<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Beyza Ertürk, Mefhum&#039;da yazıyor...</title>
	<atom:link href="https://www.mefhumdergi.com/author/beyza-erturk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.mefhumdergi.com/author/beyza-erturk/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 25 Nov 2025 22:40:16 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>

<image>
	<url>https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cropped-facicon-32x32.png</url>
	<title>Beyza Ertürk, Mefhum&#039;da yazıyor...</title>
	<link>https://www.mefhumdergi.com/author/beyza-erturk/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Eylem Ümit Atılgan: Yargı, ataerkiyi sadece onaylamıyor, aynı zamanda öğretiyor</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/yargi-toplum-ve-sinif-bir-erkeklik-hakki-olarak-haksiz-tahrik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beyza Ertürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Nov 2025 19:20:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[dava]]></category>
		<category><![CDATA[feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[haksız tahrik]]></category>
		<category><![CDATA[kadın cinayetleri]]></category>
		<category><![CDATA[kadın hareketi]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3594</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de kadın cinayetlerinde en çok tartışılan başlıklardan biri de &#8220;haksız tahrik indirimi.&#8221; Bu yalnızca bir ceza maddesi değil; erkek&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/yargi-toplum-ve-sinif-bir-erkeklik-hakki-olarak-haksiz-tahrik/">Eylem Ümit Atılgan: Yargı, ataerkiyi sadece onaylamıyor, aynı zamanda öğretiyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de kadın cinayetlerinde en çok tartışılan başlıklardan biri de &#8220;<strong>haksız tahrik indirimi.&#8221; </strong>Bu yalnızca bir ceza maddesi değil; erkek şiddetini meşrulaştıran bir <i>“erkeklik hakkı”</i> olarak işlev görüyor. Bu indirim, fail erkeğe “erkekliği savunurken öldürürsen arkanda ben varım” mesajı verirken kadınları ise “makbul kadın olmazsan öldürülebilirsin” mesajıyla hizaya çekmeye çalışıyor.</p>
<p>Eylem Ümit Atılgan’ın <strong>&#8220;Haksız tahrik: Bir erkeklik hakkı&#8221;</strong> kitabında incelediği davalar da bu mantığın yargı sisteminin içine gömülü işleyişini gün yüzüne çıkarıyor. Fiziksel şiddetten psikolojik takibe, aile içindeki tahakkümden gözetim pratiklerine uzanan birçok vakada, mahkemelerin kadınları &#8220;ikinci kez öldüren&#8221; kararlar verdiğini belirtiyor. Faillerin, kadınları öldürdükten sonra ailelerini arayıp “kızınızı öldürdüm, gelin alın” demesini ise toplumda kadınların nasıl bir “mülk” gibi konumlandırıldığının, erkeklik olgusu,  yargı ve siyaset arasındaki sıkı bağın somut göstergesi olarak yorumluyor.</p>
<p>25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü&#8217;nde Atılgan&#8217;la kitabı üzerine konuştuk.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-3669 size-full" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/WhatsApp-Image-2025-11-25-at-15.11.50-1.jpeg" alt="" width="700" height="393" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/WhatsApp-Image-2025-11-25-at-15.11.50-1.jpeg 700w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/WhatsApp-Image-2025-11-25-at-15.11.50-1-300x168.jpeg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/WhatsApp-Image-2025-11-25-at-15.11.50-1-527x296.jpeg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/WhatsApp-Image-2025-11-25-at-15.11.50-1-688x386.jpeg 688w" sizes="(max-width: 700px) 100vw, 700px" /></p>
<h2>&#8216;Mesele, makbul cinsiyet rollerini inşa eden yargıyı tartışmaya açmak&#8217;</h2>
<p><b>Kitapta haksız tahrik indiriminin erkek şiddetini meşrulaştıran bir “Erkeklik Hakkı” olarak işlev gördüğünü söylüyorsunuz. Peki “Erkeklik Hakkı”ndan ne anlamalıyız?<span class="Apple-converted-space"> </span></b></p>
<p><strong>Eylem Ümit Atılgan:</strong> Evet. Erkeklik hakkı, erkeklere tanınan bir haktan ibaret değil. Erkekliği savunan erkeklere tanınan ve sadece bir ceza indiriminden — yani haksız tahrik indiriminden — ibaret olmayan bir onaylanma ve izin verilme hali. Yani biri, erkekliği savunurken -atanmış cinsiyeti kadın ya da erkek olsun fark etmez- ölür veya öldürürse bu ölümün sanki görev zaiyatı gibi nitelenmesi söz konusu.</p>
<p>Buradaki mesele, biz kadın hareketindekilerin “erkeklik indirimi&#8221;, &#8220;erkeklik savunması&#8221;, &#8220;erkek adalet” söylemlerini kullanırken ne ifade etmek istediğimizi iyi anlatmak. Bu ifadeleri, cezaların daha ağır olmasını istediğimizden ya da hafif bulduğumuzdan kullanmıyoruz.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Mesele, suç-ceza politikasıyla makbul cinsiyetleri ve makbul cinsiyet rollerini toplumda inşa eden yargıyı tartışmaya açmak. Yargı bir eril hukuk kültürü içerisinde işlerken topluma şu mesajı veriyor: “Makbul kadın olmazsan öldürülebilirsin ve makbul kadın olmayanı öldürebilirsiniz.” Bu indirim, bu mesajları verdiği için Türkiye kadın hareketinin gündeminde ve “erkeklik hakkı” olarak tanımlanıyor. Fail erkeğe verilen mesaj şu: “Erkekliği savunurken öldürürsen, arkanda ben varım; yirmi beş yıl yatmayacaksın, üçte birini yatacaksın. Bunun da üç yılı kapalı, dört yılı açık.” Kadınlara ise başka bir mesaj veriliyor: “Makbul kadın ol, öldürülme.” Özünde, tehlikeli olan ve dikkat çekilmesi gereken sorun, bu mesajın kendisi. Yoksa cezaların hukuktaki nitelikleri nedir, cezalar az mı tartışması değil bu. “Haksız tahrik indirimi” adı altında verilen mesaj önemli.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<h2>&#8216;Yargı, ataerkil rolleri sadece onaylamıyor, aynı zamanda öğretiyor&#8217;</h2>
<p><b>Bu “mesaj” meselesini biraz daha açalım. “Yargı” hem kitapta hem sohbetimizde üstüne düştüğünüz bir mesele. Hukukun erkek şiddeti bağlamında işlevini nasıl anlamalı?<span class="Apple-converted-space"> </span></b></p>
<p>Yargının konumu burada önemli. Çünkü yargı, eril tahakkümü yeniden üreten bir aktör ve kadınları ikinci sınıf yurttaş olarak konumlandırıyor. Sadece ataerkil rolleri onaylamıyor, aynı zamanda bunları öğretiyor ve dayatıyor. “Erkek dediğin öldürür, kadın dediğin kocasının sözünü dinler.” Kadın boşanacaksa bile “adamı tahrik etmeden” boşanır. Bu yüzden “olaysız boşanmak” bu ülkede olağanüstü bir durum gibi görülüyor. Sanki “sorunu” yaratan kadınmış gibi<span class="Apple-converted-space">  </span>“kazasız belasız boşanmalar” övgü konusu oluyor. Oysa bu, sistemin kadına izin verdiği ölçüde mümkün.</p>
<p>Hukuk kültürü, kendi içinde ürettiği bu ataerkil mesajları topluma yayıyor. Bu kararlar sadece tarafları bağlamıyor, hepimize mesaj veriyor. Bu mesajın işlevini yalnızca caydırıcılık olarak tanımlamak da mümkün değil. Hukukun yarattığı çerçeve, kadınları ve LGBTİ+ bireyleri kendi varoluşlarını sergilemekten, özne olmaktan alıkoyuyor. Erkeklere de “erkek olmak istiyorsan başka seçeneğin yok, erkeklik kalıbı budur” diyor. Şiddet uygulamayanın erkekliği sorgulanıyor. Mevcut hukuk kültürü şiddetle bağını koparmış erkekliği eksik sayıyor.</p>
<figure id="attachment_3628" aria-describedby="caption-attachment-3628" style="width: 348px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" class="wp-image-3628 size-full" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Erkeklik-Hakki.jpg" alt="" width="348" height="525" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Erkeklik-Hakki.jpg 348w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Erkeklik-Hakki-199x300.jpg 199w" sizes="(max-width: 348px) 100vw, 348px" /><figcaption id="caption-attachment-3628" class="wp-caption-text"><em>&#8220;<strong>Haksız Tahrik- Bir Erkeklik Hakkı&#8221;, Eylem Ümit Atılgan, 351 syf., İletişim Yayınları, 2025</strong></em></figcaption></figure>
<h2>&#8216;Erkeklik homojen değil, erkeklikler var&#8217;</h2>
<p><b>Hukuk kültürü tarafından da beslenen ve “erkeklik” olarak işaret ettiğiniz olguyu biraz açabilir miyiz? Toplumda, emekçi sınıflara mensup erkeklerin şiddete daha eğilimli olduğuna dair bir kanı var. Sizin çalışmalarınız bu hususta neyi işaret ediyor?<span class="Apple-converted-space"> </span></b></p>
<p>Aslında erkeklik homojen değil, erkeklikler var. Connell’ın kavramıyla “madun erkeklik” dediğimiz bir tür var. Mesela işçi sınıfına veya etnik azınlıklara mensup erkekler, hegemonik erkekliğin en altında yer alıyor, böylece madun erkek kategorisine giriyorlar. Ancak burada kesişmeler de var. Ben araştırmamda sınıfsal parametreye özel bir odak kurmamıştım, çünkü verilerde belirgin bir ayrışma yoktu. Failin sosyoekonomik düzeyi ne olursa olsun, davranış kalıpları benzerdi. Eğitim ya da gelir arttıkça azalan ya da artan bir şiddet eğilimi gözlemlemedim. Dolayısıyla sınıfsal düzey, erkek şiddetini açıklamakta belirleyici bir faktör değildi. Ama şunu gördüm: Madun erkeklerle hegemonik erkekler arasındaki ilişki, haksız tahrik uygulamalarında çok benzer biçimde kuruluyordu.</p>
<p>Bunu özellikle bir yanıt olarak düşündüm ve bunun üzerine kafa yordum. Bununla mücadele için erkeklik rehabilitasyonu, şiddet uygulayan erkeklerle yapılan çalışmalar, atölye çalışmaları, eğitimler var. Hiçbirini yabana atmamakla birlikte bu çalışmaların sonuçlarında, erkeklerin “kolay tahrik olma” veya “şiddete yatkınlık” diye kabul edilen dürtülerinin hedefinin hiçbir zaman patron olmadığını da görüyoruz.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<h2>&#8216;İş yerinde şiddet kullanmıyorlar; aile içinde ise dominant olmaları gerektiğini kabul ediyorlar&#8217;</h2>
<p>Eğer gerçekten öyle kolay tahrik oluyorlarsa, ustasına, kalfasına, patronuna şiddet uygulayıp haksız tahrikten yararlanıyor olmaları gerekirdi; ama nedense bu cinayetler patronlara karşı işlenmiyor. Rehabilitasyon çalışmaları sonrası yapılan anketlerde erkekler “bu çalışmadan çok faydalandım, iş yerinde gerilim yükseldiğinde ortamı sakinleştiriyorum” diyorlar. İş yerinde şiddet eğilimini kullanmıyorlar; aile içinde ise dominant olmaları gerektiğini kabul ediyorlar. Emekçi erkek, beyaz yakalı ya da mavi yakalı fark etmeksizin, ailede devletin atanmış temsilcisi gibi davranma eğiliminde.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b>Yani bu roller sınıfsal değil, patriyarkal bir dağılım gösteriyor. Bu yüzden haksız tahrik sadece kadın-erkek ilişkisi üzerinden değil, farklı durumlarda da kullanılıyor.</b></p>
<p>Tahakküm ilişkisinin olduğu her yerde haksız tahrik maddesi iş görüyor. Örneğin Alevi bir mahallede davul çalındığında, bazı erkekler “dinimize hakaret ettiler” diye kışkırtılıp mahallede insanlara saldırdığında, bu tür eylemler için de indirimler alınıyor.</p>
<p>Örneğin patronun bir kadınsa, o kişi senin gözünde “erkek” muamelesi görüyor; ona erkek saygısı gösteriyorsun. İş yerinde kendini tutabiliyorlar; orada tutabiliyorlarsa, öldürücü şiddeti yalnızca aile içinde uygulamalarının sebebi de taşıdıkları erkin zırhını örmek.</p>
<h2><b>&#8216;Her erkek biraz devlet&#8217;</b></h2>
<p><b>Erkeklik hakkını ulus-devletin ideolojik ve güvenlik pratikleri içinde de tartışıyorsunuz kitapta.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu açıdan “erkeklik hakkı” kavramının devletin ideolojik kurgusu ve pratikleriyle ne tür bir bağı var? Örneğin Arabistan’da erkeklerin eşlerini takip etmek için kullandığı uygulamalar var. Bunlarla ilgili ne söyleyebilirsiniz?</b></p>
<p>“Her erkek biraz devlet” dediğimiz yerden devam edersek: aileyi demokrasinin yerine koyan, bir muktedirin olduğu düzen her ulus-devlet için elverişlidir. Bu düzen, erkeklerin tercih edildiği bir düzen; orada bir iktidarın taşıyıcısı olmak söz konusu.<span class="Apple-converted-space">  </span>Ataerkiliğin merkezi iktidarla ilişkisinin çok iyi yürüdüğünü görüyoruz. İlginç: ataerkilik, ulus-devletten, kapitalizmden, feodalizmden önce var; ama bunlarla işbirliği içinde varlığını sürdürmenin yolunu buluyor. İki taraf birbirini besliyor.</p>
<p>Örneğin, asker yetiştirme fonksiyonu. Ataerkil aile modeli, hak öznesi, hak bilinci ve eşitlik bilincine sahip yurttaş yetiştirmek yerine biat eden asker yetiştirmeye uygun bireyler üretir. Aile içindeki devleti sürekli üretecek bir temsilci vasıtasıyla bu iş daha kolay yürütülüyor. Kapitalizm açısından da ataerkinin bir müttefik olduğunu görüyoruz: ataerkil aile modelinden çıkan birey ucuz iş gücü oluyor; “babanın malı” olarak büyümüş çocukların iş piyasasına ucuz emek olarak çıkması kolaylaşıyor.</p>
<p>Ataerkil aileden çıkan, sorgulamayan, eşitlik talep etmeyen birey her bakımdan kolay yönetilebilir ve sömürülebilir hâle geliyor. Üretim biçimleri ve devlet modelleri değişse de ataerkilik sürüyor; dönüşüyor ama ayakta kalıyor. Kapitalizm, ataerkiye karşı itirazları içselleştirip onu törpüleyerek dönüşümü kadın hakları söylemleri veya popüler kültürde “savaşçı prenses” gibi imgeler aracılığıyla sağlayabiliyor.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu, ataerkinin uyum sağlama ve hayatta kalma pratiği.</p>
<p>Verdiğiniz örnek—kadın araba kullanabiliyor ama eşinin haberi olmalı, izni olmalı, takip edilebilmeli—tam da bunun örneği. Görünürde eşitlik varmış gibi ama denetim sürüyor. Ataerki değişiyor, kapsam kazanıyor; uyum sağlayarak hayatta kalıyor.</p>
<h2>&#8216;Failin erkekliğiyle yüzleşebileceği bir alan yaratmalıyız&#8217;</h2>
<p><b>Türkiye’de son dönemlerde sık tartışılan ve kültür sanat sektöründeki birçok fail erkeğin ifşa edildiği süreci sormak istiyorum. Siz ifşayı kadın mücadelesi içerisinde nerede tanımlıyorsunuz?*</b></p>
<p>Bu konuda çok şey konuşuldu ve hâlâ konuşuluyor. İfşa, feminist yöntem içinde çok tartışıldı; nasıl yapılacağı, hangi ilkelerle yapılacağı önemli. İfşa, kadınların yaşadıkları taciz deneyimlerini görünür kılma aracı oldu; ben de bunu böyle görüyorum.</p>
<p>İfşa başlatıp yaşadığını anlatarak onarıcı adaletten faydalanıp yoluna devam eden kadınları görmek isterim. Bu yüzden ifşa yöntemini ve ilkelerini daha çok konuşmalıyız. Eğer amaç yargılama ise, masumiyet meselesinin muhatabı yargıdır; biz yargılamıyoruz. İfşanın yaptırımı toplumsal dışlamaysa, bu yaptırım yargının yaptırımından farklı ama ciddi zararlara yol açabilir.</p>
<p>Türkiye’de ifşa dalgalarını birkaç senede bir yaşıyoruz. Ancak bu dalgaların failler açısından kalıcı bir etki yarattığını, örneğin sektörden kalıcı olarak silinen çok sayıda kişi olduğunu söyleyemem. İfşa edilen erkekler hakkında “iftira” iddiaları oldu; ama ifşaya katılan kadınların sosyal sermayesinin zedelendiği, dışlandığı örnekler de çok. İfşa eden kadınların hayatlarının nasıl etkilediğini birçok vaka üzerinden gördüm. Bu yüzden ifşa pratiğini dikkatle tartışmalıyız: ne yaparsak, nasıl yaparsak onarıcı adalet ilkelerine hizmet etmiş oluruz?</p>
<p>Onarıcı adalet perspektifiyle yaklaşmak toplumun dönüşümünü hedeflemektir; bu dönüşüm failin ve mağdurun dönüşümünü içermeli. İfşa “nasıl” yapılmalı? Birinci ilke, ifşa edenin bundan sonraki hayatının gereksizce zorlaşmamasını sağlamak. İkinci ilke, ifşa edilenin bu süreçte kendiyle ve erkekliğiyle yüzleşebilmesine, samimi dönüşüm için köşeye sıkışmamış olmasına imkân tanımak olmalı. Eğer amaç toplumun dönüşümü ise, failin erkekliğiyle yüzleşebileceği bir alan yaratmalıyız.</p>
<p><b>Son olarak, kadın cinayetlerine dair haberleri okumak, onlar hakkında konuşmak bile psikolojik anlamda oldukça tahrip edici. Siz ise bu vakaları incelediğiniz bir kitap yazdınız. Sizin için en vurucu, hatırınızdan çıkmayan dava nedir?<br />
</b><b></b></p>
<p>Dosyalarda çokça detay var: olay yeri fotoğrafları, polis tutanakları, ifadeler, celselerdeki tarafların, öldürülen kadının ailesinin ve mahkemenin konuşmaları. Bu detaylarla ilgili bir iş yaptığında insanî duyguları, sağ duyu ve sükuneti korumak zorlaşıyor. Bir süre sonra dosyalardaki isimler harflerle kısaltılıyor; vaka olmaktan çıkıyor. Bir tarafıyla öyle de olması gerekiyor ama araştırmacının ya da hukukçunun bu kısaltmaların birer hayat olduğunu unutmaması da gerekiyor.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Bu insanların ‘o’ anını çalışmak insanı dönüştürüyor. Failin de unutulmasını istediği bir an, son anı olduğunu bilmeden yaşayan kişi için de öyle. Ama sen o anı çalışmak ve o anda kalmak zorundasın. Amiyane tabirle anda kalma pratiğinin en güçlü olduğu yer bu tür çalışmalar. Cinayet anında kalıyorsun. Sonrası yok.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>İki dava var ve o davadaki kadınları her anlattığımda tekrar tekrar öldüklerini hissediyorum. Yıllardır bu davalar üzerine konuşsam da sürekli aynı iki davaya döndüğümü fark ediyorum. Kitapta bahsettiğim her kategoride bir sürü örnek var, öyleyse neden böyle bir eğilimim var? Çünkü, o kadınları anlatırken hayata geri döndüklerini hissediyorum; onları yeniden canlandırıyorum ve yeniden ölüyorlar.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu iki kadını tekrar tekrar diriltmek sanki bir adalet borcu gibi hissediyorum.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p class="s3"><span class="s2">Alt katta kayınvalidesi ve kayınpederi yaşıyor; kocası “</span><span class="s2">A</span><span class="s2">nnenlere gitmeyeceksin</span><span class="s2">, çocuğu göstermeyeceksin.</span><span class="s2">” diyor. </span><span class="s2">Ciddi bir şiddet sarmalı hikayesi var ve k</span><span class="s2">adın o gün çocuğunu alıp kendi ailesinin yanına gidiyor. </span><span class="s2">Kayınpederi oğlunu</span><span class="s2"> arayıp “seninki yine gitti” diyor, </span><span class="s2">adam </span><span class="s2">eşinin</span><span class="s2"> eve </span><span class="s2">dönmesini bekliyor ve </span><span class="s2">kadın</span><span class="s2">la</span><span class="s2"> çocuk</span><span class="s2"> e</span><span class="s2">ve </span><span class="s2">dönünce</span><span class="s2">; arayıp tehdit ediyor. Kadın korkuyor, kapıyı kilitliyor. Adam, aile</span><span class="s2">sinin sağladığı lojistik</span><span class="s2"> deste</span><span class="s2">k</span><span class="s2">le balkondan girip öldürüyor. Öldürdükten sonra ailesini arayıp “kızınızı öldürdüm, gelin alın” diyor. Bu, son zamanlarda faillerin izlediği bir yol; Türkiye’de birçok örneğini görüyoruz.</span></p>
<h2><span class="s2">&#8216;Mahkeme kadının ölmeden birkaç saniye önceki halini bile yeniden sorguya açıyor&#8217;</span></h2>
<p class="s3"><span class="s2">K</span><span class="s2">adın cinayetlerini k</span><span class="s2">arşılaştırmalı çalışırken Meksikalı meslektaşlarım bunun şaşkınlığını yaşamıştı. Meksika’da genelde </span><span class="s2">kadınlar çöplere bırakılıyor</span><span class="s2"> ve polis iş</span> <span class="s2">birliği içerisinde</span> <span class="s2">fail</span><span class="s2">i</span><span class="s2"> meçhul kalıyor</span><span class="s2">. Sosyal gerçekliği bu olan bir ülkenin feminist hukukçuları için</span><span class="s2"> “Gel kızını öldürdüm” diye arayan fail çok enteresan bir örnekti. Türkiye’de böyle bir </span><span class="s2">patern</span><span class="s2"> var: öldürdükten sonra faili meşrulaştırma, ailesini arama gibi davranışlar görülüyor.</span></p>
<p class="s3"><span class="s2">O davanın dosyasında kadının babasının kanser terminal dönemde olması çok </span><span class="s2">kritik bir detay</span><span class="s2">; babası artık son dönemindeydi, evde torunlarıyla kalması için</span><span class="s2"> hastaneden </span><span class="s2">çıkarılmıştı. Mahkeme konuşmalarında failin ailesinin oğullarını haklı görürken yaptıkları savunma dikkat çekiciydi: </span><span class="s2">hepsi kadının babasının öleceğini ve bunun için gittiğini bilmesine rağmen f</span><span class="s2">ailin babası “gelinimiz kocasının sözünü dinlemezdi” diyor. Bu tür söylemleri okuyunca bir insanın bunu mahkemede nasıl meşrulaştırdığını düşünmeden edemiyorsunuz.</span><span class="s2"><br />
</span></p>
<p class="s3"><span class="s2">Bunu anlatmayı sanırım bu yüzden seviyorum. Çünkü kafamda çözemediğim bir şey var. O yüzden her defasında yeniden fail kocayı diriltip, o balkondan tırmandığı, girip öldürdüğü ana kadar hayata getiriyorum ki belki bu niyetin kökünü bulurum diye. Failin ailesi “gelinimizin ailesi oğlumuzu hep aşağıladı” diyor. Hiçbiri oğluna “biraz anlayış göster, bak babası ölecek” demiyor. Aksine, haber verip ispiyonluyor. “Yine gitti evladım. Gelinimiz bizi hiç benimsemedi, evde durmadı, sürekli kendi ailesine gitti.” Bu savunma biçimi bile mahkemede haksız tahrik indirimi sebebi sayılabiliyor.</span></p>
<p class="s3"><span class="s2">Diğeri ise, “o </span><span class="s2">an”da</span><span class="s2"> kalmanın zorunluluğunu hissettiren başka bir davaydı. Çünkü o dosyada hâkim ve savcı belki o anı unuttu ama ben unutamıyorum. Adam karısının kendisini aldattığından şüpheleniyor ve eve gizli kamera takıyor. Bir delil bulamıyor ama aldatıldığını ispatlamak için her yolu deniyor. Aileler araya girip </span><span class="s2">adamı </span><span class="s2">yatıştırmaya, kadını barıştırmaya çalışıyorlar</span><span class="s2"> çünkü k</span><span class="s2">adın </span><span class="s2">bu baskıdan dolayı </span><span class="s2">evden ayrılıyor. Adam “beni aldatıyorsun” diye ısrar ediyor. Kadın “aldatmadım” diyor. </span></p>
<p class="s3"><span class="s2">Adam &#8220;</span><span class="s2">kamerayı fark etti bu yüzden</span><span class="s2"> beni</span><span class="s2"> evde aldatmadı&#8221;</span><span class="s2"> düşüncesiyle bu sefer</span><span class="s2"> ses kayıt cihazı koyuyor. Bu kayıtlar dava dosyasına giriyor, çözümlenip yazıya dökülüyor. Ben de o satırları okuyorum. Kadın son anına kadar kayıt altında. Adam bu kayıtları “delil” olarak dosyaya sunuyor ama aslında kadının son cümlelerini bize dinletmiş oluyor. Kadın şöyle diyor:</span> <span class="s2">“Kur&#8217;an’a el basarım, yemin ederim. Aldatmadım. Evladımın üzerine yemin ederim. Ne olur, öldürme.”</span> A<span class="s2">dam</span><span class="s2">sa</span> <span class="s2">“A</span><span class="s2">ldattım dersen bir şey yapmayacağım öldürmeyeceğim</span><span class="s2">” </span><span class="s2">diyor. Kadın son kez evladını kucağına almak istiyor. </span><span class="s2">Bunlar da kayıttaki son sözleri oluyor.</span> <span class="s2">Kadın ağlıyor, bebek ağlıyor.</span> <span class="s2">Kadın</span><span class="s2">ın </span><span class="s2">öldürüleceğini anladığı </span><span class="s2">an dayanılmaz bir an çünkü </span><span class="s2">artık yapacak hiçbir şey kalmadığını fark ediyor</span><span class="s2">. </span><span class="s2">Kadın loğusa; yeni doğum yapmış, dokuz aylık bebeği var. Cinsel isteksizliği bundan kaynaklanıyor </span><span class="s2">ve adamla birlikte olmayı reddettiği için adam aldatıldığına inanıyor</span><span class="s2">.</span> <span class="s2">Öte yandan kadın muhtemelen anne olmayı seviyor ve evde bebeğine şarkılar söylüyor. Adam k</span><span class="s2">adının evde yalnızken şarkı söylediğini duyunca bile “kesin beni aldatıyor” diye düşünüyor. </span></p>
<p class="s3"><span class="s2">Mahkeme </span><span class="s2">heyeti </span><span class="s2">bu delilleri dosyaya kabul ediyor. Ama o kayıtların okunması bile kadını bir kez daha öldürmek demek. Çünkü artık kendini savunamayacağı bir dünyada, hâlâ “aldattı mı aldatmadı mı” diye tartışılıyor. Mahkeme kadının sesini, ölmeden birkaç saniye önceki halini bile yeniden sorguya açıyor. Kadınlar mahkemede bir kez daha öldürülüyor. Ben de bunu aşamıyorum.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/yargi-toplum-ve-sinif-bir-erkeklik-hakki-olarak-haksiz-tahrik/">Eylem Ümit Atılgan: Yargı, ataerkiyi sadece onaylamıyor, aynı zamanda öğretiyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
