Dark Mode Light Mode

Suriye’de neler oluyor?

Beyaz Saray'da Trump ve HTŞ lideri Şara görüşmesinden kaydedilmiş bir fotoğraf

2026 yılının ilk ayında Suriye, emperyalist güçlerin rekabeti, radikal İslamcı grupların saldırganlığı ve bölgesel aktörlerin çıkar çatışmalarıyla dolu bir kaosun tam ortasında bulunuyor. Esad rejiminin Aralık 2024’te yıkılmasından bu yana geçen bir yıldan fazla sürede, Hayat Tahrir el-Şam (HTŞ) liderliğindeki geçiş hükümeti (Ahmed el-Şara başkanlığında) uluslararası arenada kısmi meşruiyet kazanmış görünse de, bu süreç emperyalist paylaşım kavgalarının ve radikal İslamcı dinamiklerin yeni bir evresini temsil ediyor.

Dahası Trump’ın “önce kâr ve istikrar” odaklı pragmatizmiyle şekillenen bu “Taşeron Devlet” modeli, Suriye’yi sadece bir iç savaş parseli olmaktan çıkarıp, tüm Orta Doğu direniş hatlarını (Lübnan-Irak-Yemen) çökertmeyi hedefleyen bir jeopolitik domino taşının merkezine yerleştiriyor.

Suriye’de son bir ayda neler yaşandı?

Ocak 2026 itibarıyla Suriye’deki askeri gelişmeler, özellikle kuzeydoğu ve kuzey bölgelerindeki çatışmalar, olası bir geniş çaplı savaşın eşiğinde olduğunu gösteriyor. HTŞ kontrolündeki milis güçler, SDF (Kürt ağırlıklı Suriye Demokratik Güçleri) ile Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde başlayan çatışmaları, Deir Hafer, Maskanah, Tabqa ve Raqqa’ya yayarak genişletti.

6-10 Ocak Halep çatışmaları sonrası SDF’nin çekilmesiyle taşeron hükümet Halep’in büyük kısmını kontrol altına aldı; ancak 13 Ocak’tan itibaren doğu Halep ve kuzeydoğu Suriye’ye yönelik taarruz, Rakka ve Deir ez-Zor kırsalına sıçradı. 18-20 Ocak’ta ABD arabuluculuğunda sağlanan ateşkesler (Trump’ın 19 Ocak Şara görüşmesi sonrası) geçici duraklamalar sağlasa da, SDF’nin entegrasyon taleplerine (Hasakah eyaleti devri, petrol sahaları kontrolü, sınır kapıları) karşı direnişi sürüyor. -Kürt güçleri için çizilen çerçeve 2011 öncesi Suriye- Bu çatışmalar yüzlerce sivil ölümü, on binlerce yer değiştirme ve IŞİD hapishanelerinde kaçışlara yol açtı.

İkinci Trump dönemi ve değişen strateji

Trump’ın ikinci döneminde Suriye politikası, “hızlı çözüm” odaklı pragmatizmin en çarpıcı örneğini sergiliyor. Trump yönetimi, HTŞ’yi hızla “istikrar ortağı” olarak konumlandırdı. 2025 ortalarından itibaren ABD yaptırımları büyük ölçüde kaldırıldı; HTŞ’nin terör örgütü statüsü revize edildi ve Şara’yla Beyaz Saray’da görüşmeler yapıldı. Bu, emperyalizmin klasik “dün terörist, bugün müttefik” taktiğinin somut hali.

ABD, İran’ın “lojistik köprüsünü” kesmek, İsrail’in güvenliğini sağlamak ve Rusya-Çin etkisini sınırlamak için HTŞ rejimini bir tampon bölge olarak kullanıyor. Ancak bu “iş bitiricilik”, halklar için felaket üretiyor. HTŞ’nin merkeziyetçi ve İslamcı otoriter yapısı, etnik-mezhepsel gerilimleri derinleştiriyor. ABD’nin arabuluculuğunda İsrail ile HTŞ arasında istihbarat paylaşımı ve “füzyon mekanizması” gibi anlaşmalar yapıldı (Ocak 2026 Paris görüşmeleri), fakat bu, Suriye’nin güneyinde İsrail’in fiili işgalini (Golan tampon bölgesi genişletmesi) meşrulaştırıyor. HTŞ’nin bir “Taşeron Devlet” aygıtı olarak Şam ve çevresinde konsolide edilmesi, İran’ın “Direniş Ekseni” olarak adlandırdığı Tahran-Bağdat-Şam-Beyrut hattının kalbinden bıçaklanmasına neden oldu.

Trump’ın “barış masaları” aslında sermaye ve silah tekellerini koruyor; bölge halkları için ise yeni bir varlık-yokluk savaşı anlamına geliyor. Olası bir savaşın dengeleri etkilemesi somut olarak şöyle öngörülüyor: Eğer SDF entegrasyonu başarısız olursa ve çatışmalar kuzeydoğuya yayılırsa, ABD’nin 900 askerlik varlığı (Kobani, Haseke) doğrudan tehdit altına girebilir. Bu, Trump’ın “Kürtleri koruma” söylemine rağmen, SDF’nin tasfiyesini hızlandırabilir ve Türkiye’nin kuzeydeki nüfuzunu artırabilir. Aynı zamanda, İsrail’in güneydeki demilitarizasyon talepleri (Şam çevresi, Dera-Suveyda) karşılanmazsa, yeni hava operasyonları İran destekli unsurları hedef alabilir ve bölgesel bir çatışmayı tetikleyebilir.

HTŞ’nin yükselişi, radikal İslamcılığın emperyalizmle pragmatik ittifak kurma kapasitesini göstermiş oldu. Eski El Kaide bağlantılı bu yapı, Esad sonrası dönemde “ılımlı” bir imaj çizerek uluslararası meşruiyet arıyor: Seçim vaatleri, azınlıklara “koruma” sözleri ve ekonomik yeniden inşa çağrıları…

Ancak sahada durum farklı. HTŞ’nin milisleri, Kürt mahallelerinde (Şeyh Maksud, Eşrefiye), Alevi köylerinde (Lazkiye kırsalı) ve Dürzi bölgelerinde (Suveyda) baskı ve çatışmaları sürdürdü. Binlerce insan bu çatışmalarda katledildi. IŞİD dönemi, kafa kesme görüntülerini yeniden görmeye başladık. HTŞ’nin İslamcı faşizan uygulamaları (kadın hakları kısıtlamaları, muhaliflere baskı, eski rejim unsurlarına yönelik infaz iddiaları), Sünni çoğunluğu mobilize ederken azınlıkları (Kürtler, Aleviler, Dürziler, Hristiyanlar) doğrudan tehdit ediyor. Bu, sadece iç dinamik değil; Trump’ın desteğiyle HTŞ’nin güçlenmesi, radikal İslamcılığın bölgede yeni bir hegemonik araç haline gelmesini sağlıyor. Eğer kuzeydoğu Suriye’deki taarruz tam başarıya ulaşırsa, HTŞ’nin kontrolü ülke geneline yayılabilir; ancak bu, IŞİD’in potansiyelini yeniden artırma tehlikesini de içeriyor. Böylelikle yeni bir cihatçı dalga kaçınılmaz hale gelebilir.

Bölgesel aktörlerin çatışan çıkarları

Paris Görüşmeleri’nin gizli gündemi olarak bir iddia birkaç haftadır kulaktan kulağa dolaşıyor. Suriye’nin kuzeyini Türkiye’nin, güneyini ise İsrail’in “arka bahçesi” olarak tescilleyen bir “Nüfuz Alanları Anlaşması” yapıldığı belirtiliyor. Türkiye, Kürt öz-yönetimini tasfiye ederek sınır ötesi bir sermaye birikim alanı (yeni OSB’ler ve tarım arazileri) oluştururken; İsrail, Şam’ın güneyini askerden arındırarak hem Tahran hakimiyetini kırmış hem de gücünü pekiştirmiş oldu.

AKP-MHP iktidarı, Trump’la kişisel bağlar üzerinden Suriye’nin kuzeyinde “Yeni Osmanlıcı” nüfuz alanını genişletiyor. HTŞ ile doğrudan işbirliği, “güvenli bölge” adı altında fiili işgal ve demografik değişim politikalarını sürdürüyor. “Bin yıllık kardeşlik” söylemi, sahada Kürt iradesini ve Alevi varlığını hedef alan cihatçı ittifaklarla çelişiyor. Türkiye, SDF’nin tasfiyesini istiyor; PKK ile müzakereleri bu çerçevede ilerletiyor.

Öte yandan İsrail Trump’ın tam desteğiyle Suriye’nin güneyini ve Şam çevresini “güvenli bölge” adı altında kontrol altına alıyor. İsrail, HTŞ ilerleyişini İran’ı zayıflatan bir fırsat olarak görüyor ama aynı zamanda HTŞ’nin uzun vadeli radikal İslamcı potansiyelinden endişe duyuyor. 2025-2026’daki saldırılar (neredeyse günlük hava operasyonları), Suriye’yi zayıf ve parçalı tutma stratejisinin parçası. Paris görüşmeleri (Ocak 2026) demilitarizasyon anlaşmasını hedeflese de, güneyde Dürzi gerilimi (Suveyda) yeni bir cephe açma potansiyelini taşıyor.

Rusya ve Çin denklemde nerede?

Birkaç cümleyle; Rusya, Ukrayna savaşı nedeniyle enerjisini sınırlı tutuyor. Suriye’deki varlığını kıyı şeridine çekti. HTŞ ile pragmatik ilişki kurdu ama İran eksenli eski statükoyu kaybetti. Rusya’nın dönüşü (güvenlik anlaşmaları) İsrail için risk yaratabilir.

Çin ise “Dış müdahaleye karşıyız” söylemiyle ekonomik nüfuzunu (yeniden inşa yatırımları) korumaya odaklanıyor; sessiz bekleyişini devam ettiriyor.

İran, en büyük kaybeden; “direniş ekseni”nin kalbi Suriye’den büyük ölçüde çıkarılmış oldu. HTŞ’nin İran karşıtı söylemi, Tahran’ı zayıflatıyor. İç protestolar (2025 sonu-2026 başı) rejimi sarsarken, olası İsrail/ABD saldırısı bölgesel savaşı tetikleyebilir.

Suriye’de yaşananlar tesadüfi değil; bilinçli bir emperyalist-radikal İslamcı ittifakın ürünü. Halep Kürt mahalleleri, Lazkiye Alevi köyleri, Şeyh Maksud ve Dürzi bölgelerindeki katliamlar, etnik-mezhepsel temizlik stratejisinin parçası.

HTŞ’nin “taşeron devlet” olarak konsolide edilmesi, yalnızca Suriye’nin iç bütünlüğünü değil, Ortadoğu’daki İsrail karşıtı direniş ekseninin bozulması ve petrol sahasının yekün hakimiyeti.

Emperyalizmin düğüm noktası

Suriye’nin krizini emperyalizmin küresel yeniden üretim krizinin bir düğüm noktası olarak ele almakta yarar var. Burada esas çelişki, ulus-devlet formunun çözülmesi ile emperyalist blokların jeopolitik yeniden paylaşım mücadelesi arasındadır. HTŞ’nin “taşeron devlet” olarak yükselişi, periferik kapitalizmin tipik bir patolojisini yansıtıyor.

Eski rejim çöktüğünde yerine gelen yapı ne tam bir burjuva demokratik konsolidasyonu ne de klasik teokratik İslamcı rejimi ifade ediyor. Bunun yerine, uluslararası sermayenin (yeniden inşa kredileri, enerji koridorları, silah ticareti) ve bölgesel hegemonların çıkarlarını dengeleyen bir “hibrit otoriterliğin” işaret fişeğini gösteriyor.

 

 

Önceki

Sol melankoliyle direnmek: ‘Gömdüğümüz kitaplar çiçeklenmiş’