hâkim sınıfları gerçek tahakküm dediğimiz koşulların ötesinde bir arayışa itmesi, faşizmle bütünleşerek mutlak tahakkümü arzulayan bir harekete dönüşmesi muhtemel. Bunun küresel ön izlerini de görebiliyoruz. Birbirinden öğrenen, kişi ve kurumlarını oluşturan enternasyonal bir faşistleşme dalgası ile karşı karşıyayız. Bu sürecin tamamına erme ihtimali insanın tüylerini diken diken ediyor.
2008’de finansal kriz olarak başlayan ve daha sonra neoliberalizmin krizine dönüşen uzun çalkantı dönem, bugün çeşitli krizler yaratarak modern toplumların kaderini belirlemeye devam ediyor. Dünyanın bildiğimiz haliyle varlığının sona ermesi ihtimalini doğuran çok sayıda kriz; gıda, su ve sağlık krizlerinden yükselen otoriterliğe; iklim değişikliğinden artan yoksulluğa kadar yaşamın yeni alanlarına doğru sürekli genişliyor.
Günümüzün krizi devletlerin, bir zamanlar sahip oldukları toplum içindeki mevcut çelişkileri yönetme kabiliyetlerini kaybettikleri; toplumsal sınıflar, kimlikler ve kültürler arasındaki ayrıştırıcı çatışmalar için geniş alanların açıldığı siyasal koşullar yaratıyor. Neoliberalizmin krizinin toplumsal bağları koparan etkilerinin sonuçları, modern toplumların sosyal tutunumlarını kaybetmelerine neden olan daha geniş bir krize doğru evrilmiş durumda. Günümüzde literatürde daha çok çoklu kriz (polycrisis) kavramı ile tanımlanan bu durumu toplumsal tutunum krizi olarak adlandırmayı tercih ediyorum.
Toplumsal tutunum krizi olarak adlandırdığım bu olgu, Gramsci’nin organik kriz olarak adlandırdığı koşulların yani sosyo-ekonomik koşullar ile etik-politik formlar arasındaki kopuşun ve ideolojik hegemonyanın ortadan kalktığı koşullların, iklim krizi ve toplumsal yeniden üretim alanında yaşanan krizin de etkisiyle derinleşmiş bir versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. Toplumsal yabancılaşmayı yoğunlaştırarak, siyasi öznellikleri dönüştürüyor ve insanların hayatlarını yaşama biçimlerini değiştiriyor. Siyasi öznellik, insanların bilinçleri ve toplumda oynadıkları rollerle ilgilidir. Kendilerini dünya görüşü perspektifinden nasıl tanımladıklarını ve kendilerini yöneten ve etkileyen kurumlarla nasıl ilişkilendirdiklerini ifade eder. Bu anlamda, vatandaşların kamusal alanda nasıl bir tavır sergiledikleri ve kamusal konularda karar alma süreçlerine nasıl katıldıkları ile ilgilidir.
Toplumsal tutunum krizi koşullarında ise mesele dönüp dolaşıp kamusal olanın, çelişkilerle dolu da olsa rasyonel bir bütünlük olarak toplumun insanlar açısından elle tutulur gözle görülür bir hakikat olmaktan çıkması, bir zamanlar aynı bütünün parçası oldukları diğer öznelerin düşman haline gelmeleri sonucunu doğurur. Bu tutunum kaybı neoliberal kapitalist toplumlara içkin olan çelişkilerin açıklığa çıktığı özgürleşmeci dalgalar yarattı, ara ara hala kendisini hatırlatmaya da devam ediyor. Ancak bu dalgaların çekilişini takip eden her durumda otoriter hareketler daha da kuvvetleniyor ve cüretkarlaşıyor. Modern kapitalist toplumu şekillendiren asıl çelişkiler yerine kitlelerin önüne sahte ikilikler konuluyor ve sürekli olarak nefret/korku sağaltımı sağlayarak uyuşturucu bir teyakkuz (reaksiyon) yaratıyor.
Faşistleşmeye kapı aralayan bu tutunum kaybını bir yandan bilginin, aklın ve hakikatin de kaybı biçiminde yaşıyoruz. Hakikat ve olgu gibi hususlar otoritelerini yitirirken, hakikat sonrası durumun yaratılması ile başlayan süreç anti entelektüalizmin yükselişini, ardından da özgürlük taleplerine yönelik reaksiyonun örgütlenmesini, akademik özgürlüklerin sınırlandırılmasını ve gerçeği aramaya yönelik zihinsel faaliyete yönelik şiddetin artmasını beraberinde getirdi. İrrasyonalizm terimi sanırım tartıştığımız konular içinde en çok bu noktaya hitap ediyor. Son dönemde şahit olduğumuz birçok fenomen; göreceliliğin yükselişi, kanıların bilginin yerini alması, entelektüel standardın gerilemesi çağdaş irrasyonalizmi besleyen damarlar. Dijital medyanın gelişimi ile bu damarların etkisinin artışına şahitlik etmeye başladık. 2011-13 arasında küresel ölçekte artan direnişin geri çekilişinin ardından sosyal medya bir mücadele alanına dönüştü ve reaksiyoner akımlarca kontrol edilmeye başlandı. Bu sürecin ana karakterleri ile günümüzün mutlak tahakküm arayışının öncülüğünü üstlenen ultra-neoliberal karakterlerinin örtüştüğünü görüyoruz. Bu da bence çağdaş irrasyonalizm, faşistleşme ve sermayenin nihai galibiyet arayışı arasındaki ilişkiyi görmek açısından Marksist teorinin geçerliliğini kanıtlıyor.
Son dönemde, Verso’nun Lukacs’ın The Destruction of Reason [Aklın Yıkımı] (3) adlı eserini yeniden yayınlanması ile irrasyonalizm kavramı üzerine yeniden bir tartışma başlamış durumda. Türkçeye Payel yayınları sayesinde 2000’lerin ikinci yarısından sonra kazandırılan bu metin, yayınlandığı dönemden başlayarak çokça tartışılmış bir çalışma. İlk yayınlandığı dönemde Adorno’dan başlayarak günümüzde -yeni İngilizce yayımın önsözünü yazan- Enzo Traverso’ya kadar birçok insan Lukacs’ın söz konusu çalışmasını eleştirdi. Burada söz konusu eleştirilerin tarihi üzerinde durmaya gerek yok, ben de zaten tam tersi yönde ilerlemek istiyorum.
Hem Traverso hem de Lukacs’ın irrasyonalizm eleştirisini savunan kişilerin başında gelen John Bellamy Foster, irrasyonalizmin son dönemlerde sola hâkim olan akımları sakatladığı konusunda ortaklaşıyorlar. Tarihin ve bunun materyalist eleştirisinin yerini tarihin Lyotard ve Derrida’dan esinlenen bir biçimde reddi; postkolonyal teorinin Heideggerci ontolojiden etkilenerek tarih ve ilerleme ilişkisini koparmaları; postmarksistlerin evrensellik yerine tikelciliği benimsemeleri bu eleştirilerin metodolojik yönünü oluşturuyor. Nietzsche, Bergson ve Schmitt’in düşüncelerinin etkisiyle -özellikle Deleuze ve Guattari’nin aktarımı dolayımıyla- kapitalizmden çıkışın imkansızlığı temasının sol siyasete hâkim olması da bu eleştirilerin politik boyutunu meydana getiriyor. Buradan yola çıkarak solun kendisinin de hakikat, bilgi ve akıl gibi konuları faşistleşmenin hızlandığı bu konjonktürde nasıl ele alması gerektiğini, yeniden düşünmesi gerektiğini belirtmek gerek.

Sosyalist alternatifin inşası: Eleştiri, ütopya ve komün formu
Kapitalizmin neoliberal biçimiyle krizden çıkamadığı bu dönemde; sosyalistler hem amansız bir eleştirel tavrı hem de mümkün olan başka bir dünyaya ilişkin gerçekçi fikirleri ile fark yaratabilirler. Bu ikili yaklaşım, mevcut düzenin çelişkilerini ortaya sererken aynı zamanda dönüşüm için gereken umudu besler. Ancak günümüzde sosyalist hareket,
toplumsal zeminin kayması, yenilgiler ve güven kaybı gibi sorunlarla karşı karşıyadır. Bu koşullar, sosyalist düşünce ve örgütlenmenin yenilenmesini zorunlu kılmaktadır.
Eleştiri ve ütopya, sosyalist varoluşun temel dayanaklarıdır. Eleştiri, kapitalizmin yarattığı yabancılaşma ve tahakküm mekanizmalarını teşhir etmekle kalmaz, aynı zamanda “normal” kabul edilenin arkasındaki çelişkileri görünür kılar. Olup biten ile olduğu kabul edilen arasındaki tüketici döngüyü kısa devreye uğratır. Bu, özellikle hakikat-sonrası çağda, olgulara ve bilimsel akla sahip çıkmak anlamına gelir. İklim krizinin inkârı, cinsiyetçilik,
ırkçılık gibi tahakküm biçimleri de eleştirinin hedefi olmalıdır. Ancak bu eleştiri, salt bir “tanınma” siyasetine indirgenmemeli; tanınma talepleri, sınıfsal sömürü ve kapitalist meta üretimiyle ilişkisi içinde ele alınmalıdır.
Ütopya ise sadece geleceğe dair bir hayal değil, bugünü dönüştüren bir dinamik biçiminde yeniden düşünülmesi gereken bir değerdir. Donmuş bir reçete olarak değil, bugünü harekete geçiren dinamik bir ufuk olarak anlaşılmalıdır. Ütopya, “davadan dönmemek”, çıtayı düşürmemek anlamına gelir. Daha iyi bir yaşamın maddi koşulları halihazırda mevcuttur; mesele onları özel mülkiyet belasından kurtaracak somut koşulları yaratmaktır.
Bu, ekolojik olarak sürdürülebilir, özgürleşmiş ve eşitlikçi bir toplum tahayyülünü gerektirir. Sınıfı örgütlü bir hareketliliğe ikna edecek şeylerden birisi de budur. Bu ikisinin diyalektik bütünlüğü, sosyalist hareketin somut bir toplumsal dönüşüm perspektifi geliştirmesini sağlar. Aksi takdirde ya sonsuz reformlara hapsolma ya da politik bir manivela olma kapasitesini yitirmiş dogmatik bir devrimcilik riski belirir. Sosyalist pratik, sınıf mücadelesi ile özgürlük mücadelelerini birleştirmelidir. İşçi sınıfının bugünkü bileşimi geleneksel kalıpların ötesine geçmiştir; hizmet sektörü çalışanları, işsizler, borçlular ve finansal süreçlere eklemlenen bireyler de bu sınıfın parçasıdır. Neoliberal kapitalizm, toplumsal yeniden üretim alanını da metalaştırarak bireyleri kendi sınıfsal konumlarına yabancılaştırdığı için sosyalistler, sınıf mücadelesini cinsiyet, ekoloji, etnik kimlik gibi diğer tahakküm alanlarıyla kesiştiren bir perspektif geliştirmelidir.
Günümüzde sosyalist strateji sorusu sıkça tartışılmakta. Bu sorunun temelde örgütlenme sorusu biçimini alması gerektiğini düşünüyorum. Sunabildiğim yanıt ise hem eleştirel hem de ütopik boyutu olan, hem üretim hem de toplumsal yeniden üretim alanlarına yayılan bir hareket inşa etmenin; işçi sınıfının kendi kurtuluşunun öznesi haline geldiği komün tipi özyönetim organlarının varlığını gerektirdiği yönünde.
Bu anlamda günümüzde bir örgütlenme biçimi olarak komün, hem üretim hem de toplumsal yeniden üretim alanlarında yeni ilişkiler kuracak biçimde organize edilmelidir. İşyeri işgalleri, kooperatifler, mahalle dayanışma ağları, ekolojik mücadele komünleri, toplumsal cinsiyet eşitliği için örgütlenmeler, bu komünlerin potansiyel çekirdekleridir. Bu komünler, kapitalist piyasa ve devlet mantığının dışında, dayanışmaya, ortak mülkiyete ve doğrudan demokrasiye dayalı ortaklıklar yaratır. Sosyalist hareketin potansiyel gücünü teşkil ederler.
Bir hareket biçimi olarak komün ise bu tekil örgütlenmeleri birbirine bağlayarak, ikili iktidar odakları yaratacak biçimde inşa edilmelidir. Sermaye ve onun devletine alternatif, aşağıdan yukarıya örgütlenmiş bir karşı-gücü örgütleyen komünler; nihayetinde üretim araçlarının toplumsallaştırılması, demokratik planlama ve mülkiyet ilişkilerinin köklü dönüşümü hedefini taşır. Kendine özgü koordinasyon ve temsil organları yaratır. Kapitalist felaketin üstesinden gelecek somut hareket olarak sosyalist hareketi inşa eder.
Notlar:
(1) Burada “ütopya” terimini, neoliberalizmin içerdiği çelişkiyi görünür kılmak için, kelimenin kökensel anlamına –“yok-yer” (u-topos)– atıfla kullanıyorum. Amacım, ütopyaların somut gerçekliğin sınırları ile kurgusal olan arasındaki farkı işaret etme biçimini vurgulamaktır. Bu nedenle ütopya terimini nötr bir anlamda kullanıyorum. Ütopyaların kaçınılmaz olarak dar bir grubun iktidarını mutlaklaştırdığı yönündeki eleştirileri paylaşmıyorum. Aksine, özgürleştirici, iktidarı ortaklaştıran ütopyalara da ihtiyaç vardır –ve bugün bu ihtiyaç belki her zamankinden daha yakıcıdır.
(2) Buradaki “yabancılaşma”, normatif bir özden uzaklaşmak değil; insanın topluluk içindeki nesneleştirme kapasitesinin, bir grubu diğerlerinden ayırarak kolektif bağları koparmasıdır.
(3) Payel Yayınları metnin Türkçesini iki cilt olarak 2006 yılında yayınladı.
Kaynakça
Brown, W. (2018) Halkın Çözülüşü: Neoliberalizmin Sinsi Devrimi, çev. Barış Engin Aksoy, İstanbul: Metis Yayınları.
Cahill, Damien ve Konings, Martijn (2018) Neoliberalizm, Onur Orhangazi (Çev.), Ankara: Ütopya Yayınları.
Dardot, P. ve Laval, C. (2012) Dünyanın Yeni Aklı: Neoliberal Toplum Üzerine Deneme, çev. Işık Ergüden, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi.
Fuchs, C. (2018) “Universal Alienation, Formal and Real Subsumption of Society under Capital, Ongoing Primitive Accumulation by Dispossession: Reflections on the Marx@200-
Contributions by David Harvey and Michael Hardt/Toni Negri”, tripleC, 16(2): 454-467. Göymen, A. Y. (2017) “Neoliberal Dönemde Öznelliğin Dönüşümü ve Rejim Tartışmaları”, İktisat Dergisi, 536, s. 24-33.
Göymen, A. Y. (2018) Kriz, Kapitalist Ütopya ve Devrim, https://ayrintidergi.com.tr/krizkapitalist-utopya-ve-devrim/.
Hardt,M. ve Negri, A. (2012) Duyuru, çev. Abdullah Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Koselleck, R.ve Richter, M. (2006) “Crisis”, Journal of the History of Ideas, Vol. 67/2, s. 357-400.
Lazzarato, M. (2014) Borçlandırılmış İnsanın İmali, çev. Murat Erşen, İstanbul: Açılım.
Lukacs, G. (2021) The Destruction of Reason, Peter Palmer (Çev.), Verso Books.
Lorey, I. (2006) “Yönetimsellik ve Kendini Güvencesizleştirme Kültür Üreticilerinin Normalleştirilmesi Üzerine”, http://eipcp.net/transversal/1106/lorey/tu, çev.: Özge Çelik, indirilme tarihi: 15 Kasım 2016.
Marx, K. (1993) Grundrisse: Foundations of the Critique of Political Economy, çev. Martin Nicolas, London: Penguin Books.