Türkiye’nin önümüzdeki on yıllarını ilgilendiren; yapısal ve bölgesel sorunlarla iç içe geçmiş en önemli siyasi meselelerinden biri, hiç kuşku yok ki Kürt sorunu ve onun çözümüne ilişkin atılacak adımlar. Bu adımların nasıl atılacağı ve çözümün hangi araçlarla sağlanacağı sadece bölgenin geleceğini değil, Türkiye’de aktüel politik manzaranın istikametini de belirleyecek.
Kürt siyasal hareketinin temsilcileri ve iktidar bloğu (AKP- MHP) arasında başlayan görüşmeler bir yılı geride bırakırken; eleştirel, umutlu, ılımlı ya da temkinli ruh hallerinin sarkacında yön bulmaya çalışan halk kesimleri şimdilik sadece ”gözlemci” konumunda.
Bu süre zarfında çözüme dair ilerlemelerin son derece sınırlı olduğu, yeterince toplumsallaştırılamadığı ve tıkanmaya başladığına dair farklı temsiliyetlere sahip politik aktörler kanaatlerini dillendirmeye başladılar. Bu tartışmalar gündemi meşgul ederken, TBMM’de geçen ağustosta yeni çözüm süreci kapsamında gerekli yasal düzenlemelerin yapılması için kurulan komisyonun bazı üyeleri, çatışma çözümleri hakkında başka coğrafyalarda – hala belli açılardan ihtilaflı da olsa – sonuç vermiş çabaları dinlemek ve sürecin aktörleriyle temaslarda bulunmak için yönlerini İrlanda’nın başkenti Dublin’e çevirdiler.
Tarihsel aşamaları ve sorunun kökenleri itibarıyla iki örnek arasında kurulacak analojinin bire bir örtüşmesi mümkün olmasa da, “Neden İrlanda?” sorusunun cevabı büyük ölçüde, Kuzey İrlanda ve İngiltere arasında 1968- ’98 arasında 30 yıl süren ve “The Troubles” (Sorunlar) olarak anılan silahlı şiddet dönemi.
İrlanda Cumhuriyet Ordusu (Irish Republican Army – IRA) ve İngiltere arasında süren çatışmalar, bombalı eylemler, açlık grevleri, faili meçhul cinayetler, infazlar ve cezaevlerindeki siyasi mahpusların eylemleriyle karakterize olan dönem boyunca, resmi kaynaklara yansıyan istatistiklere göre, yaklaşık 1800’ü sivil olmak üzere toplam 3 bin 500 insan hayatını kaybetti.
1998’de, Kuzey İrlanda’nın Bağımsız İrlanda ile birleşmesini savunan “Cumnuriyetçileri” (Republicans) temsilen IRA’nın siyasi kanadı Sinn Féin ’in liderliği ve dönemin İngiliz hükümeti arasında yapılan “Hayırlı Cuma Anlaşması” (Good Friday) ile sona eren çatışmalar, bugünün Türkiye’sinin siyasi aktörlerini bir çözüm arayışının peşinden İrlanda yollarına düşürmüşken, Kuzey İrlanda’nın bu dönemine, bütün detayları dahil etmek mümkün olmasa da retrospektif bir kazı yapmak; şiddet, politika, kimlik, kolektif yas, barış, ortak yaşam, sınıf mücadelelerinin rolü gibi başlıkları yeniden düşünmenin de vesilesi olabilir.

‘Çiçek çocuklardan’ silahlı militanlara… Radikalleşen bir kuşağın anatomisi
Troubles’ın başladığı dönem; 68’in asi ve renkli rüzgarının bütün dünyayı sardığı, barış, adalet ve özgürlük temelli taleplerin büyük meydanlarda milyonlar tarafından sahiplenildiği bir dönem. Düzenin barışçıl ve demokratik yollarla değişebileceğine, en azından iyileşebileceğine inanan anlatıların ve bu fikirleri eyleme geçirmek adına kurulan “sivil inisiyatiflerin” de toplumsal karşılık bulduğu bir dönem aynı zamanda.
Uzun yıllardır süregelen mezhepsel ayrımcılığı, eşitsizlikleri ve adaletsiz temsiliyet düzenini ortadan kaldırmak için Kuzey İrlanda’da tüm bu gelişmelerden etkilenen bir kısım genç, aydın, yazar ve sivil inisiyatifin öncülüğünde kurulan NICRA (Kuzey İrlanda Sivil Haklar Derneği) tarafından düzenlenen barışçıl ve demokratik bir yürüyüşte yaşananlar, hem dönemin gençliğinin radikalleşmesinin hem de “troubles” döneminin taşlarını döşeyen önemli bir tarihsel eşik olarak öne çıkıyor. Nihayetinde eylem gerçekleşiyor ve İngiliz hükümeti ile rabıtalı Kuzey İrlanda Polis Teşkilatı’nın (RUC) önünü açtığı birlik yanlısı Protestan (Loyalists) bir topluluğun ağır saldırısına uğruyor. Bu olay, 30 yıla yayılan çatışmalı dönemin (Troubles) de işaret fişeği olarak kayda geçiyor.
Genç kuşaklar üzerinde etkili olan, sömürgeci pratiklere karşı barışçıl ve sivil eylemler yoluyla mücadele etme fikri kısa sürede – sert biçimde- İrlanda gerçekliğine çarpıp yön değiştiriyor. Yürüyüşe yönelik saldırı sonrası çatışmalar Kuzey İrlanda’da birçok bölgeye yayılıyor ve polis güçleriyle organize şekilde hareket eden birlik yanlısı Protestanlar çok sayıda Katolik mahallesini basıyor. Binlerce kişinin yerinden yurdundan edildiği, sokak ortasında infazların yaşandığı bu dönemde İngiltere olayları bastırması için askeri birlikler gönderiyor.

‘Kanlı Pazar’a doğru…
Başlarda özellikle Katolikler tarafından bağımsız ve koruyucu bir güç olarak görülen bu askeri birlikler hoşgörüyle karşılanıyor fakat 1971 yılına gelindiğinde İngiliz hükümeti “İnternment” (gerekçesiz tutuklama/özgürlükten mahrum etme) uygulamasını başlatıyor ve bu uygulama esas olarak Katolik toplumuna yönelik yeni bir baskı furyası oluşturma amacı taşıyor. Toplu ve keyfi gözaltların, tutuklamaların ve ayrımcı politikaların derinleştirilmesinin önünü açan bu yasanın yürürlüğe girmesinin ardından, 1972 yılında Derry’de NICRA tarafından binlerce kişinin katılımıyla kitlesel ve barışçıl bir yürüyüş daha gerçekleştirilmesi planlanıyor. Yürüyüş güzergahına konumlandırılan İngiliz Paraşüt Tugayı sivillerin üzerine doğrudan ateş açıyor. Yürüyüşe katılanların arasından 14’ü bu saldırıda hayatlarını kaybediyor, yüzlercesi de yaralanıyor. Katliam tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçiyor.
Bu katliam sonrası, o güne kadar İrlanda genelinde yapılmış en kitlesel protesto eylemleri gerçekleşti. On binlerce insan sokağa döküldü ve Dublin’deki İngiliz Elçilik binası yakılarak tahrip edildi. İngilizler ve İngiliz yanlısı birlikçi Protestanlara karşı mücadelenin yöntemi konusunda Katolikler arasında keskin bir ayrım oluştu. İlk yürüyüşün siyasi motivasyonunu oluşturan barışçıl ve sivil 68 ruhu yerini radikal arayışlara bıraktı.

P-IRA yükselirken!
Kanlı Pazar’ın yankısı sürerken 1969’da IRA içinde ideolojik ve stratejik bir bölünme yaşandı ve bu İngiliz sömürgeciliğine karşı silahlı mücadeleyi esas alan P-IRA’nın (Geçici IRA) doğuşuyla sonuçlandı. Söz konusu silahlı kanada kitlesel katılımlar bu dönemde gerçekleşti.
Bu kitlesel katılımlarla P-IRA askeri ve organizasyonel kapasitesini ciddi biçimde geliştirdi; “kurtarılmış bölgeler” ilan edildi, soygunlar yapıldı ve İngiliz askeri birliklerine yönelik, Katoliklerin yoğun yaşadığı bölgeler başta olmak üzere Kuzey İrlanda’nın tamamında ciddi eylemlilikler gerçekleştirildi. Yine P-IRA öncülüğünde ve diğer İrlandalı ilerici güçlerin de ortak organizasyonuyla halkın kitlesel katılımına dayanan güçlü sokak çatışmaları da bu döneme denk geliyor. Uzun süre sonra Katolikler ilk defa kendilerini “güvende” hissedecekleri bir öz örgütlenmeye kavuşuyor.
İngiliz askerlerine ve Kuzey İrlanda iç güvenlik birimlerine (RUC) düzenlenen askeri eylemlerin boyutu ve kapsamı genişledikçe sivil kayıplarda da önemli bir artış yaşanıyor. P-IRA’ya ve destekçilerine yönelik baskı da zaman içinde şiddetlenerek artıyor.
Bu baskıların sonucu binlerce kişi tutuklanıyor, sokak ortasında birçok P-IRA üyesi infaz ediliyor. Yine İngiliz istihbaratı MI5 ve RUC ile iş birliği içinde hareket eden birlik yanlısı Protestanlardan oluşan paramiliter güçler bu süreçte sivillere yönelik ciddi katliamlara girişiyor. Yüzlerce Katolik sivil, aynı paramiliter güçler tarafından katlediliyor.
Savaş, İngiltere topraklarına taşınıyor
P-IRA başta olmak üzere Kuzey İrlanda topraklarında demokratikleşme ve bağımsızlık isteyen kuruluşlarla bağı olan, destek veren birçok aydın, yazar ve kamusal figür bu süreçte faili meçhul cinayetlerde öldürülüyor. P-IRA’ya yönelik baskı ve şiddetin dozajı arttıkça ve operasyonlar sıklaştıkça örgüt içi sorgulamalar ve gerilimler de başlıyor. Bu aşamada bazı P-IRA üyelerinin İngiliz istihbaratına çalıştığı tespit ediliyor ve bu kişiler iç infazlarla öldürülüyor. Genç kadrolar, P-IRA’nın katı askeri kuralları ile düşman kuvvetlerinin saldırı yöntemleri arasında ciddi bir sıkışmışlık yaşıyor. Yaşadığı iç sıkışmayı aşmak adına P-IRA yeni bir hamle yapıyor ve savaşı İngiltere topraklarına taşıyor.
İngiliz hükümeti üzerinde politik baskı oluşturmak, kamuoyunda görünürlük sağlamak ve P-IRA üzerinde oluşan baskıyı dağıtmak adına yapılan bu eylemler İngiltere’nin siyasal ikliminde ciddi bir kırılmaya ve artan tartışmalara neden oluyor. Ancak istenen kitleselleşme ve taleplerin karşılanması bu hamlelerle de mümkün olmuyor.
70’li yılların sonuna doğru P-IRA’ya yönelik “Kanlı Pazar” sonrası verilen kitlesel destek toplumda uzun yıllar süren savaşın yorgunluğu ve ağır maliyeti nedeniyle ciddi bir geri çekilişe doğru evrildi. Bu kitlesel yorgunluk, İrlanda siyasal yaşamında yeni bir sayfa açtı.

‘Blanket and Dirty Protest’ten ölüm oruçlarına
1972’de İngiliz hükümeti, IRA üyeleri ve diğer Cumhuriyetçi tutuklulara “özel kategori statüsü” tanımıştı. Bu statü sayesinde IRA mahkumları “siyasi tutuklu” sayılıyor, üniforma giymiyor, örgüt içi disiplinlerini koruyabiliyorlardı.
1976’da İngiltere Başbakanı Harold Wilson bu statüyü kaldırdı. Artık IRA üyeleri ve diğer paramiliter tutuklular, “adi suçlu” (criminal) muamelesi görecekti. Bu karar, Cumhuriyetçiler için hakaret niteliğindeydi; çünkü kendilerini bir “ulusal kurtuluş ordusunun’’ askerleri olarak görüyorlardı, “suçlu” değil. Yeni gelen IRA mahkumları hapishane üniforması giymeyi reddetti. Bu nedenle hücrelerine battaniyeyle girdiler ve bu eylemleriyle “Blanket men” olarak anılmaya başlandılar.
Protestolarını çeşitlendirerek sürdüren P-IRA ve diğer örgütlerin mahpusları 1978’de Dirty Protest’e başladı. Gardiyanların saldırıları ve kötü muamele nedeniyle mahkumlar hücrelerinden çıkmayı reddetti. Tuvalet ihtiyaçlarını hücrede giderip dışkılarını duvarlara sürdüler. 1980 yılına gelindiğinde siyasi mahkumlar içeride ölüm orucuna başladılar.
10 siyasi mahpusun başlattığı ölüm orucu karşısında İngiliz hükümeti ilk aşamalarda taviz verir gibi davrandı. Bazı olumlu adımların atılması adına ölüm orucunu ara verildi, ancak Thatcher hükümeti geri adım atmaya niyetli değildi, IRA mensubu tutuklulara göre sadece “oyun oynuyorlardı”. İhanet uğradıklarını düşünen mahpuslar, tekrar ölüm oruçlarına başladılar.

Bobby Sands’ın ölümü
1 Mart 1981 yılında 10 mahpusla başlayan ölüm orucu, Nisan 1981’de yapılan genel seçimlerde ölüm orucu grevcisi Bobby Sands’in Fermanagh–South Tyrone bölgesinden İngiliz Parlamentosu’na milletvekili seçilmesiyle başka bir boyut kazandı.
Bu olay İngiliz kamuoyunda ciddi bir şok etkisi yarattı. İrlanda bağımsızlık mücadelesine yönelik uluslararası destek ve dayanışma görünür ve daha kitlesel hale geldi. Kuzey İrlanda başta olmak üzere, İrlanda Cumhuriyeti’nde ve İrlandalıların yoğun yaşadığı İngiltere ile ABD’nin de içinde olduğu çok sayıda ülkede büyük çaplı protestolar gerçekleştirildi.
Thatcher geri adım atmadı ve Bobby Sands 5 Mayıs 1981 yılında ölüm orucunun 66.gününde hayatını kaybetti. Geri kalan 9 mahpus peşi sıra ölüm oruçlarında hayatlarını kaybetti.
Bu olay IRA destekçileri ve ilerici kamuoyunda İngilizlere karşı öfke patlamasına neden oldu. Kuzey ve güneyde IRA destekçilerine katılım ve destek “Kanlı Pazar” sonrasından bile daha ciddi boyutlara ulaştı.

P-IRA makas değiştiriyor: ‘Armalite and Ballot Box’
P-IRA liderliği bu gelişmeler karşısında mücadele araçlarını tekrar tartışmaya açtı. Danny Morrison ve Gerry Adams’ın liderliğinin baskın hale geldiği Sinn Féin , 1981 yılında yaptıkları kongrede önemli ve yeni bir soruyu gündeme getirdi: “Silahlı mücadele, tek ve geçerli araç mı?”
Danny Morrison’un kongrede yaptığı konuşmada, “Burada gerçekten savaşı sandık yoluyla kazanabileceğimize inanan var mı? Ama bir elimizde oy pusulası, diğer elimizde Armalite ile İrlanda’da iktidarı ele geçirirsek, buna itiraz edecek birileri olacak mı?” sorusu kongreye damgasını vuruyor ve yakın gelecekteki yeni siyasal yönelime ilişkin açıktan fikir veriyor.
Sinn Féin artık halkın verdiği duygusal desteği politik etkiye dönüştürmek zorundaydı. Bu tarihten itibaren P-IRA tarafından Sinn Féin’e gösterilen ilginin yönü değişmiş, yasal platformların, ittifak stratejilerinin, seçim kampanyalarının Sinn Féin üzerinden sürdürüldüğü; öte yandan P-IRA’nın askeri eylemlerinin devam ettiği bir dönem uzun süre İrlanda siyasetinde etkili oldu.
1981 yılındaki kongreden, 10 Nisan 1998 yılında imzalanan “Hayırlı Cuma Anlaşması”na kadar süren 17 yıl boyunca, bir yandan P-IRA eliyle ciddi askeri eylemler sürerken, diğer yandan sürecin barışçcıl yöntemlerle çözülmesi adına farklı siyasi gruplar, karşıt gruplar ve İngiltere hükümetiyle gizli-açık görüşmeler yürütüldü.
İşte burada, eski P-IRA’nın önde gelen ve silahlı mücadelede yer alan kadroları içinde derin bir tartışma vuku buldu ve bir yol ayrımına gelindi. Uzun yıllar boyunca illegal koşullar altında çalışma yürüten, uzun tutukluluk koşullarında İngiliz hükümeti karşısında “dik duran”, savaşın ön cephesinde görevler almış kadrolar İngilizlerle kurulan gizli diyalog zeminini ve barış müzakerelerini sürdüren Gerry Adams’ın “hiçbir zaman IRA üyesi olmadığı” şeklindeki kamusal beyanını ihanet olarak yorumladı ve süreç eski kadrolar açısından büyük bir hayal kırıklığına dönüştü. Nihayetinde Gerry Adams’ın önderliğinde yürütülen görüşmelerin ardından imzalanan “Hayırlı Cuma Anlaşması” İrlanda siyasetinde kendinden önceki “yüzlerce yıllık” defterin bir aşamasının kapanmasına neden oldu.

Savaşın kirli yüzü: Sivil kayıplar
Kuzey İrlanda’daki ‘’The Troubles (1968-1998) dönemi modern Avrupa tarihinde İkinci Dünya savaşı sonrası en ağır şiddet olaylarının gerçekleştiği dönem olarak ele alınır çoğu siyaset bilimci tarafından. Bu çatışmalı dönem içerisinde rastgele bombalamalar ve doğrudan infazlar neticesinde çok sayıda sivil kaybın yaşandığı, aydınlatılmaya muhtaç olayların vuku bulduğunu söylemek mümkün.
Kuzey İrlanda’da bu yıllarda meydana gelen çatışmalarda 3 bin 500’den fazla kişi öldü. 50 binden fazla kişi yaralandı ve sakat kaldı. On binlerce kişi de yaşam alanlarını terk etmek zorunda bırakıldı. Ölenlerin yaklaşık 2 bin’i Katolikler ve Protestanlardan oluşan sivillerdi.
Bu sivil kayıplara yönelik uzun yıllar boyunca bastırılmış kolektif yas ve henüz tam anlamıyla karşılığını bulmamış olan hakikat ve adalet arayışı nedeniyle, çatışmaların yarattığı bölünme ve travma uzun yıllar sürdü Kuzey İrlanda topraklarında. Hala da belli açılardan devam ediyor. Ölenler için yas tutmanın ihanetle ve zayıflıkla özdeşleştirildiği, tarafların kendi “şehitlerini” anarken, diğer tarafın ölülerini görmezden geldiği, fiziksel ve psikolojik bölünmenin derinleştiği, kuşaktan kuşağa sessizce aktarıldığı, herkesin hem fail hem mağdur olduğu bir savaştı bahse konu olan.
Sivil kayıplar ve kolektif yasa ilişkin en çarpıcı olay, 1972 yılında Belfast’ta yoksulların ağırlıkla yaşadığı bir toplu konutta, yüzleri maskeli ve silahlı bir IRA hücresinin İngilizlere muhbirlik yaptığı ve çatışmada yaralanan bir İngiliz askerine yardım ettiği gerekçesiyle dul ve 10 çocuk annesi Jean McConville’in evini basarak çocuklarının gözü önünde McConville’i alıkoyması ve götürdüğü bir arazide infaz etmesiydi. Faili meçhul cinayet olarak kayıtlara geçen bu olay, kadının mezarının uzun yıllar bulunamaması, farklı bölgelere dağıtılan çocukların sosyal hizmetler himayesinde büyümesi ve ailenin parçalanmasına neden olduğu için hala zaman zaman İngiliz basınında IRA’ya ilişkin tartışmalarda gündeme geliyor.
İrlanda siyasal yaşamında da uzun yıllar boyunca tartışılan ve belirli dönemlerde Jean McConville’in çocuklarının öne çıktığı kampanyalarla gündeme gelen bu olay, IRA’nın sürdürdüğü politik ve askeri eylemlerin meşruiyetine dair belirli kesimler tarafından ciddi sorgulamalara ve hatta kırılmalara neden oldu.
Jean McConville’in halen bir muhbir olup olmadığı, İngilizlere yardım ve yataklık yapıp yapmadığı ise farklı siyasi kesimlerin farklı yanıtlarda ısrar ettiği ihtilaflı bir konu olmaya devam ediyor.
Bugün açısından savaşın mağdurlarının yarasını sarmak, kayıpların yasını sahici biçimde tutmak ve bir daha yaşanmaması adına bunlarla hesaplaşmak İrlanda halkının toplumsal belleği ve geleceği açısından oldukça önemli.

İrlanda’nın bugünü: Boşuna mı çekildi bunca acılar?
“Hemen yarın İngiliz ordusunu defedip Dublin Kalesi’ne yeşil bayrağı çekseniz bile, sosyalist bir cumhuriyet kurmadıkça, tüm çabalarınız boşa gidecektir. Ve İngiltere toprak sahipleri, kapitalistleri ve ticari kurumlarıyla size hükmetmeye devam edecektir.”
Fakat tüm yaşananlara geriye dönük olarak yeniden bakıldığında, İrlanda’nın bağımsızlık mücadelesinin nüvelerinin oluştuğu 1916 yılında gerçekleşen ve başarısız olunan Paskalya Ayaklanması’nın lideri James Collony’in bu tarihsel sözü bugün halen canlılığı ve yakıcılığını koruyor. Bugün yüz yıllar boyunca İngiliz yerleşimci sömürgeciliğine karşı verilen mücadelelerin sonucunda önemli reformlar gerçekleşebildi, kazanımlar elde edildi. Kararlı bir mücadelenin sonucunda elde edilen bu tabloyu kimse İrlandalılara bahşetmedi.
Bugünden bakınca İrlanda’nın bağımlılık, baskı ve sömürü ilişkileri aynı kalmadı, fakat bütünüyle ortadan da kalkmadı. Hayırlı Cuma’dan günümüze İrlanda iç siyasetinde, ekonomisinde ve sosyal ilişkilerinde önemli dönüşümler yaşandı. Sömürgecilik kendisine yeni bir form buldu.
Amerikan teknoloji devlerinin arka bahçesi ve start-up- yazılım şirketlerinin gözde yatırım bölgesi olarak – hem Kıta Avrupa’sına yakınlığı hem devlet tarafından sağlanan olanaklar vb. nedeniyle- sömürü ve bağımlılık ilişkileri farklı bir kılığa büründü. İrlanda Cumhuriyeti’nin istihdam rejimi kırılganlaştırıldı ve borçlu bir ekonomi haline getirildi. On binlerce evsizin ve geleceği ile ilgili kaygı duyan yüzbinlerce yurttaşın varlığıyla, İrlanda’nın siyasal yaşamı ve gelecek arayışı yeniden sınanıyor. Bu açıdan nispi ve gerekli olan kazanımlar, kalıcı kazanımların önünü açtı diyemeyiz. Sömürü ve bağımlılık ilişkileri aktör, boyut, yöntem ve tarz değiştirdi sadece. Bununla birlikte direniş geleneğinin ortaya çıkarttığı bilinç ve gelecek arayışı İrlanda’nın hem toplumsal belleğinde hem de siyasal yaşamında hala oldukça etkili bir yerde, ilham verici yanlarıyla kendisini sürdürüyor.

Barışı yeniden düşünmek
Türkiye’nin “The Troubles” dönemi olarak görülebilecek 40 yıllık savaş dönemi, geçtiğimiz yıl, peşi sıra İktidar bloğu ve Kürt Siyasi Hareketi tarafından atılan bir dizi adımla yeni bir evreye doğru hızla ilerliyor. Kürt sorunu siyasal periferinin en sağından en soluna kadar bütün siyasal öznelerin tavrını ve politika üretme biçimlerini doğrudan etkileyen özel bir başlık.
“Yeni açılım sürecinin”, tartışılmaya açıldığı günden bugüne siyasal alanda belirli fay hatlarını harekete geçirdiğini, yeni sorgulamalar ve tartışmaları ortaya çıkarttığını söylemek mümkün.
Temelde kimliksel-mezhepsel ayrımları güçlendiren çatışmaların tarihin hiçbir noktasında ezilen-yok sayılan toplumsal kesimlerin sınıfsal pozisyonu açısından faydasına olmadığı, aksine hem karşıtı hem de kendi içindeki geri-sağ eğilimleri, çatışmaları, kayıpları ve doğal olarak kendi dışındaki güç odaklarına karşı bağımlılık ilişkilerini büyüttüğü aşikar.
Sınıfsal, kimliksel, dilsel ve kültürel ayrımcılığa yüz yıllar boyunca sistematik bir biçimde uğrayan Kürt halkı bugün kendisini siyasal alanda temsil eden güçlerin öncülüğünde yeni bir yol arayışında.
Kürt halkının barış talebine, özlemine ve statü arayışına saygı duymak, bu çabayı anlamak ve sağlıklı bir ilişki kurmak gerekiyor. Bununla birlikte Kürt Siyasi Hareketi’nin izlediği taktik ve stratejik yöntemlere karşı eleştirel bir sorgulama içerisinde olmak da barışa ilişkin gerçek toplumsal katkıları büyütmek adına kritik önemde. Zira tarih bu arayış ve özlemlerin sonuçlarının olumlu olduğu kadar hüsranla bittiği örneklere de sahne oldu.
Kürt sorununun kahir ekseriyeti, Türkiye sınırlarını aşan ve kimliksel-kültürel yönü bir süredir ikincilleşmiş olan bir sorun; aktüel boyutları açısından artık bir statü sorunu. Bu statünün sınırları, ekonomik, yönetimsel ilişkileri, kültürel-kimliksel-toplumsal aidiyetlerin inşasını topyekûn ele almayı gerektiriyor.
Sorun, bölgesel ve uluslararası gelişmeler sonucunda gelinen noktada çok aktörlü ve çok boyutlu bir hale geldi. Bana kalırsa temel eksiklik, tabloya sınıfsal perspektifle müdahale imkanlarını tartışabilecek bir sınıf örgütünün varlığı sorunu. Çünkü böyle bir sınıf hareketinin varlığı ve belirleyiciliği, gerçek ve kalıcı barışın tek teminatı.
Bu temel varsayımlarla hareket edersek; bir yüzyıl boyunca süre gelen ve özellikle son 40 yılında derin acılara, ayrımlara neden olan bu tarihsel sorunun ortadan kaldırılması adına atılacak her türlü adımın temelinde emperyal güçlerin değil, Türk ve Kürt halkının ortak menfaatleri ve çıkarları olmalıdır. Bu noktada barış süreci ihtiyacını ve ilhamını Türkiye’de ve Ortadoğu’da yaşayan tüm kimliklerin, aidiyetlerin, ezilen-yok sayılmış kesimlerin ortak aklına yaslamalıdır.
Kürt sorununun çözümü mevcut rejimin ömrünü uzatmayı merkezine alan politikalara ve dar örgütsel çıkarlara heba edilmemeli. Türk ve Kürt halkının bağımsızlık, egemenlik ve bir arada kardeşçe yaşam temelli ilişkilerini güçlendirecek politikaların geliştirilmesine yoğunlaşılmalı. Yaşanan acılarla yüzleşilmeli, savaşın yarattığı ağır sorumluğun yükünü birlikte taşıyabilmeli, karanlık noktalar aydınlatılmalı.
Gerçek ve kalıcı bir çözümün en kritik aktörlerinden biri de kuşkusuz Türkiye devrimci hareketidir. Devrimcilerin, Kürt sorununda çözümsüzlüğü ve gelişen ırkçı hezeyanları besleyecek sorumsuzca davranışlardan, politik pozisyon alışlardan kaçınması tarihsel sorumluluklarıdır.
Bununla birlikte rejimin süreci ele alış biçimine, barış sürecine ve sürecin mevcut aktörlerine karşı eleştirel-sorgulayıcı pozisyonu da elden bırakmamalı ve sorunun çözümü konusunda bağımsız ve alternatif bir yolun inşasını bugünden tartışabilmek gerekir. Kürt sorununda gerçek anlamda açılacak soluk borusu, sosyalistlerin bu alanda politika üretebilmesi, sorunun çözümü konusunda samimi ve devrimci çıkışlarla mümkün.