Dark Mode Light Mode

Çocuk yoksulluğu: Beslenme eşitsizliğinin gerçek yüzü

Görsel: Canva

16 Ekim Dünya Gıda Günü,
17 Ekim Dünya Yoksullukla Mücadele Günü…

Özel günlerle farkındalık oluşturulmaya çalışılan, öneminin kavranması için uğraşılan birçok derdimiz var. Geçen ekim ayında özellikle Dünya Gıda Günü ve Yoksullukla Mücadele Günü, en çok üzerinde durduğumuz günlerden biriydi.

Tüm ülkede yoksulluk derinleşirken, bu tür günlerde genellikle “veriler” üzerinden konuşmalar yapılıyor. Oysa unutmamamız gereken şey; karşımızda bir veri değil, bir insan olduğu ve bu yoksulluktan en çok çocukların zarar gördüğüdür.

Beslenme hakkının tanımlandığı tarihten bu yana neredeyse yüzyıl geçti. Geldiğimiz noktada, hakların kullanımı konusunda durumumuz çok parlak gözükmüyor.  Herkesin; yeterli, güvenli ve sağlıklı gıdaya kolayca ve sürdürülebilir biçimde ulaşmasını kapsayan beslenme hakkı, bugün birçok çocuk için geçerli değil.

Meselenin politik boyutunu görmemek ve bu çerçevede ele almamak; hayırseverlik ve yardım kültürüyle derinleşen krizi geçici olarak hafifletmeye çalışmak, yoksulluğun ve açlığın daha da derinleşmesine, kök nedenlerin ise görünmez hale gelmesine yol açıyor.

Toplumsal ve ekolojik krizin derinleşmesi ile birlikte, eve yeteri kadar gıda girmemesinin çocuklar üzerinde çok çeşitli etkileri bulunuyor. Bu etkiler hem ruhsal hem fiziksel anlamda ortaya çıkıyor. Depresyon, dikkat eksikliği gibi ruhsal sorunlardan; anemi, bağışıklık sisteminin zayıflaması ve kronik hastalıkların artışı gibi birçok fiziksel sorun gelişebiliyor. Ne yazık ki bunların karşısında duran bir otorite, kamusal hizmet ya da örgütlenme faaliyeti ise yok denecek kadar az.

Çocuk yoksulluğunu tek bir neden üzerinden tartışmak doğru değil. Ancak en büyük sebeplerinden biri enflasyon ve fiyat artışları. Son bir yılda Türkiye’de gıda fiyatları, genel enflasyonun çok üzerinde artış gösteriyor. TÜİK verilerine göre, 2025 yılında gıda ve alkolsüz içecekler grubundaki yıllık fiyat artışı yüzde 32,9. Ancak sendikalar ve bağımsız araştırmalar bu oranın çok daha yüksek olduğunu belirtiyor. Tekgıda-İş’e göre artış oranı yüzde 54,5; Birleşik Kamu-İş’e göre ise yüzde 59,5 civarında seyrediyor. Türkiye, OECD ülkeleri arasında en yüksek gıda enflasyonuna sahip ülkelerden biri konumunda.

Fotoğraf: Canva

Fiyat artışlarının temel nedenleri arasında; mazot ve gübre gibi tarımsal üretim maliyetlerinin yükselmesi, lojistik giderlerindeki artış, dışa bağımlılığın artması, her şeyin döviz kuruna bağlı olması ve ekolojik krizin derinleşmesi yer alıyor. Gübre, yem, mazot ve elektrik gibi girdilerdeki maliyet artışı doğrudan tüketici fiyatlarına yansıyor.

Yoksul hanelerde, çocuklar özellikle sebze, meyve, süt, yumurta gibi gelişim döneminde kesinlikle tüketilmesi gereken gıdaları tüketemiyor. Bunların sonucunda, mevsiminde beslenmek bile artık pahalı hale geliyor.

Gıda fiyatlarındaki bu yükseliş yalnızca ekonomik bir sorun değil; aynı zamanda gıda güvencesi ve halk sağlığı açısından da ciddi bir risk oluşturuyor. Paul Farmer’ın sözleriyle:

“Bazı hayatların daha az önemli olduğu fikri, dünyadaki yanlış olan her şeyin kökü olmaya devam ediyor.”

Artan fiyatlar, gıda kalitesinin ve güvenilirliğinin düşmesi, yoksul kesimlerin yeterli ve dengeli beslenme imkanlarını kısıtlıyor, özellikle çocuklar üzerinde derin olumsuz etkiler yaratıyor.

Her hayat önemli, görülmeye değer. Görmek ve buna dair bir politika geliştirmek kamunun temel görevi.

Bunu yaptıracak güç her birimizde.
Her şey; buna dair bir mücadele örgütlemek, sözü büyütmek ve daha fazla kendimize hak olarak görerek başlayacak.

Önceki

Eylem Ümit Atılgan: Yargı, ataerkiyi sadece onaylamıyor, aynı zamanda öğretiyor

Sonraki

MESEM’le biten hayat Muhammed Kendirci: Yaşasaydı beden eğitimi öğretmeni olacaktı