Dark Mode Light Mode
Türkiye’de gıda krizi: Bir tasfiyenin öyküsü
Türkiye’de gıda krizi: Mücadele ve dayanışmanın kurucu iradesi

Türkiye’de gıda krizi: Mücadele ve dayanışmanın kurucu iradesi

Derinleşen küresel gıda krizi, halkların nitelikli, yeterli, sağlıklı, güvenilir ve erişilebilir gıdaya ulaşma olanaklarını giderek daraltmaktadır. Birleşmiş Milletler’in SOFI 2024 raporuna göre günümüzde dünya genelinde yaklaşık 673 milyon insan açlık koşulları altında yaşarkan 2023 verileri 733 milyon kişinin kronik yetersiz beslenme koşullarında yaşamını sürdürdüğünü ortaya koymaktadır. Güney Asya’da belirginleşen kıtlık süreci, bölgesel bir olgu olmanın ötesine geçerek küresel ölçekte yaygınlaşmaktadır. Savaşlar, ekolojik yıkım ve emperyalist gıda politikalarının bir bileşkesi olarak ortaya çıkan bu tablo, nitelikli ve yeterli gıdaya erişim mücadelesini önümüzdeki dönemin temel siyasal-toplumsal mücadele başlıklarından biri haline getirmektedir.

Dünya Gıda Programı (WFP) verilerine göre 74 ülkede 343 milyon insan akut gıda güvensizliği koşullarında yaşamaktadır; 2024 Küresel Gıda Krizi Raporu ise 53 ülke ve bölgede 295 milyon kişinin yüksek düzeyde akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Bu veriler, gıdaya erişimin nasıl ve kimler tarafından örgütleneceği sorusunu kaçınılmaz bir tartışma alanı haline getirmektedir. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) raporları, küresel ölçekte üretilen gıdanın yaklaşık yüzde 19’unun israf edildiğini, sorunun üretim yetersizliğinden ziyade adaletsiz dağılım ve piyasa ilişkilerinden kaynaklandığını açıkça ortaya koymaktadır.

Gıda egemenliği kavramı; gıda emperyalizminin dayattığı endüstriyel tarım modeline karşı, ekolojik ve sürdürülebilir yöntemlerle, yerel kültür ve toplumsal ihtiyaçlara uygun, sağlıklı ve nitelikli gıdanın üretilmesi ve tüketilmesi hakkını savunur ve toplumların kendi tarımsal sistemlerini kurma, üretme ve tüketme hakkını ifade eder. Yeni-sömürgeci yöntemlerle tarımsal üretimin emperyalist tekellerin denetimine girmesine karşı; havasına, suyuna, toprağına, tohumuna ve emeğine sahip çıkan halkların bağımsızlık mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Yerel tohumlara sahip çıkmak; tohumların patentlenmesine, GDO’lu tohum ve ürünlerin yaygınlaştırılmasına karşı durmak bu mücadelenin temel unsurları arasındadır.

GFRC 2024 verilerine göre çatışmalar yaklaşık 140 milyon insanı, iklim krizine bağlı aşırı hava olayları ise 96 milyon insanı gıda güvensizliği koşullarına sürüklemektedir. Bu süreç, kırda küçük üreticileri doğrudan etkileyen yapısal eşitsizlikleri derinleştirmektedir. Daha az su ve enerji kullanımıyla sürdürülebilir bir üretim modeli sunan ı agroekolojik tarım küresel ısınmaya karşı soğutucu bir etki yaratma potansiyeline sahiptir ve iklim krizine karşı gerçekçi bir çözüm hattı sunmaktadır. Bilimsel çalışmalar, sağlıklı bir beslenme için gerekli olan meyve, sebze ve baklagil üretiminin küresel ölçekte hâlâ yetersiz olduğunu; iklim değişikliğinin tarımsal verimliliği daha da düşürdüğünü ortaya koymaktadır . FAO’nun verilerine göre her yıl yaklaşık 600 milyon insan güvensiz gıdalar nedeniyle hastalanmakta; bu durum gıda egemenliği mücadelesinin aynı zamanda bir halk sağlığı mücadelesi olduğunu açıkça göstermektedir.

Bir karşı çıkış örneği: La Via Campesina

La Via Campesina, küresel kapitalizmin gıda ve tarımı çokuluslu şirketlerin denetimine soktuğu, köylü üretimini ve küçük üreticileri tasfiye eden “üçüncü gıda rejimi” karşı ortaya çıkmış ulusötesi bir köylü hareketidir. 1993 yılında kurulan bu örgütlenme, küçük üreticilerin, tarım işçilerinin ve yerli halkların neoliberal tarım politikalarına karşı geliştirdiği kolektif siyasal itirazın ifadesidir. Nyéléni Bildirgesi ile kavramsallaştırılan gıda egemenliği mücadelesi perspektifi aracılığıyla La Via Campesina, gıda üzerinde söz, yetki ve karar hakkının sermayeden alınarak üreten ve tüketen halklara devredilmesini ve gelecek nesillere yaşanılabilir bir dünya bırakmayı hedefler.

Gıda egemenliği yolunda nasıl bir hat izlenmeli?

Gıdayı ticari bir meta olarak ele alan ve küçük üreticiler ile tüketicileri sınırlı sayıdaki gıda tekelinin denetimine terk eden egemen gıda politikalarının reddedilmesi, gıda egemenliği mücadelesinin temel koşuludur. Emperyalist gıda tekelleri, sözleşmeli tarım uygulamaları, aracı ve tefeci ilişkileri üreticilerin üretim süreçleri üzerindeki söz ve karar hakkını ortadan kaldırırken; tüketicilerin sağlıklı, güvenilir ve yeterli gıdaya erişimini de giderek imkânsızlaştırmaktadır. Devletin bu hakları güvence altına almak yerine, gıda politikalarını sermaye ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirmesi, üreticilerin üretimden gelen gücünü kolektif biçimde açığa çıkarma gereğini daha da yakıcı hale getirmektedir.

Bu bağlamda küçük aile tarımı yapan üreticilerin, gıda tekellerine karşı demokratik, katılımcı ve şeffaf biçimde örgütlenen üretim kooperatifleri etrafında birleşmesi; bu yapıların tüketim kooperatifleriyle birlikte faaliyet yürüterek üreticiyi doğrudan tüketiciyle buluşturan bir dayanışma ekonomisi inşa etmesi, izlenmesi gereken temel hattı oluşturmaktadır. Suyuna, toprağına ve tohumuna sahip çıkan; insanın ve doğanın sömürüsüne karşı alternatifler üreten bu örgütlenme biçimi, gıda üretimi ve dağıtımının adil, aracısız ve kolektif temelde örgütlenmesi yoluyla gıda egemenliğinin toplumsal olarak tesis edilmesini hedeflemektedir.

Nasıl bir tüketim kooperatifi?

Tüketim kooperatifleri, yaşam alanlarına, doğaya ve emeğe yönelen sistemli saldırılar karşısında yalnızca ekonomik bir örgütlenme biçimi değil, aynı zamanda dayanışma eksenli alternatif toplumsal ilişkilerin inşa edildiği siyasal bir mevzi olarak ele alınmalıdır. Kent yaşamında tarımsal üretim süreçlerinden koparılan geniş kitlelerin gıdaya erişiminin zincir marketler aracılığıyla sınırlandırılması, gıdanın metalaştırılmasını ve sorgulanmadan tüketilmesini yeniden üretirken; tüketim kooperatifleri bu tekelleşmiş yapıya karşı, yalnızca ürün temin eden bir perakende modeli olmanın ötesine geçerek tekelci kapitalist gıda rejimine alternatif bir üretim–tüketim hattı kurmayı hedeflemelidir. Sağlıklı, doğal, nitelikli ve erişilebilir gıdaya ulaşma hakkını savunmanın yanı sıra, tüketicileri gıda egemenliği perspektifi doğrultusunda bilinçlendiren kolektif pratikleri örgütlemek; üretim süreçlerini aracısız, şeffaf ve sömürüsüz biçimde görünür kılmak bu hattın temel unsurlarıdır. Bu yönüyle tüketim kooperatifleri, üreticiler ile tüketicilerin birleşik mücadelesinin somutlaştığı, sosyalleşmenin ve dayanışmanın yeniden üretildiği kamusal mekânlar olarak, demokratik, katılımcı ve kamucu bir iktisadi modelin nüvelerini barındıran kurucu siyasal araçlar niteliği taşımaktadır.

Bir alternatifin geleceğe uzanan politik yansıması: Dayanışma ekonomisi ve dayanışma zinciri

Günümüz neoliberal toplum düzeni, Marx’ın işçi ve üretim süreçleri üzerinden tanımladığı, Fromm’un ise insan ilişkilerindeki yabancılaşma ekseninde ortaya koyduğu biçimiyle, bireyleri ürettiklerinden ve tükettiklerinden kopararak, sürekli borçlanma, güvencesizlik ve rekabet ortamında birbirine yabancılaştırmaktadır. Bu yapısal yabancılaşma, toplumsal çürümenin ve metalaşmış ilişkilerin temel dinamiklerinden biri olarak, üretim ve tüketim süreçlerinde söz ve karar hakkının kaybını derinleştirir. Öz-yönetim ve dayanışma temelli ekonomi pratikleri, emekçi kitlelerin kolektif mülkiyet ve demokratik karar mekanizmaları aracılığıyla bu yabancılaşmaya karşı bir karşı-mevzi sunar. Üretim ve tüketim kooperatifleri, işçi kooperatifleri, sendikalar ve dayanışma ağları; artı-değerin kolektif sahiplenildiği, üreticilerin söz ve karar hakkını etkin kıldığı, metalaşmış ve bireycileşmiş ilişkiler karşısında alternatif bir toplumsallığın nüvelerini oluşturur. Bu bağlamda gıda egemenliği mücadelesi, yalnızca üretici ve tüketici taleplerini örgütlemekle kalmayıp, köylerdeki üretim kooperatiflerinden kentlerdeki tüketim kooperatiflerine, emekçi kitlelerin toprağa, suya ve yaşama sahip çıktığı, neoliberal yabancılaşma ve sömürüye karşı dayanışmanın zincir halkalarını örgütlediği kurucu fikrin kurucu alternatifini ifade eden bütünlüklü bir siyasal hattın parçasıdır.

Dayanışma fikrinin kurucu iradesine üç örnek

Hopa Çay Kooperatifi, çayda kota ve kontenjan uygulamalarına karşı yürütülen mücadelenin içinden doğmuş; Artvin’den Türkiye’deki çay üreticilerine uzanan kolektif bir iradenin ifadesidir. Üreticinin söz, yetki ve karar sahibi olduğu bir anlayışın pratikte sınandığı önemli deneyimlerden biridir. Kökleri 1959’a uzanan kooperatif, zamanla yozlaşan yönetsel pratikler nedeniyle işlevsizleşmişti. Ancak ÇAYKUR’un özelleştirilme gündemi ve çay üreticilerinin özel sektöre karşı kendi alternatiflerini örgütleme iradesi, 4.500 üreticinin bir araya gelmesiyle kooperatifi yeniden ayağa kaldırdı. Bugün Hopa Çay Kooperatifi, üretici ve köy meclisleriyle birlikte, tüm zorluklara rağmen başka bir seçeneğin mümkün olduğunu somut biçimde ortaya koymaktadır.

Dayanışma Kooperatifi, gıdanın bütünüyle metalaştırıldığı ve tüketicinin üç harfli zincir marketlere mahkûm edildiği koşullarda; halkın nitelikli, sağlıklı, güvenilir ve yeterli gıdaya erişim mücadelesini örgütlemeyi hedeflemektedir. Soğuk zincirlerde bekletilen, hibrit tohumlarla niteliksizleşen ürünlerin dayatılmasına karşı; mevsiminde yetişen, ata tohumu ile ekilen, aşırı su ve kimyasal kullanımına ihtiyaç duymayan ürünleri emekçi halkla buluşturur. Aracısız, tefecisiz, komisyoncusuz ve sömürüsüz bir alternatifin pratikte sınandığı önemli bir deneyimdir.

Grevdeki işçilerden pandemide evinden çıkamayan emeklilere, KYK bursuyla geçinmeye çalışan öğrencilerden yoksul emekçi mahallelere kadar uzanan dayanışma ağlarını gönüllüler aracılığıyla örmektedir. Neo-liberal “herkes kendi başının çaresine baksın” anlayışına karşı, insanın insana sahip çıkma iradesini dayanışmanın kurucu fikriyle birleştiren bir eylem hattı oluşturur.

Dayanışma Kooperatifi aynı zamanda yoksul mahallelerde birer dayanışma ve kültür merkezi olarak faaliyet yürütmektedir. Bu yönüyle kooperatiflerin sıklıkla göz ardı edilen bir misyonuna işaret eder: Kooperatifler yalnızca ürün alım-satımının yapıldığı mekânlar değil, aynı zamanda dayanışma fikrinin aydınlanmacı damarını taşıyan toplumsal merkezlerdir. Sefaköy ve Avcılar Parseller Mahallesi’ndeki kooperatifler; öğrenci, kadın ve mahalle meclisleri, atölyeler, paneller ve kültürel etkinliklerle bu anlayışı somutlaştırmıştır. Bu mekânlar, yüzlerce gencin ve emekçinin hayatına dokunan, dayanışmanın dönüştürücü gücünü görünür kılan deneyimler üretmiştir.

Hatay Dayanışma Kooperatifi ise, 6 Şubat depremlerinin ardından Hatay halkının kendi dayanışma pratiklerinden doğmuş bir üretici kooperatifidir. “Hatay’ı Dayanışma ile Yeniden Kuracağız” şiarıyla yola çıkan Dayanışma Gönüllüleri; arama kurtarmadan gıda ve barınma ihtiyacına, tohum ve fide temininden üretici forumlarına kadar çok yönlü bir çalışma yürütmüştür. Bu süreç, küçük aile çiftçilerinin aracısız ve sömürüsüz üretim iradesiyle kooperatifleşmesine zemin hazırlamıştır.

Bugün Hatay Dayanışma Kooperatifi; üretici meclisleri, kadın emeği kolektifleri ve tüketici kooperatifleriyle kurduğu doğrudan ilişkiler aracılığıyla, dayanışma ekonomisini kalıcı bir toplumsal alternatif hâline getirmeye çalışmaktadır. Kadın emeği meclisleri, dayanışma mutfakları ve forumlar, bu mücadelenin toplumsal boyutunu güçlendiren önemli araçlar olmuştur.

Bu üç örnek, dayanışma ekseninde kurulan ekonomik ve toplumsal modellerin, yarını örgütleyebilecek gerçek bir alternatif olabileceğini göstermektedir. Ürünlerini sermayenin “ekolojik” vitrinlerine değil, halkın kurduğu dayanışma kooperatiflerinin raflarına taşıyan bu anlayış; aracısız, tefecisiz ve sömürüsüz bir üretim-tüketim zincirini hayata geçirmeyi hedefler. Dayanışmanın kurucu fikrini kolektif eylemle buluşturan bu deneyimler, yarının alternatifini bugünden inşa etme iradesinin somut ifadesidir.

Önceki

Türkiye’de gıda krizi: Bir tasfiyenin öyküsü