Dark Mode Light Mode

Çeteleşmenin anatomisi-2: Yok sayılmak ve ‘kentlilik’ çıkmazı

Kentin çeperindeki yoksul mahallelerde milyonlara ulaşan nüfus, yapılaşmanın son sürat devam etmesi, kamusal hizmetlerin eşit ve nitelikli biçimde herkese ulaşamaması gençlerin çeteleşme eğiliminde bir neden. Öte yandan çeteleşme çocuk ve genç yaştakiler için bir aidiyet ilişkisiyle ortaya çıkıyor.

Daltonlar, Casperlar, Red Kitler, Anucurlar, Baygaralar, Barış Boyun… Bu isimlere her geçen gün yenileri ekleniyor. Kimisi bir mahallenin 3-4 sokağını tutup kendilerini bir isimle anarak güçlenmeye çalışıyor, kimileri ise her yeri kuşatacak örgütlenmelere başvuruyor. Sokak arasında küçük hırsızlık ile başlayan ilişkiler, artık uluslararası çaptaki bir organizasyona dönüştü. 2019 sonrası onlarca operasyona rağmen organize suç çeteleri küçülmek bir yana kısa süre içerisinde uluslararası ilişkiler kurarak büyümeye devam etti.

Sokakların değişen sosyolojisinin çeteleşmeye alan açtığına ilişkin bir dizi işaret mevcut. Uzmanlara göre yoksulluk tek başına bir neden değil. Hatta klasik sosyal teoriyle açıklanamayacak bir evrenin içerisindeyiz. Çocuk suçluluğu ve çeteleşme olgusunun anlaşılması için üç bölümlük bu dosyada yoksulluktan eğitime, kentsel adaletten hukuka kadar çeşitli başlıkları göreceğiz.

Gülsuyu’nun patikaları

İstanbul’un önemli gecekondu yerleşkesi olan Maltepe Gülsuyu’ndayız. Burası, bakımsız, yer yer çöp tenekesi dahi olmayan sokaklarıyla birlikte müteahhitlerin gözdesi. Gülsuyu sokaklarında ilerledikçe iki insanın yan yana geçemeyeceği bağlantı patikaları Brezilya’nın meşhur favelalarını anımsatıyor. Kentsel dönüşüm burada yıllarca hasımlık nedeni olmuş. Bir dönem uyuşturucu satıcılarının sokak ortasında dövülüp, mahalleden kovulduğu Gülsuyu, uyuşturucunun İstanbul’a giriş güzergahlarından biri haline gelmiş durumda. Her anı izleyen güvenlik kameralarına rağmen bunun nasıl mümkün olabildiği mahalleliye göre şüpheli. Hatta birçoğu göz yumulduğu kanaatinde. Aynı zamanda İstanbul’un en çekici manzarasına sahip bu bölgede çocuk olmak hiç kolay değil. Ne bir park alanı ne de kamusal hizmetlere eşit ve nitelikli erişim mümkün; hepsi sınırlı. Kentleşememe cevabının geleceğini tahmin edecekler ki mahalleli direkt Esenyurt dönüşüm örneğini gösteriyor. Çocukların kendini gerçekleştirebilecek alan bulamadıklarında, yoksullukla da buluşan yaşamlarında ergenlik çağında sistem dışı arayışlar olağanlaşıyor.

Buradaki gençler ile yetişkinlerin mahalle ile ilişkisinde temel bir ayrım göze çarpıyor. Uzun süredir mahallede yaşayan yetişkinler, Gülsuyu’nda yaşamaktan gurur duyduklarını söylerken gençler için Gülsuyu’nda yaşamak bir “utanç nedeni” olabiliyor. Aynı zamanda mahallelerindeki dayanışma ilişkilerinin halen daha devam ettiği organizasyonlar var fakat bu da sınırlı. Çeteler tam da böyle bir atmosferde alternatif olmaya başlamış. Genç erkekler, utanç ve zayıflık duygusunu organize çeteler içerisinde aştıklarına inanıyor. Güçlü olmak, onların deyimiyle “cebinde yolluğun olması”, hayatı kaçırmamaları için bir tercih.

20’li yaşlarda konuştuğumu bir genç, “Gülsuyu’nda hayat yok ağabey. Biz de başka yerlere gitmek istiyoruz. Uyuşturucu satmak öyle korkulacak bir şey değil ağabey, sen İstanbul’u bilmiyorsun galiba. Bu sokakların normali oldu. Ben satmıyorum ama satıcı arkadaşlarım var. Hatta birlikte oturup kalkarız da. Ben, “oğlum yapmayın başınız belaya girecek” derim ama dinlemezler. Birbirimizi koruruz. Mahallemizin çocuğudur, başına bir şey gelsin istemeyiz. Yolunu bulunca gelir bizi de görür, yer, yedirir, içirir…” diyor.

Şehir Plancısı Ceyhan Çılğın, kentsel adaleti “kentsel hizmetlerden ve haklardan toplumun her kesiminin insan onuruna yaraşır şekilde faydalanabilmesi” olarak tanımlıyor. Ona göre bu yalnızca hizmetlere erişim değil, aynı zamanda bu hizmetlerden nitelikli şekilde faydalanabilme meselesidir. Yoksul bir gecekondu mahallesinde yaşayan çocuğun eğitim, ulaşım, barınma ve sağlık hizmetlerinden eşit ve kaliteli biçimde yararlanabilmesi, bütün toplum için kentsel adaletin tesis edilmesi anlamına gelir. Bu da yoksul ve yoksun kesimlerin lehine daha fazla politika ve uygulama geliştirilmesini zorunlu kılar.

Gecekondu mahallelerinin tarihsel konumu

Çılğın, İstanbul’daki gecekondu mahallelerinin tarihsel olarak kentsel adaletin tesis edilemediği alanlar olduğunu vurguluyor.

  • 1950’lerden 1980’lere kadar bu mahalleler “köylü”lerin yaşadığı bölgeler olarak görülüyordu. Prof. Dr. Sema Erder’in İstanbul’a Bir Kent Kondu: Ümraniye kitabında aktardığı gibi, bu bölgelerde yaşayanlar jandarma denetiminde tutuluyor, kente eklemlenmeleri engelleniyordu.
  • 1980’lerle birlikte neo-liberal dönüşümle kentler kentsel rant üzerinden düşünülmeye başlandı. Gecekonducular artık “köylü” değil, kamu arazilerini işgal eden “işgalci”ler olarak tanımlandı. Bu, onları “illegal” olmakla ilişkilendirmenin ilk adımıydı.
  • 1990’ların ortasından itibaren ise “varoş” kavramı gündeme girdi. Özellikle 1995’te Gazi Mahallesi’nde 22 kişinin öldüğü saldırı sonrası medya bu mahalleleri mekânsal ve kültürel olarak ayrıştırmak için “varoş” tanımını kullandı. Bu kavram, gecekondu bölgelerini suçla özdeşleştiren bir dilin yerleşmesine yol açtı.

    Suç ilişkisi ve sosyal izolasyon

Çıvğın’a göre, gecekondu mahallelerinin suçla ilişkilendirilmesi, bu bölgelerde yaşayanların kentin geri kalanıyla ilişki kurmasını engelleyen işlevsel bir tutum oldu. Dr. Zeynep Gönen’in Varoşların Zaptiyesi ya da Kent Yoksullarının Neoliberal Denetimi makalesinde de belirtildiği gibi, bu süreç politik kimliklerin suçlulaştırılmasına ve yoksulluğun neoliberal denetim altında tutulmasına hizmet etti.

Kentsel dönüşüm ve yoksulluk etkisi

Son yıllarda İstanbul’un birçok gecekondu mahallesi kentsel dönüşüm projelerine konu oldu:

  • Hacıhüsrev: Yıkılmadan önce sürekli “operasyon” haberleriyle gündemdeydi. Yerine yapılan lüks rezidans projesi, mahallenin geri kalanıyla ilişki kurmayan bir yapı oldu.
  • Tarlabaşı: Suç üreten bir merkez gibi sunuldu, ardından kentsel yenileme adı altında sermaye gruplarının müdahale alanına dönüştü. Bugün eski halinden daha izole.
  • Sulukule: Suçla ilişkilendirildi, yerine yapılan yapılar üst sınıflar için inşa edildi. Ancak mahalle hâlâ kentin geri kalanıyla bütünleşemedi.
  • Sarıgöl: Uzun yıllar suçla ilişkilendirildi, yoksulluk denetim altında tutuldu. Sonrasında kentsel dönüşüme konu edildi.
  • Ayazma-Tepeüstü: Doğrudan suçla anılmasa da benzer söylemlerle yıkım operasyonlarına sahne oldu.

Çıvğın, bu örneklerin ortak noktasını şöyle özetliyor: Kentsel dönüşüm, yoksul mahallelerde “sihirli değnek” gibi sunuldu. Ancak sonuçta bu mahalleler üst sınıflar lehine düzenlenirken, yoksullar yoksulluklarıyla birlikte başka yerlere taşındı. Kentsel hizmetlerden yoksunlukları da devam etti.

Kentsel adaletsizlik nasıl etkiliyor?

Bugün 1 Mayıs Mahallesi, Gülsuyu-Gülensu, Okmeydanı, Derbent, FSM (Armutlu) ve Gazi Mahallesi gibi bölgeler için dile getirilen kentsel dönüşüm projelerinin, yoksulluğu yalnızca yer değiştiren bir olgu haline getireceği öngörülüyor.

Çıvğın’a göre bu mahallelerde yaşayan gençler açısından mesele yeni değil:

  • Kentli sayılmamak,
  • Dışlanmışlık ve yok sayılma,
  • Kentsel hakların eşitsiz sunumu,
  • Suçla ilişkilendirilme…

Bunların hepsi tarihsel bir geçmişe sahip. Bugün ortaya çıkan informal ve kriminal manzarayı yalnızca bu mahallelerde yaşayanlara yüklemek ise kolaycı bir tutum.

Şehir Plancısı Ceyhan Çılğın, gecekondu mahallelerinin tarihsel olarak kentsel adaletin tesis edilemediği alanlar olduğunu, suçla ilişkilendirilmenin bu mahalleleri izole ettiğini ve kentsel dönüşümün yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine yalnızca yer değiştirdiğini vurguluyor. Ona göre, kentsel adaletin sağlanması için yoksul ve yoksun kesimlerin lehine daha fazla politika ve uygulama geliştirilmesi şart.

TÜİK verisi: Yüzbinlerce çocuk suça itiliyor

Bu gençlerin birçoğu asgari ücret dahi kazanamıyor. Ya da birkaç bin fazlasını alıyor. Haftanın 6 günü günde 10 saat çalışmayı istemiyorlar. Mahallelerdeki yatay ilişkiler de sistem dışı seçeneklere kolayca ulaşmayı sağlıyor. MHP’li avukat Serdar Öktem’i öldürenler 2006-2009 yıllar arasında doğmuştu. Geçmişlerinde çocuk işçilik var. Ama sanıldığının aksine aldıkları paralar hayat kurtaracak türden değildi. Savcılık ifadelerinde her birinin 10-15 bin TL bandında para aldığı ortaya çıkmıştı. Geçtiğimiz haftalarda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı talimatıyla yeni bir koordinasyon kuruldu. Organize suç örgütleri üzerine çalışmalar sıklaştırılıyor. Operasyonlar sonucunda hazırlanan bir Daltonlar iddianamesinde ise 105 sanığın 72’sinin 2000 sonrası, bunların arasında da 2005-2006 doğumluların öne çıktığını görmüştük. TÜİK verilerine göre son bir yıl içerisinde 612 binden fazla çocuğun suça itildiği gibi bir tablo mevcut. Üstelik hükümlü olanlar hariç. Ve suça karışma-itilme düzeyinde her yıl yüzde 10-15 düzeyinde artış gözleniyor.

‘Suça itilme ceza azlığı ile açıklanamaz’

Çocuk suçlular son dönemdeki cinayetler de göz önüne alındığında suça sürüklenen çocuklar kavramını yeniden tartışmaya açtı. Hatta yasa yapıcılar da çocukların yetişkin gibi yargılanmasını öneren bir dizi teklifi kamuoyu önünde tartışmaya başlayıp, kendi çerçevelerini anlatmaya başladı. Uzmanlara göre adalet, tek başına cezalandırma sisteminden ibaret değil. Çocuk hakları aktivisti ve avukat Kardelen Ateşçi de verilere değiniyor: “Çocukların suçla ilişkilenmesindeki artışı yalnızca ‘cezanın azlığı’ ya da ‘cezasızlık algısı’ ile açıklamak mümkün değil. Çünkü rakamlardaki yükseliş, çocukların yaşam koşullarında, sosyal çevrelerinde ve maruz kaldıkları risklerde yapısal bir değişimin olduğunu gösteriyor. Bu nedenle ilk sormamız gereken soru, ‘cezalar yeterli mi?’ değil; ‘çocukları bu suçlara iten koşullar ne ve biz bu koşulları nasıl bertaraf ediyoruz?’ olmalı. Bu sebeple cezayı artırmak değil, çocuğun suçla karşılaşmasını önlemek öncelikli mesele haline geliyor. Çocuğa ‘ceza alabileceğini’ anlatmak da ancak güvenlik, eğitim, sosyal hizmet ve toplumsal destek mekanizmaları birlikte çalıştığında mümkün olabilir. Yalnızca sonuçtan hareket ederek ceza politikasını sertleştirmek, kök nedenleri tartışmadan atılacak bir adım olur ve beklenen etkiyi kısa vadede yaratsa da uzun vadede büyük sorunlara neden olur. Hatta çoğu zaman daha sert cezalar, çocukları adalet sistemi içinde travmatize ederek suça tekrar sürüklenme riskini artırır.”

‘Çocuklar beni kim kabul ediyor diye düşünür’

Avukat Ateşçi, cezasızlık algısına dair “Toplumda yetişkinlerin işlediği suçların yeterince soruşturulmaması, güç sahibi kişilere yönelik cezasızlık pratikleri, kurumsal şiddetin hesap sorulmadan kalması, çocuklar üzerinde çok daha güçlü etki yaratıyor. Ya da çocuklar rol model arar; gördüklerini normal kabul eder” diyerek devam ediyor:

“Eğer bir çocuk için ‘başarılı, güçlü, saygın’ görünen figürler çete üyeleri, suç örgütleri ya da kolay yoldan zengin olan kişilerse, siz ceza miktarını yetişkinlerle eşitleseniz bile caydırıcılık yaratamazsınız. Çünkü çocuk zihni cezayla değil, aidiyet ve kabul göreceği yerle çalışır. Bugün lüks araçlar içinde gezen, pahalı kıyafetlerle öne çıkan suç örgütü üyelerini gören bir çocuk için mesele ‘ne kadar ceza alırım?’ değildir. Mesele, ‘beni kim kabul ediyor, kim görüyor, bana kim değer veriyor?’ sorusudur. Bu yüzden çocuk suçluluğunu yalnızca ceza kanunlarıyla çözmemiz mümkün değil.”

Çözüm ne?

Peki çözüm ne? Ateşçi’ye göre bunun çerçevesi şöyle: “Çocuğa dokunan sosyal politikaları güçlendirmek, risk altındaki çocukları erken dönemde tespit etmek, sosyal hizmet uzmanlarını sahaya yaymak ve STK–kamu işbirliğini artırmaktan geçiyor. Yine, sosyal yardımlar da tek başına çözüm değil; çocuğun çevresini güçlendiren, güvenli yetişkin varlığını artıran, alternatif rol modellerle buluşmasını sağlayan, okul ve toplum temelli koruyucu sistemler gerekiyor. Çocukları cezayla değil, güçlendirilmiş sosyal hizmet ve koruyucu adalet yaklaşımıyla toplumla bütünleştirebiliriz. Aksi halde, her sertleşen ceza politikasının ardından yeni nesillerin aynı döngüye girdiğini görmeye devam edeceğiz.”

Üç bölümlük dosyanın ilk bölümünü okumak için tıklayın.

 

 

Önceki

Çeteleşmenin anatomisi: Yoksulluk, kimlik ve güç

Sonraki

Çeteleşmenin anatomisi-3: Ya fabrikada ya da gayrimeşruda