MESS Grup Toplu İş Sözleşmesi, yalnızca metal işkolundaki yüz binlerce işçiyi değil, Türkiye işçi sınıfının genel ücret rejimini belirleyecek stratejik bir “ekonomik” mücadele alanı. Çünkü metal sektörü, ülke ekonomisinin ihracat, üretim ve istihdam zincirinin merkezinde yer alıyor; burada kurulacak yeni ücret dengesi, diğer bütün sektörlerin pazarlık sınırlarını tayin edecektir. Bu nedenle MESS masası, bir “ücret pazarlığı” değil, sınıf mücadelesinin ekonomik cephesinde açılmış en kritik mevzilerden biri.
KÇP’den MESS’e: Ücretlerin Arkasındaki Siyaset
Geçtiğimiz yaz aylarında imzalanan Kamu Çerçeve Protokolü (KÇP) ve memur toplu sözleşmelerinde belirlenen ücret artış oranları, daha şimdiden milyonlarca işçi ve emekçiyi yoksulluk ve geçim sıkıntısına mahkum etti. Ortaya çıkan bu tablo, toplu iş sözleşmesi prosedürleri çerçevesinde tarafların eşit koşullarda yürüttüğü bir müzakerenin değil; doğrudan AKP iktidarının belirlediği Orta Vadeli Plan (OVP) aracılığıyla emekçilere dayattığı yoksulluk rejiminin bir sonucu. Burada “pazarlık” diye sunulan süreç, aslında AKP’nin belirlediği senaryo çerçevesinde sergilenen bir müsamereden öteye gidemedi.
Bu müsamerede, iktidarın onlara tanıdığı ayrıcalıklı zemin sayesinde kamu işyerlerinde en ufak bir zorluk yaşamadan yetkili sendika durumuna gelen sarı rengin farklı tonlarını taşıyan Türk-İş, Hak-İş ve Memur-Sen gibi konfederasyonlar, görüşmeler çıkmaza girdiğinde bile göstermelik de olsa eylemler ve grevler organize edemedi. Tersine, aldıkları grev kararlarını bile boşa düşürerek, AKP iktidarlarının onlara dayattığı sefalet ücretlerine imza atıp kendi üstlerine düşeni yaparak masadan kalktılar.
Bu noktada OVP neyi amaçlıyor? Kısaca belirtmemiz gerekirse, Türkiye oligarşisinin sınıfsal çıkarları doğrultusunda enflasyonu düşürmek, bunun için de iç talebi kısmak adı altında ücret artışlarını baskılandırmak ve emekçi halk sınıflarını yoksulluğa mahkum etmek…
Bu planın ilk sonucu kamu sözleşmelerinde görüldü; önümüzde yıl sonunda asgari ücret var. Plan çerçevesinde 2026 yılı için asgari ücrete en fazla yüzde 20 artış yapılacağı öngörülüyor ve benzer artış seviyeleri toplu iş sözleşmesi masaları için de “makul” bant olarak dayatılmak isteniyor. Yaşanan hayat pahalılığı ve yoksulluk karşısında işçi sınıfına mensup milyonlarca yurttaşın cebini boş bırakacak bu adım, AKP’nin ve oligarşinin bilinçli siyasi tercihidir. Bu yüzden, 13 Ekim 2025 tarihinde başlayan MESS Grup Toplu İş Sözleşmesi görüşmeleri sadece 150 bin metal işçisinin değil, Türkiye işçi sınıfını doğrudan ilgilendiren, ücretlerini ve geleceklerini belirleyecek kritik bir referans sözleşme olma niteliği taşıyor.
Büyüyen sermaye ve yoksullaşan işçiler: ‘Metal’de derinleşen çelişki
2025 yılı itibarıyla metal işçileri, yoksulluk ve hayat pahalılığı ile birlikte ağır bir ekonomik kuşatma altında yaşıyor. Vergi dilimleri ve enflasyonun birikimli etkisiyle MESS kapsamındaki ortalama bir işçi, yalnızca yılın ilk sekiz ayında yaklaşık 210 bin TL reel kayba uğradı. Buna karşılık MESS patronları, tarihî kâr oranlarını sürdürmeye devam ediyor.
Otomotiv üretimi, 2025’in ilk dokuz ayında geçen yıla göre yüzde 3 arttı. 2024’te 37,2 milyar dolar olan otomotiv ihracatı, 2025’in ilk dokuz ayında 30 milyar doları aştı. Sektörün başını çeken Renault, Ford Otosan ve TOFAŞ gibi tekeller rekor düzeyde kâr açıkladı: Renault 4,8 milyar TL, Ford Otosan 38,8 milyar TL, TOFAŞ ise 2025’in ikinci çeyreğinde 1,7 milyar TL net kâr elde etti. Bu tablo, üretim zincirindeki artı-değer sömürüsünün ulaştığı düzeyi bizlere açık biçimde gösteriyor.
Verimlilik adı altında yoksullaştırma
AKP’nin uyguladığı para politikası ile döviz gelirini artıran sermaye, içeride işçilik maliyetlerini düşürdü; böylece işçiden kesilen her kuruşu kâr hanesine yazdı. “Verimlilik” olarak sunulan bu tablo, aslında işçilerin yoksullaştırılması üzerinden büyüyen bir sermaye birikim rejimidir. Renault’da işçi başına 900 bin TL, Ford Otosan’da 1 milyon 511 bin TL net kâr elde edilmesi bu gerçeği özetlemeye yetiyor.
Bugün bir metal işçisi, kendi ürettiği orta segment bir otomobili satın alabilmek için en az üç yıl boyunca yemeden içmeden çalışmak zorunda. Buna karşılık patronu, o işçiden her yıl ortalama 900 bin TL kâr elde ediyor. Oysa BİSAM’ın Eylül 2025 ayı için açıkladığı 91 bin 381 TL olan yoksulluk sınırının on binlerce TL alındaki ücretlere çalışan metal işçileri için bu tablo sadece ekonomik değil, doğrudan politik bir çelişki anlamına da geliyor.
Üretimin motoru olan işçi sınıfı, üretimin sonucundan dışlanıyor. İşçiler tarafından yaratılan zenginlik, işçilere yabancılaşıyor; kazanan, üretmeyen ama üretileni elinde tutan sermaye sınıfı oluyor. Türkiye kapitalizmi, “büyüme” adı altında aslında ucuz işgücüne dayalı bir yoksulluk rejimi kurmuş durumda. OVP, bu rejimin makro planı işlevini görüyor: iç talebi kısarak, ücretleri bastırarak, ihracatı ucuz işçilikle desteklemek. Bu nedenle metal işçilerinin bugünkü mücadelesi, sadece ücret artışı talebi değil; sermayenin bu yoksullaştırma programına karşı işçi sınıfının varlık mücadelesidir. İşçiler örgütlü güçleriyle birlikte harekete geçtiğinde, bu tabloyu tersine çevirecek potansiyele sahiptir.
Referans etkisi: Sonuç sanayi sektörünün ücretini belirleyecek
MESS Grup TİS’ten çıkacak sonuç, yalnızca metal işçilerini değil, Türkiye sanayisinin bütününü doğrudan etkileyecektir. Bu sözleşmede belirlenecek ücret düzeyi, otomotivden beyaz eşyaya, petro-kimyadan enerjiye kadar geniş bir üretim zincirinde hem “taban” hem “tavan” işlevi görecektir. Çünkü metal sektörünün, Türkiye kapitalizmi açısından stratejik bir işlevi var: hem ihracatın hem de istihdamın omurgası.
Bugün Türkiye’de sanayinin lokomotifi konumundaki otomotiv sektörü, bu durumun en somut göstergesi. Toplam ihracat içinde en yüksek paya sahip olan bu sektör, küresel ekonomide durgunluğun yaşandığı, tedarik zincirlerinin kırıldığı ve uluslararası ticaretin ivme kaybettiği pandemi dönemi dahil olmak üzere son altı yıldır kesintisiz biçimde büyümesini sürdürdü.
MESS’te kazanım bütün işçi sınıfına nefes aldıracak
Küresel üretim sıralamasında dünya genelinde 13’üncü, Avrupa Birliği ülkeleri arasında ise 4’üncü sırada yer alan Türkiye otomotiv sanayisi, bugün yaklaşık 550 bin işçiyi istihdam ediyor. Bu rakam, Türkiye kapitalizminin ihracata dayalı birikim modelinin, ucuz işgücü üzerinden nasıl ayakta tutulduğunu açık biçimde gösteriyor.
Bu yapıda MESS, yalnızca bir işveren sendikası değil; metal sektörünün tamamında ücret politikalarını belirleyen, dolayısıyla Türkiye kapitalizminin ücret rejimini düzenleyen hegemonik bir merkez işlevi görüyor. MESS sözleşmeleri, sadece metal işçilerinin yaşam standardını değil, Türkiye’deki tüm sanayi işçilerinin reel gelir düzeyini de dolaylı biçimde tayin eder. O yüzden bu TİS sürecinde elde edilecek her bir kazanım, yalnızca metal işçisine değil, bütün işçi sınıfına nefes aldıracak.
Tam tersine, MESS’in dayattığı düşük ücret bandı kabul edilirse, bu yalnızca metal sektöründe değil, kamuda ve özelde bütün işçi ücretlerinin OVP’nin belirlediği “düşük ücret rejimi”ne sabitlenmesi anlamına gelecektir. Metaldeki sonuç, sanayi burjuvazisinin genel stratejik yönelimini belirleyecek; “referans ücret”, bütün bir işçi sınıfına dayatılacaktır.
İşte bu yüzden, metal işçilerinin talepleri yalnızca bir sektörün mücadelesi değil, Türkiye işçi sınıfının tamamının geleceğini belirleyecek bir sınıf mevzisi niteliği taşıyor.
Tekliflerin dili: İki ayrı sendikal anlayışın dışa vurumu
MESS görüşmeleri öncesinde masaya konan teklifler ve söz konusu tekliflerin hazırlanış biçimi aslında kimin kimden yana olduğunu açıkça gösteriyor. BMİS, geçen yaz aylarında teklifini hazırlarken kadrolarıyla birlikte MESS kapsamındaki bütün işyerlerini tek tek dolaşarak, işyerlerindeki TİS komitelerinin görüşlerini aldı ve metal işçilerinin sesini dinledi. Sonuç olarak ortaya çıkan taslak, tepeden dayatılan bir kâğıt parçası değil; işyerlerinden gelen önerilerden, taleplerden damıtıldı.
Bu yüzden BMİS’in ilk altı ay brüt saat ücretlerinde yüzde 59’luk bir artışa denk gelen; 170 TL altındaki brüt saat ücretlerinin 170 TL’ye iblağ edilmesi, bu işlem sonrasında sırayla saatlik ücretlere yüzde 15 yüzdelik, 100 TL seyyanen zammı, sosyal haklarda yüzde 150 ila yüzde 190 arasında değişen artış ve vergi dilimlerinin yüzde 15’de sabitlenmesi gibi tekliflerden oluşan teklif paketi sadece bir rakam değil; metal işçisinin kira, fatura, pazar ve çocukların eğitim masrafı arasında sıkışmadan, yoksulluk sınırının üstünde insanca yaşayabilmesi için zorunlu bir düzeyi tarif etmektedir. Dolayısıyla, BMİS masaya kuru bir yüzde pazarlığı için değil, metal işçisinin sofradaki ekmeğini büyütme kaygısı ile oturuyor.
Metal patronlarının güdümündeki sendika TM ise daha en baştan işçilerin iradesini ve beklentilerini baskılamaya soyundu. Sahaya dağıttıkları anketlere yüzde 25’lik zam dayatmasını koyarak, işçilerin gerçek taleplerini daha ilk adımda bastırmaya çalışmıştır. Sonuçta da MESS ile icazetli bir şekilde brüt saat ücretlerine yüzde 35’e denk düşecek; brüt saat ücretlerine yüzde 20 yüzdelik, 35 TL seyyanen ücret artışı talebiyle oturacaklar. Bu teklifin ne anlama geldiği ortada: MESS’in ve OVP’nin istediği düşük ücret çapasını işçi adına meşrulaştırmak. “Makul” ya da “sorumlu” diye süsledikleri bu yaklaşım, işçinin cebini boş bırakmanın ve patronların kasasını doldurmanın başka bir yoludur.
Pratikte MESS’in niyeti açıktır: Türk Metal’in açtığı bu düşük bandı pazarlığın eşiği haline getirip, tıpkı kamu sözleşmelerinde olduğu gibi süreci yüzde yirmili oranlara doğru çekmek; böylece ücret artışlarını bastırarak OVP’nin hedeflediği düşük ücret rejimini metal işçileri üzerinden bütün sınıfa dayatmak. Bu nedenle MESS masası, basit bir ücret pazarlığının ötesinde; sınıf mücadelesinin ekonomik cephesindeki en kritik mevzilerden biridir.
Kuşatmayı yarabilmenin İmkanları
Geçen dönem MESS Grup TİS sürecinde yaşananlar, bugüne ışık tutan en önemli derslerden biridir. BMİS, grup kapsamındaki toplam işçi sayısında yüzde ondan az bir ağırlığa sahip olmasına rağmen, işyerlerindeki militan işçilerin örgütlü basıncı ve kararlı mücadele hattıyla bütün denklemi değiştirdi; öyle ki, sürecin sonunda yüzde doksan çoğunluğu elinde bulunduran TM’in masaya getirdiği teklifin bile ilerisinde bir ücret artışını MESS kabul etmek zorunda kalmıştı. Bu yaşananlar bize açıkça şunu gösterdi: toplu iş sözleşmesi süreçlerinde belirleyici olan kâğıt üstündeki nicelik değil, işçilerin örgütlü iradesiyle yarattığı fiili güçtür. Çünkü masa aritmetiği, işyerlerinde örgütlü nitelik ve sahadaki fiili basınç karşısında anlamını yitirmektedir. BMİS’in öncülüğünde kurulan TİS komiteleri, işyerlerinde yürütülen eylemler ve grev hazırlıkları, doğrudan MESS’i geri adım atmaya zorladı. Bu, örgütlü mücadelenin patronların tüm hesaplarını altüst edebileceğinin ve en güçlü görünen barikatları bile aşabileceğinin somut kanıtıdır. Bugün de MESS’in en büyük güvencesi TM’in sayısal ağırlığıdır; ancak işyerlerindeki örgütlü güç ve militanca irade yeniden sahaya sürüldüğünde, denge bir kez daha BMİS’in öncülüğünde metal işçilerinden yana çevrilebilir.
Komiteler ve Konseyler: İşçi Sınıfının Özneleşme Alanı
Toplu iş sözleşmesi masasında kazanmak, yalnızca doğru oranları dile getirmekle değil; bu oranların arkasına örgütlü bir sınıf iradesi koymakla mümkün. Tarihsel deneyim, işçi sınıfının hiçbir kazanımının kendiliğinden verilmediğini, her birinin fiili ve meşru mücadeleyle elde edildiğini göstermiştir. Masada belirleyici olan, rakamların büyüklüğü değil; o rakamları hayata geçirecek örgütlü gücün sahadaki varlığıdır.
Bu bağlamda işyeri komite ve konseyleri işçi sınıfının özneleştiği, kendi yaşamına ve üretim sürecine dair söz, yetki ve karar hakkını fiilen kullandığı organlar olarak kendine olan ihtiyacı hissettiriyor. Bu organlar, sendikal bürokrasinin sınırlarını aşan, işçilerin kolektif iradesini ve tarihsel bilincini somutlaştıran yapılar. Bu nedenle işyeri komite ve konseyleri, edilgen bir temsiliyetin değil, işçi sınıfının kendi kaderine müdahil olma kapasitesinin ifadesidir. Her vardiyada, her üretim hattında seçilen temsilciler, yalnızca bilgiyi taşıyan değil, kolektif karar süreçlerinin kurucusu olmalıdır.
İşyeri komite ve konseyleri, işçi sınıfının kolektif yaratıcılığını ve kapasitesini temsil eder. Oligarşinin işçi sınıfına dayattığı hiyerarşik üretim düzenine karşı işçi sınıfının kendi karşı-iktidar nüvelerini yeşerttiği alanlardır. Üretim süreci üzerindeki denetimin kısmen dahi olsa işçilerin eline geçmesi, onların yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik bir özneye dönüşebilmesinin imkanlarını arttırır.
Sonuç olarak fabrikada yaşanan hiçbir sorun, fabrikanın duvarları içinde kalmaz. Yoksulluk ücretleri, uzun çalışma saatleri, mobbing, işsizlik, kira, fatura, eğitim ve sağlık harcamaları — hepsi aynı sömürü zincirinin farklı halklarını oluşturuyor. Oligarşi, üretimde işçinin zamanını; yeniden üretimde ise yaşamını gasbediyor. Bu nedenle fabrika ile mahalle, üretim ile yeniden üretim alanı arasındaki bağın koparılması, sermaye düzeninin ideolojik de bir aracıdır. İşçi sınıfının mücadelesi, bu bağı yeniden kurmakla toplumsal bir karakter kazanır.
Bu köprülerin kurulması, sınıf mücadelesinin sürekliliğini sağlayacak politik bir zorunluluk. İşyerinde örgütlenen irade, mahallede, pazarda, okulda, yani yaşamın bütün alanlarında yeniden üretilmelidir. Her adım, her karar, her eylem işyerlerine anbean aktarılmalı; söylentiye değil, bilgiye dayalı kolektif bir değerlendirme mekanizması hayata geçtiği anda işçiler, kendilerini ilgilendiren süreçlerin seyircisi değil, öznesi olduklarını hissettikçe; bu irade büyüyecek, sınıfın kendi kendini yönetme kapasitesi derinleşecektir. Çünkü işçi sınıfı, ancak kendi öz örgütlenmeleri aracılığıyla, toplumun yeniden kuruluşuna müdahil olabilecek bir tarihsel özneye dönüşebilir. Bu, sadece bugünün görevi değil; sınıfın özgürleşme mücadelesinin asıl yoludur.