<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sinan Kara, Mefhum&#039;da yazıyor...</title>
	<atom:link href="https://www.mefhumdergi.com/author/sinan-kara/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.mefhumdergi.com/author/sinan-kara/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 03 Dec 2025 19:29:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>

<image>
	<url>https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cropped-facicon-32x32.png</url>
	<title>Sinan Kara, Mefhum&#039;da yazıyor...</title>
	<link>https://www.mefhumdergi.com/author/sinan-kara/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hegemonya mücadeleleri ve 19 Mart sonrası Türkiye</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/hegemonya-mucadeleleri-ve-19-mart-sonrasi-turkiye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sinan Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Nov 2025 19:15:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[19 Mart]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[çözüm süreci]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<category><![CDATA[milliyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[neoliberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Öcalan]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[sol]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[ulus]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3680</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyada hegemonya mücadelesinin mevcut denklemini değiştirmeye muktedir bilek güreşinin dinamikleri ve muhtemel sonuçları nasıl bir dünya vaat ediyor?&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/hegemonya-mucadeleleri-ve-19-mart-sonrasi-turkiye/">Hegemonya mücadeleleri ve 19 Mart sonrası Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyada hegemonya mücadelesinin mevcut denklemini değiştirmeye muktedir bilek güreşinin dinamikleri ve muhtemel sonuçları nasıl bir dünya vaat ediyor? Dünyada ve Ortadoğu’daki gelişmelerin çerçevelediği Türkiye’de neler oluyor? Kürt sorununun çözümü için yeniden kurulan masa nasıl yorumlanabilir? 19 Mart virajı sonrasında siyasetini arayan halk ve CHP’nin direnme potansiyeli bir değişim vadedebilir mi? CHP nasıl bir yol ayrımına yaklaşıyor? Bugün toplumsal muhalefetin imkanları ve yönelimleri neler olabilir?</p>
<p>Dünyada ve Türkiye&#8217;de büyük gerilimlerin yaşandığı bu kaotik ortamda,<strong> Yalçın Bürkev’e</strong> bu sorulardan yola çıkarak olan bitenlerin nedenlerini ve nasıllarını sorduk…</p>
<figure id="attachment_3688" aria-describedby="caption-attachment-3688" style="width: 579px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-3688 size-full" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Yalcin-Burkev.jpg" alt="" width="579" height="485" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Yalcin-Burkev.jpg 579w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Yalcin-Burkev-300x251.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Yalcin-Burkev-527x441.jpg 527w" sizes="(max-width: 579px) 100vw, 579px" /><figcaption id="caption-attachment-3688" class="wp-caption-text">Notabene Yayınları kurucusu Yalçın Bürkev</figcaption></figure>
<p style="text-align: center;"><strong> <em>&#8220;KEMALİSTLER CUMHURİYETİN KAZANIMLARINI KORUMANIN, SOSYALİSTLER GÜVENCESİZLİĞİ AŞMANIN,  </em><em>KÜRTLER ÖZGÜR VAROLUŞUN YOLUNU AÇMANIN  </em><em>EMEK EKSENLİ BİR “YENİDEN ULUSLAŞMA” İLE  </em><em>MÜMKÜN OLDUĞUNU GÖRMELİ&#8221;</em></strong></p>
<p><strong>Dünya genelinde büyük bir dönüşüm yaşandığını söylüyorsunuz. Bu dönemi nasıl tanımlıyorsunuz ve hangi tarihsel dönemle kıyaslıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Yalçın Bürkev:</strong> Bu dönemde iki sürecin iç içe geçtiği büyük bir dönüşüm yaşanıyor. Bunlardan birincisi,<strong> ABD’</strong>nin küresel hegemonyasını artık eskisi gibi sürdürememesi, buna karşın en yakın aday olan Çin’in (ya da onun da içinde olacağı bir uluslararası ittifakın) ise yeni hegemon pozisyonuna hazır olmaması. İkincisiyse, uluslararası ölçekte sermaye birikim süreci açısından da yeni bir döneme girilmiş olması. Bu iki olgu iç içe geçerek dünya çapında hemen her şeyi etkiliyor.</p>
<p><strong>ABD hegemonyası</strong> uzun süredir bir düşüş içinde. <strong>Çin</strong> karşısında ne askeri ne teknolojik ne de ekonomik anlamda bariz bir üstünlük kurabiliyor. <strong>Rusya</strong>, Çin kadar olmasa da, özellikle politik birikimiyle, dünya dengelerini etkileyen bir diğer aktör durumunda. Ayrıca uluslararası planda <strong>ABD’nin vazettiği sömürgecilik yaklaşımının dışına çıkma arayışları</strong> da artıyor. Mesela<strong> BRICS</strong> düzlemi, bütünsel anlamda olmasa da, bu açıdan bir olgu.</p>
<p>Günümüzdeki sermaye yapısı içinde yükselen yeni teknoloji şirketlerinin ve savaş sektörünün desteğini arkasına alan <strong>Trump’ın</strong> <strong>iktidara gelmesiyle birlikte ABD</strong>, bu düşüşü tersine çevirmek için atak bir siyasete yöneldi. Bu atak siyasetin bir bölümü ABD ekonomisinde yapısal değişimler sağlamak için “korumacı” politikalara yönelmek başta olmak üzere, ekonomisini toparlamak için geniş bir tedbirler paketini yürürlüğe sokmak oldu. Diğer bölümü ise özellikle nadir elementler ve yeni enerji yataklarını elde etmeye yönelme hedefiyle sömürgecilik ilişkilerini yeniden dizayn etmeye girişmek oldu. ABD bu politikalara yönelirken, diğer yandan da en büyük rakibi olan Çin’i yalnızlaştırmayı hedefleyen, ticaret savaşları tehdidini yükselten, Çin’in ticaret yollarını ve enerji hatlarını kesmeye yönelen bir çizgi izlemeye başladı. <strong>Ukrayna savaşını bitirme projesiyle Rusya’yı yanına değilse bile nötr bir pozisyona getirmeyi hedefledi.</strong> Elbette askeri alanda da bu yeniden paylaşım mücadelesinin izdüşümleri Asya, Ortadoğu, Afrika, Güney Amerika ve Kafkasya/Ukrayna hatları başta olmak üzere birçok coğrafyada şiddetlenerek sürüyor. Trump büyük risk alarak ABD içinde de federal yapılanmayı zorlayan bir merkezileşme politikası güdüyor; hukuk dışı uygulamaları olağanlaştırıyor, devlet aygıtında temizliğe girişerek faşizan adımları yoğunlaştırıyor.</p>
<p>Ancak bu ataklarına rağmen Trump yönetimi henüz ne içerde ne de dışarda tam bir hakimiyet tesis edebilmiş değil. İçerde sürecin nereye gideceğini zaman gösterecek. Dışarda ise hiçbir açıdan Çin’i geriletebilmiş değil. Geçtiğimiz aylarda, Çin’e yönelik yüksek teknoloji kısıtlamaları getirmeye giriştiğinde, “stratejik tedarik gücünü” elinde tutan Çin, bu hamleye karşı yüksek teknoloji alanının en önemli girdilerinin başında gelen “nadir elementlerin” ihracatını durduracağını açıkladı. Bunun üzerine ABD geri adım attı. Rusya ile Ukrayna konusunda istediği şekilde bir barışı henüz tesis edemediği gibi, başta planladığı şekilde Rusya’yı nötralize edecek bir durum da oluşturamadı. Öte yandan Trump Dönemi’nde yapılan hamlelerle ABD, emperyal hiyerarşiyi ve kendi ittifak ilişkilerini de alt üst etti. Mesela Avrupa’ya bu hiyerarşide küme düşürüldü.</p>
<p>Kısacası, sömürgecilik sistemi açısından da önemli değişimlerin yaşandığı ancak henüz yeninin yeterince belirginleşmediği bir zaman diliminden geçiyoruz. Üstelik bütün bunlar dünya çapında yeni bir mali krizin ayak seslerinin hissedilmeye başlandığı bir dönemde yaşanıyor. Geçtiğimiz günlerde Avrupa Merkez Bankası çok olağandışı gelişmelere yönelik olarak Avrupa bankalarının hazır olması gerektiğine ilişkin denetlemeler ve açıklamalar yaparken,<strong> İngiltere ve ABD’de de çeşitli ana akım yayın organları bir mali kriz olasılığına işaret ediyorlar.</strong></p>
<p>Görüldüğü üzere Trump’la başlayan dönemin artık geriye dönüşü yok. 1980’de başlayan dönem kapandı, belirsizliklerle dolu bir başka dönem başladı. Bu yeni dönemin <strong>“neoliberalizmin üst bir aşaması”</strong> mı olduğu, yoksa neoliberalizmin tamamen bitip bir başka dönemin mi başladığı tartışmaları bir süredir devam ediyor.</p>
<p>Bu dönemin niteliğinin anlaşılmasını biraz kolaylaştırmak istersek tarihe bakıp bir benzetmeye başvurabiliriz.<strong> Bu dönem Birinci Dünya Savaşı öncesine benziyor.</strong> O dönemde de İngiliz hegemonyası çözülüyordu ama onun yerini alacak belirgin bir özne yoktu. 1900 başlarından 1945’e kadarki dönemde, büyük çatışmalar sonucunda İngiliz İmparatorluğunun elindeki emperyal hegemonya el değiştirerek ABD’ye geçmişti. Ekim Devrimi ile birlikte kapitalizm açısından büyük tehlike oluşturan işçi hareketlerinin bastırılması, ulusal kurtuluş hareketlerinin anti emperyalist bir karakter kazanması, şovenizm ve faşizmin yükselişine paralel emperyalist paylaşımın mücadelesinin ürünü olan iki dünya savaşı bu yılların büyük kapışmalarıydı. Bunların tümü, hegemonya değişim sancılarının ürünü ya da yan ürünü olarak yaşandı. Nihayet tüm bunların sonucunda ancak 1945 sonrasında, yeni birikim rejimi oluşturan, askeri üstünlüğü elde eden, kültürel bir hegemonya geliştirebilme kapasitesi olan ABD, uluslararası ölçekte emperyal bir hegemonya tesis edebilmişti.</p>
<p>İçinden geçtiğimiz uluslararası konjonktürde de yeni bir emperyal hegemonya krizi yaşanırken benzer şiddette sarsılmalar ve büyük belirsizlikler yaşanıyor. <strong>Henüz herhangi bir emperyal aktör, dönemin ihtiyaçlarına denk düşen ve sıçrama sağlayacak yeni bir sermaye birikim rejimi oluşturabilmiş değil.</strong> Dolayısıyla, kısa bir zaman dilimine sığmayacağı kesin olan bu belirsizlik dönemi ne kadar sürer, yeni bir dünya savaşına yol açar mı, bunları bilemeyiz. Ancak öncekilerden farklı olarak bu kez “doğa” sürece “müdahale edebilir.” Zira bu kez uluslararası arenadaki aktörlerin “öznel” gerilimlerinin yanı sıra, yaşadığımız küresel ısınmanın “nesnel” bir süre sınırı dayatabileceği, başka düzeyden bir “müdahale” oluşturabileceği gerçeğini de hesaba katmak gerekir.</p>
<h2><strong>&#8216;Ortadoğu, hegemonya mücadelesinin kilit bölgelerinden biri&#8217;</strong></h2>
<p><strong>Bu küresel dengelerin sarsılması bağlamında, Ortadoğu’daki gelişmeler yeniden nasıl biçimleniyor?</strong></p>
<p><strong>Ortadoğu</strong>, dünyadaki hegemonya mücadelesinin kilit bölgelerden birisi. Zira Çin’in muazzam üretiminin gerektirdiği devasa enerji ihtiyacı, önemli ölçüde Ortadoğu üzerinden gideriliyor. Dolayısıyla ABD’nin Çin’e yönelik yürüttüğü kuşatma stratejisi, Ortadoğu’nun enerji kaynaklarını kontrol altına almayı, hegemonya mücadelesinin öncelikleri arasına yerleştiriyor.</p>
<p><strong>İsrail</strong> ise “Büyük İsrail” planı çerçevesinde bu konjonktürü bir fırsata dönüştürmeye, yeni toprak kazanımları elde etmeye yönelirken Netanyahu da sallantıdaki iktidarını sağlama almak için işgalci ve soykırımcı politikaları süreklileştiriyor.<strong> 7 Ekim 2023’te Hamas’ın “Aksa Tufanı” saldırılarının hemen ardından İsrail aradığı fırsatı yakaladı ve bölgedeki dengeleri altüst eden hamlelere yöneldi.</strong> İlk aşamada Gazze’nin işgaliyle birlikte İsrail’in soykırıma girişmesi, Lübnan Hizbullah’ının İsrail saldırılarıyla saf dışı edilmesi gündeme geldi. Bunlar sonraki büyük saldırılar için zemin oluşturdu. Ardından ABD-İsrail-Türkiye desteğiyle <strong>IŞİD’çiler</strong> üzerinden Suriye’deki <strong>BAAS iktidarının</strong> yıkılması ve yeni yönetimin askeri kapasitesinin İsrail operasyonlarıyla güçsüzleştirilerek Suriye’de iktidar boşluğunun süreklileştirilmesi gündeme geldi. Asıl büyük hamle ise İran’la yeni ve uzun bir savaşın başlaması oldu. İran beklenenin üzerinde bir direnç gösterdi ve savaşın bu evresi noktalandı. Ancak İsrail’in İran’a yönelik yeni saldırı hazırlıklarını sürdürüyor. Gelinen noktada ise İsrail ve ABD saldırılarının sonucu olarak <strong>İran’ın Şii Hilali olarak adlandırılan bölge üzerindeki etki alanı -en azından şimdilik- önemli ölçüde geriletildi.</strong> İran’ın kendi iktidarını ve toprak bütünlüğünü koruma derdine düşmesiyle birlikte, aynı ittifak zemininde yer alan İsrail ile Türkiye’nin bölgenin paylaşımına yönelik gerilimleri arttı. Ardından İsrail’in <strong>Müslüman Kardeşler’in</strong> ana aktörlerini (Hamas, Türkiye, Katar iktidarlarını) geriletme atakları peşpeşe geldi. Bu arada Rusya, Fransa, hatta İngiltere’nin Ortadoğu’daki etki alanları tamamen değilse bile büyük ölçüde aşındı. Arap devletleri ise bu gelişmeleri, esas olarak (Katar’daki İsrail operasyonu dışında) nispeten sessizlikle izleyerek Hamas, Hizbullah ve Husiler’in ezilmelerine göz yumdular. <strong>Kürtlerin Suriye’deki ulusal varoluş mücadelelerinde kazandıkları pozisyonu dizginlemeye çalışan Türkiye’nin bölgesel planlarıyla çatışması ise Erdoğan rejimini zorlayan bir faktöre dönüştü.</strong> Tüm bunlar ve ortaya çıkan birçok başka olgu, bölgesel dengelerin altüst olduğu bir süreçte Ortadoğu’da kapsamlı bir yeniden paylaşım/dizayn yaşandığını gösteriyor. Bütün bu altüst oluşun asıl kilit noktası ise İran’da iktidar değişimi ve ülkenin parçalanması gibi emperyal hedeflerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği olacaktır. Gerçekleşmesi son derece zor olan İran’a yönelik emperyal planların başarı ya da başarısızlığı, bölgenin geleceğinde belirleyici rol oynayacaktır.</p>
<p>Gerek dünyada gerekse de Ortadoğu’da yaşananlar, Türkiye’deki siyasal gelişmeleri doğrudan etkiliyor. O nedenle son dönemde Türkiye’de yaşananları da bu bağlam içinde okumak gerekir.</p>
<p><strong>Türkiye’deki siyasi gelişmeleri bu küresel tabloyla nasıl ilişkilendiriyorsunuz? Özellikle de CHP’ye yönelik operasyonları nasıl değerlendiriyorsunuz? </strong></p>
<p>Elbette küresel ve bölgesel yeni paylaşım kavgaları, Türkiye’deki gelişmelere yansıyor. Bugünden bakıldığında, Suriye rejiminin çözüleceğinin tüm taraflar açısından epey önceden bilindiği görülüyor. İsrail’in Gazze’ye ve<strong> Lübnan Hizbullahı’na</strong> yönelik operasyonlarının ardından, kısa vadede ilk büyük hedefin Suriye rejiminin değiştirilmesi olduğu belirginleşmişti. Nitekim Rusya’yla Esad’ın iktidarı bırakmasına yönelik yapılan pazarlıklar ve Rusya’nın Esad’a telkinlerinin kamuoyuna yansıması üzerinden olayların seyrinin önceden bilindiği anlaşılıyor.</p>
<p>Suriye ve bölgedeki değişime bağlı olarak aynı dönemde, <strong>PKK</strong> ile barış sürecinin de pişirildiğini ve bu hamleyle Türkiye’de rejimin tahkim edilmek istendiğini de artık biliyoruz. <strong>Gürsel Tekin</strong>’in <strong>Kılıçdaroğlu</strong> ile birlikte, 2024 yazında <strong>CHP’yi</strong> ele geçirme  hazırlıklarına girişmeleri ve bunu mevcut rejimin yeniden dizaynında rol kapmak üzerine gerekçelendirdikleri de tanıklar aracılığıyla kamuoyuna yansıdı. Kısacası iç siyasette neredeyse bir yıl sonra ortaya çıkan operasyonların 2024 yazı, hatta daha öncesinden planlanmış adımlar olduğu artık tartışmasız bir gerçek. Yani <strong>Türkiye’nin iç siyaseti</strong>, bölgedeki gelişmelerle iç içe geçen bir seyir izledi ve bundan sonra da izleyecek.</p>
<p>Bu konjonktürde, Suriye iktidarının dağılması ve İran’a yönelik saldırılarla oluşan boşluk, Erdoğan iktidarı tarafından bir fırsat olarak değerlendirilmek istendi. Bir yandan yeniden şekillenecek <strong>Ortadoğu’da</strong> ana aktörlerden biri olma niyetiyle yayılmacı politikalarla bölgeden ekonomik olarak nemalanmak hedeflendi. Diğer yandan da <strong>Suriye Kürtleri</strong> üzerinde en azından kontrolün elden kaçırılmaması, mümkünse bölgede yeni nüfuz alanları elde edilmesinin amaçlandığı görülüyor. Bunun iç siyasete yönelik uzantısı ise belki de sürecin en önemli parçası. Barış süreci üzerinden <strong>Kürtlerin “Cumhur İttifak”nın</strong> tabanına içerilerek ittifak zemininin genişletilmek istendiği, böylece Erdoğan’ın kendi iktidarını yeniden yapılandıracağı yeni bir dönemin planlandığı anlaşılıyor.</p>
<p><strong>Öcalan</strong> bu noktada Kürtler içinden kritik aktör olarak devreye sokuldu. 2024’teki bu gelişmeler, Trump’ın ABD seçimlerini kazanmasıyla birlikte daha da hızlandı. Erdoğan’ın özellikle CHP’yi hizaya sokmaya, olmuyorsa elimine etmeye yönelik kapsamlı planı; <strong>19 Mart</strong> günü İmamoğlu ve ekibine, ardından da diğer belediyelere yönelik operasyonlarla yürürlüğe sokuldu.</p>
<p>Bu adımlar, mevcut rejim açısından yeni bir tahkimat yaratma, bir yeniden yapılanma girişimidir. Tayyip Erdoğan’ın yavaş yavaş siyaseten geri çekilirken, kendi yerine oğlu Bilal Erdoğan’ı önce parti başkanlığına getirmeyi, kendisinden sonra da Bilal Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını devralmasını istediği kamuoyuna yansımış durumda.</p>
<p>Ancak gerek <strong>AKP</strong> gerek devlet içindeki bazı kesimler, gerekse de <strong>MHP</strong> gibi iktidar ortakları açısından bu plan kabul görmüş değil. Saray’da bu hamleler nedeniyle bir karışıklık ve gerilim yaşandığı anlaşılıyor. Hakan Fidan, Selçuk Bayraktar gibi aktörlerin de Tayyip Erdoğan sonrasının ana aktörü olmak istedikleri anlaşılıyor. Son birkaç aydır ardarda gelen <strong>“iktidar cenahı içindeki sermayedar, şirket ve kişilere” yönelik operasyonlar</strong>, saraydan sızdırılan videolar, iktidar basınındaki atışmalar, dolaylı aktörler üzerinden gerçekleşen kapışmaların hepsi bu iç gerilimle bağlantılı. Taraflar birbirlerini ekarte etmeye yönelik hamleler yapıyorlar. Elbette bu adayların arkasında farklı güçlerin olduğu ve gelecek iktidar politikalarını belirlemek istedikleri de akılda tutulmalıdır.</p>
<p>Öte taraftan Erdoğan iktidarı, <strong>Suriye’de Kürtlerin hedeflerini daraltmak</strong>; İslamcı iktidar üzerinden rol kapmak; gerekse de Suriye’deki “ekonomik pastadan (!)” pay almak istiyor. Ancak hedeflerinin kendi beklentilerinin çok gerisinde kaldığı da ortada. Suriye’de bilek güreşindeki bu zayıflık görüntüsü, içerde Erdoğan’ın manevra alanını daraltan bir rol oynuyor. Bu nedenle iktidar, barış süreci konusunda tutuk davranmak zorunda kalıyor. AKP-MHP-DEM yakınlaşması bu açıdan iç gerilimler yaşarken, bu tıkanıklıklar Saray içindeki iktidar kavgasına da yansıyor; ortamı kızıştırıyor.</p>
<p>Ancak bu tabloyu doğru okuyabilmek için sadece iktidarın değil, muhalefetin hamlelerine de bakmak gerekir. 19 Mart, sadece iktidar saldırılarının tırmanışı açısından değil, halk direnişi ve CHP’de yaşanan dönüşüm açısından da bir dönüm noktası oldu. CHP, <strong>Özgür Özel</strong> liderliğinde, kendisinden beklenmeyen bir direnç ve performans ortaya koyarak oyunbozan bir aktör haline geldi. Aslında iktidar ve ortakları arasındaki gerilim ve çatışmaların bu denli şiddetli biçimlerde seyretmesinin altında iki ana faktör var, birincisi Suriye’deki sürecin istendiği gibi gitmemesi, ikincisiyse halkın ve <strong>CHP’nin gösterdiği direnç</strong>. Burada halkın ve CHP’nin gösterdiği direncin çok önemli olduğunun altını çizmek gerekir. Suriye’den beklentilerin yerine gelmediği bir atmosfer içinde CHP ve halkın bu direncinin yarattığı istikrarsızlık sayesinde “hanedan” dışındaki aktörler bir manevra alanı elde edebiliyorlar. Bu direnç olmasa Erdoğan karşısında tüm aktörlerin elleri çok daha zayıf olacaktı.</p>
<p><strong>Biraz geri dönmek gibi olacak fakat “Özgür Özel CHP’si, AKP-MHP-DEM yakınlaşmasının insicamını bozuyor.” mealinde bir yaklaşımınız oldu, bu nasıl oluyor? </strong></p>
<p>Öncelikle <strong>AKP-MHP-DEM</strong> yakınlaşması olarak tarif ettiğiniz noktaya bir açıklık getirmek gerekiyor. Burada tarafların muradı tam olarak aynı değil. Erdoğan’ın ana gayesi aslında kendi rejimini yeniden yapılandırmaya giriştiği bu konjonktürde DEM’i, CHP’nin başını çektiği muhalefet zemininden çekip çıkarmak. Bunu yaparken de mümkün olan en az tavizi vermek. DEM’in temsil ettiği <strong>Kürt hareketi</strong> açısından ise durum daha karmaşık. DEM’in ve Kürt hareketinin içinde Erdoğan rejiminin yeniden yapılandırılmasına tam destek vermenin Kürtler açısından en gerçekçi yol olduğunu düşünenlerin var olduğu ortada. Buna karşın Kürt hareketi bünyesinde Erdoğan’ın diktatörel yaklaşımının kısa, orta ve uzun vadede demokratik bir çözüm getirmesinin mümkün olmadığı düşüncesinde olan ancak bunun sınanması gerektiğini kabullenen kesimler de var. Kürt hareketinin çok parçalı, çok aktörlü yapısı ve pragmatik siyaset geleneği bu hamlelere izin verebiliyor.</p>
<p>Şimdi sorunuza gelecek olursak, <strong>CHP</strong>’nin insicamı bozduğu tespiti, iki dönem içinde ele alınmayı gerektiriyor. Birincisi <strong>19 Mart</strong> öncesindeki tabloyla, ikincisiyse 19 Mart sonrası tabloyla bağlantılı.</p>
<p><strong>Ortadoğu</strong>’da taşlar yerinden oynamaya başladığında Erdoğan rejimi buna uygun pozisyon almaya çalışıyordu ancak içerde eli rahat değildi. Son yerel seçim sonuçlarının ortaya koyduğu üzere CHP birinci parti olmuştu. CHP’nin bu durumu tehdit olarak algılandı. Çünkü hem dışardaki hem de içerdeki etkili egemen odaklar açısından, “Başlayan yeni dönemde direksiyonda Erdoğan olmalı.” şeklinde bir konsensüs vardı. CHP’nin ise “Masadaki, ‘küçük kardeş’ olması” planlanmıştı. Kısacası CHP’ye halk içinden güçlü bir desteğin çıkmış olması, Erdoğan’ın rejimi yeniden yapılandırma politikasına uymuyordu.</p>
<p>İkinci noktadaysa, CHP’li belediyelere operasyonlar ve İmamoğlu başta olmak üzere belediye başkanlarına yönelik kumpaslarda “düşman ceza hukuku” uygulanması durumun niteliğini sıçrattı. Artık bu hamlelerle AKP’nin işgalci bir güce dönüştüğü gerçeğiyle yüzleşildi. 19 Mart süreciyle birlikte AKP’nin siyaset algısının işgalci bir güç zihniyetiyle oluştuğu çok açık. AKP ve Cumhur İttifakı karşısındaki çoğunluğun giderek dinamik bir hareketlenme ve güçlü bir direnç açığa çıkarması CHP’yi oyun bozucu bir konuma getirdi. <strong>Kılıçdaroğlu</strong> döneminde kendisine uygun görülen misyonun ötesine geçmeyen CHP, 19 Mart sonrasında “halkın siyaset arayışına” cevap verebilme potansiyeline sahip olduğunu gösterdi. Diğer yandan da, etrafında geniş bir ittifak kurabilme kapasitesine sahip olduğunu ortaya koydu. Böylece Cumhur İttifakının politik manevra alanını daraltan, planlarını zora sokan bir aktöre dönüştü.</p>
<h2><strong>&#8216;Yönünü arayan halk dinamiği&#8217;</strong></h2>
<p><strong>CHP’nin direncinde hangi faktörler etkili oldu? Özellikle öğrenci hareketinin rolü neydi?</strong></p>
<p>Görüldüğü gibi, CHP’nin direnci sadece CHP’nin iç dinamikleriyle açıklanamaz. Mesela <strong>öğrenci hareketinin 19 Mart günü Beyazıt ve ODTÜ’de sokağa çıkışı, CHP’nin de sokağa yönelmesinde etkili bir rol oynadı.</strong> Bu tablonun gösterdiği bir başka gerçek de “yönünü arayan bir halk dinamiği” olduğu gerçeğidir. Dikkat edilirse halk içinde hem CHP’nin eylemlerine büyük bir destek hem de CHP’yi ileri ittiren bir enerji birikimi olduğu görülüyor. Halkın dinamizminin ve direnme eğiliminin CHP’nin önünde olması çok kritik bir olgu. Elbette Özgür Özel’in halk dinamizmine başarılı bir şekilde uyum sağladığı ve kendini aşarak gerçek bir lidere dönüşmeye başladığını da tespit etmek gerekir.</p>
<p>CHP’nin bu direnci, tüm muhalefet için kritik bir durum oluşturuyor. Eğer CHP bu direnci gösteremeseydi, kendi varlığı tehlikeye gireceği gibi, toplumsal muhalefet için de çok zor bir dönem başlardı. Kısacası, bu gidişi sadece CHP kurmaylarının oluşturduğu bir durum olarak görmemek gerekir. Toplumun çoğunluğu haline gelen muhalif bir kitle yön arayışı içinde, CHP ise şu an itibariyle bu arayışın öncüsü konumunda.</p>
<p><strong>CHP’nin bu öncü rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Gezi Direnişi ile kıyasladığınızda neler söylersiniz?</strong></p>
<p>19 Mart’la başlayan hareketlilik bir yanıyla benzer özellikler gösterse de <strong>Gezi Direnişi</strong> ile önemli farklar da içeriyor. Gezi, 19 Mart’a kıyasla daha sol bir yönelime sahipti. Bu nedenle katılımcıları daha sınırlıydı. Siyasal önderlikten yoksundu, kendiliğindenci yanı ağır basıyordu ve tamamen tabandan gelen bir hareketti. Bunun sonucunda aktif direniş ilk bir ayın ardından yavaş yavaş sönümlendi.</p>
<p>Gezi direnişi, muhalefetin akabileceği bir siyasal proje çıkaramadı. <strong>Sol hazırlıksızdı.</strong> Sonradan bunu gerçekleştirmeye yönelen sol çabaların yukardanlığı ve gecikmişliği de bunu gösterdi. O dönemde bu siyasal boşluğu kısmen CHP, önemli ölçüde de <strong>Selahattin Demirtaş</strong>’ın becerisiyle <strong>HDP</strong> doldurmaya kalkıştı. Ancak Kürt hareketinin genel yaklaşımları bu role uygun değildi. Bu en açık biçimde sonraki Hendek Süreci’ndeki hatalı yönelimde görüldü. Buna karşın Gezi’nin asıl büyük etkisi, <strong>“iktidar koalisyonu”</strong> içindeki çatlağın kırılmasında ortaya çıktı. <strong>Fethullahçılar</strong> bu atmosferden cesaret alarak Erdoğan’a bayrak açtı ve iktidar bileşenleri arasında büyük bir savaş patladı. Savaşı Erdoğan kazandı ama bu savaş, iktidarı özellikle program ve kadro düzeyinde çok zayıflattı. Bunun iktidar üzerindeki etkileri, günübirlik politikalar izlenmesinde ve <strong>kronik kadro yetersizliğinin</strong> yol açtığı dar ufuklulukta ortaya çıktı, halen de çıkıyor.</p>
<p>19 Mart süreciyse önemli farklar içeriyor. Her şeyden önce 19 Mart konjonktürü; AKP’nin düşüşte olduğu, kitle desteğinin zayıfladığı ve partinin azınlığa düştüğü bir dönemde ortaya çıktı. İpliği pazara çıkan bir diktatörlüğe karşı beklenmedik bir refleks olarak gelişti. Dolayısıyla daha geniş bir kitleyi aktifleştirerek kapsadı. Direnişin en baştan itibaren CHP öncülüğünde gelişmesi de çok önemli bir fark. Bunun elbette avantajları ve dezavantajları var. <strong>Direnişin başarısı da başarısızlığı da CHP’nin hanesine yazılıyor</strong>. Başarıda halkın desteğini daha güçlü alması, başarısızlıkta ise hesap sorulabilir bir siyasal muhatabın olması yönüyle bu fark önemli. Diğer taraftan şunu da görmek lazım: CHP’nin başına birtakım çoraplar örülse bile toplumun çoğunluğunu oluşturan bu muhalif zemin, kendini farklı platformlarda da olsa bir şekilde ifade eder.</p>
<p>Üzerinde durulması gereken önemli bir farklılık da, Gezi’nin dünyada yükselen bir sol dalganın içinde yer almasına karşın, 19 Mart’ın <strong>dünyada yükselen neofaşist dalganın</strong> baskın olduğu bir atmosferde gerçekleşmiş olması. Bu yanıyla 19 Mart’la başlayan hareket Türkiye’de neofaşist bir yükselişin önünü kesti ve halkın, özellikle de gençlerin öfkesini demokratik bir zemine yöneltti.</p>
<p>Bir başka farklılık ise 19 Mart direnişinin zamana yayılan bir aşındırma çizgisi izlemesi. 19 Mart, Gezi gibi şiddetle patlayıp birkaç ay içinde sönümlenen bir seyir izlemiyor. 19 Mart’tan sonra aylara yayılan ve halen sürmekte olan bir çizgi oluştu. Aşındırmaya dayalı bu çizgi elbette 19 Mart direnişinin sistem içi ve ana muhalefet ekseninde gelişmesinin etkisinin yanı sıra, 13-14 yıl önceki Gezi dönemine kıyasla çok daha baskıcılaşan rejim karşısında zorunlu bir mücadele tarzı olarak ortaya çıktı.</p>
<h2><strong>&#8216;CHP önce kendi ezberlerini bozmalı&#8217;</strong></h2>
<p><strong>CHP’nin muhalefet rolünü değerlendirirken eksikliklerini nasıl görüyorsunuz?</strong></p>
<p>CHP’nin eksiklerini esas olarak iki düzeyde sınıflandırabilirim: Siyasal programa ilişkin olanlar, siyasal pratiğe ilişkin olanlar.</p>
<p>Öncelikle CHP’nin programatik olarak büyük belirsizlikler sergilediğini vurgulamak gerekir. Kağıt üstündeki programdan bahsetmiyorum. Liderin ya da önde gelen yöneticilerin bizzat kendilerinin oluşturduğu ya da onların ikna olduğu bir stratejik plan olarak parti programından söz ediyorum. <strong>CHP böylesi bir programdan yoksun.</strong> Bunu özellikle iki açıdan söylüyorum. Birincisi, CHP ülkenin hangi güçlerine dayanacağına karar vererek bir program oluşturmadığı gibi, 1980-2024 döneminde kalan ve artık sonuçları daha net görülen<strong> neoliberal kapitalizme ilişkin eleştirel bir bakış açısı</strong> da geliştirmiş değil. İkincisi, CHP’nin <strong>dünyada yaşanan hegemonya krizinin</strong> adeta farkında değilmişçesine, emperyal yarılmaların yarattığı manevra alanlarını değerlendirmek yerine eski klişeleşmiş argümanlarla ilerliyor olması.</p>
<p>İlk noktayı<strong> İmamoğlu’nun</strong> egemenlere ve dışarıya yönelik olarak sürekli dillendirdiği mealen şöyle özetlenebilecek bir yaklaşımda görebiliriz, <strong>“Biz iktidara geldiğimizde, neoliberalizmin gereklerini AKP’den daha iyi yerine getiririz. Özellikle AB ile iyi geçinerek kredi alırız, ekonomiyi toparlarız, vb…”</strong> Oysa bu zihniyetin artık karşılığı yok. Üstelik böyle bir tutum onu destekleyen halk kitlelerinin çıkarlarına da aykırı. AKP’nin yarattığı tahribatın sadece yolsuzlukların giderilmesiyle önleneceğine, dışardan açılacak kredi musluklarıyla ekonominin toparlanacağına inanmak mümkün değil. Yoksullaştırma, geleceksizleştirme ve güvencesizleştirme üzerine kurulu bir model olan neoliberalizmin bataklığında 45 yılda gelinen yer ortada. CHP bu modeli daha iyi uygulayacağını söyleyerek halk kitleleri açısından nasıl bir gerçek çözüm sağlayabilir? Günümüzde eski neoliberal reçetelerin iflas ettiği, <strong>ABD başta olmak üzere tüm dünyada, 1980 sonrası uygulanan neoliberal politikaların rafa kalktığı yeni bir dönemden geçiyoruz.</strong> Oysa CHP, hâlâ neoliberalizmi derinliğine sorgulamıyor, halkçı bir programa da yönelmiyor. Bu tutum hem bugünün dünyasının ihtiyaçlarına denk düşmüyor hem de CHP yönetiminin ona destek veren geniş halk kesimlerinin çıkarlarına öncelik vermediğini gösteriyor. Kısacası CHP yönetimi bu haliyle ülkenin gereksindiği kapsamlı ve köklü bir yeniden yapılanma ihtiyacına cevap veren bir görüntü çizemiyor. Sürekli AKP icraatlarının kötülüğünü, çürümüşlüğünü teşhir ederek gidilebilecek yerin sınırlarını zaten uzun yıllardır yaşıyoruz ve sonuç ortada. Oysa CHP’nin şimdi geniş halk kitlelerinin günlük hayatında önemli değişiklikler yaratacak politikalara yönelmesi gerekiyor.</p>
<p>İkinci açıdan, yani dünyada yaşanan hegemonya mücadelesindeki tutumuna baktığımızda da CHP’nin bugünün dünyasının epey uzağında, eski klişelerin etkisinde kalarak pozisyon aldığını görüyoruz. CHP kendisini hâlâ Avrupa egemenlerine beğendirmeye çalışıyor. Elbette bunlarla ve çok daha yaygın uluslararası kesimlerle dayanışma ilişkisi kurulmalıdır. Ancak bilinmeli ki artık Avrupa’nın Türkiye’deki iktidarın belirlenmesinde hatırı sayılır bir rolü olmayacak. Zira artık <strong>Avrupa güçsüzleştiği gibi, emperyal ilişkiler içinde de küme düşmüş durumda</strong>. CHP’nin esas olarak gücünü halktan aldığını bilince çıkartması, beyhude biçimde dünya egemenlerine kendini beğendirme çabasından vazgeçmesi, kaçınılmaz olarak dış politika önceliklerini de gözden geçirmesini beraberinde getirecektir. <strong>Bağımsızlıkçı bir dış politikaya yönelme vurgusu, CHP’nin dışa dönük pazarlık gücünü de arttıracaktır.</strong> CHP liderlerinin bu açıdan da bir sınav geçireceği görülüyor.</p>
<p><strong>Siyasal pratiğe yönelik eleştirilere geçmeden CHP’nin programatik sorunları üzerinde biraz daha durabilir miyiz? Bu nokta önemli, çünkü CHP’nin nerede durduğunun belirginleştirilmesi gerekir.</strong></p>
<p>Bahçeli ve Erdoğan’ın, hatta dolaylı olarak Öcalan’ın da açıkladığı üzere, kimlikler üzerinden “yeni” bir rejim inşa edilmek istendiği görülüyor. Önümüzdeki dönemin emperyal projesinde Türkiye’nin payına düşen kilit nokta olarak bunu görüyorum. Son 45 yılın neoliberal politikaları sonucunda devletler sosyal işlevlerini terk ettiler. Daha 23 Ağustos 2025’te, Almanya Başbakanı Friedrich Merz, “Bugünkü haliyle refah devleti artık ekonomik olarak sürdürülemez” diye konuştu. Toplumlar, çok kapsamlı “yoksullaştırma, mülksüzleştirme, işçileştirme” politikalarıyla sosyal haklarından arındırılarak güvencesizleştirildiler. Neoliberal politikaların, savaşların, iklim krizinin yol açtığı uluslararası göç dalgaları da toplumların çözülmesini hızlandıran bir başka faktör oldu. Bütün bunların sonucu olarak, güvencesiz insanlardan oluşan öbeklerin ortaya çıkmasıyla birlikte modern toplumlar büyük ölçüde çözüldü, yurttaşlık olgusu aşındırıldı, şimdi de ortadan kaldırılmak isteniyor. Kimlik politikaları bu noktada insanların en eski, en geleneksel, modern toplum öncesi kimliklerine sarılmalarında kilit rol oynadı. Güvencesizleştirilerek tek başlarına kalan insanlar; çaresizlik içinde dini, etnik kimlikleri üzerinden sosyalleşmeye, bu kimlikleri kendilerine sığınak olarak görmeye yöneldiler.</p>
<p><strong>“Güvencesizlik”</strong>, bir insanın önündeki birkaç ayı ekonomik olanaksızlıklar yüzünden öngörememesi basitliğinde algılanmamalıdır. <strong>Neoliberal düzende</strong> ortaya çıkan güvencesiz toplumlarda, <strong>Fransız Devrimi’yle kazanılan yurttaşlık, eşitlik gibi kavramlar; statüler, haklar da ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.</strong> Parlamento zaten fiilen işlevsiz hale gelmiş durumda. Yürütme erki, anti demokratik işleyişi kurumsallaştıracak biçimde, olağanüstü güçleniyor ve çok hızlı manevra yapacak şekilde yapılandırılıyor. Demokratik mekanizmalar sistematik olarak terk ediliyor, yani daha fazla baskıcılaşan, faşizmin toplumları iliklerine kadar kontrol altına almaya çalıştığı bir süreç yaşanıyor. Faşizmin tüm dünyadaki yükselişi de bununla bağlantılı.</p>
<p>Güvencesizliğin yarattığı sorunlar karşısında çöken sosyal devletin rolü, geleneksel kimliklerin dayanışması üzerinden giderilmeye çalışılıyor. Aslında bu ortaya çıkan, <strong>“yoksulluğun yönetimi”</strong>dir. Yoksullaştırılmış, hakları elinden alınmış insan öbeklerinin idare edilmesidir. Bugün gelinen noktada da çözülen toplumların kimlik eksenli insan öbeklerine dönüşmesine uygun rejimler tesis edilmeye yöneliniyor. Yeni dönemin sömürgeciliğinde bu hususun temel bir rol oynaması bekleniyor. <strong>Tom Barrack’ın</strong> dile getirdiği “Türkiye’ye Osmanlı modeli uygundur.” ve<strong> “Ortadoğu denilen coğrafya, yapay ulus devletlerden oluşmuştu; şimdi aslına dönüyor.”</strong> ifadelerinin arka planındaki vurgu, sözünü ettiğim çerçevedir. <strong>“Hayek’in Piçleri”</strong> adlı kitabın yazarı <strong>Quinn Slobodian</strong>, bunu daha iyi açıyor ve önümüzdeki dönemde, “Ne ulusa ne de imparatorluğa benzeyecek örgütlenme biçimlerinin çoğalacağından” söz ediyor. Tom Barrack’ın belirttiği Osmanlı modelini de Slobodian’ın öngörüsünün bizim coğrafyamıza uyarlanmak istenen şekli olarak düşünebiliriz.</p>
<p>Cumhuriyet’in ve modern toplumun inşasının ülkedeki kurucu aktörü olan CHP’nin genleri, aslına bakılırsa bu yeni emperyal projeyi sindirmeye uygun değil. Bu durumda ya bu projeyi kusacak, reddedecek ya da bu yeni durumu kabullenerek genetiğinde değişime gidecek, yani özünü terk ederek bir kimliğin temsilcisi olmayı kabullenecek ki şimdilik CHP’ye uygun görülen kimlik de Alevilik. CHP bu açıdan tarihsel bir yol ayrımında. Tabii bu yol ayrımında bu emperyal projeyi redddederse nasıl bir toplumsal proje sunacak? Neoliberal kodlarla hareket edildiğinde dönüp dolaşıp gelinecek yerin, en fazla bu projenin başka bir varyantı olabileceği ortada değil mi? İşte sosyalist solun devreye girmesi gereken en önemli gündemlerden birisinin de bu olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Öte yandan, siyaseti seçimlere endeksleyen bakış açısı artık günümüzde boşlukta kalıyor. Çünkü AKP’nin seçimle gitmeye niyeti olmadığı ortada. Devletin şiddet tekelini de elinde tutan bu rejim, son çare olarak sandığı da ortadan kaldırabilir. Elbette bunun önceki aşamalarında önündeki engelleri çeşitli manipülasyonlar, hileler, kumpaslarla aşmaya çalışır ve meşruiyet sağlama mekanizması olarak sandığın varlığını son noktaya kadar tutmaya çalışır. Böylesi koşullarda CHP’nin tek dayanağı halktır. İçerde burjuvazinin ya da dışarda Avrupa’nın desteğini aramanın beyhude olduğu yıllardır görüldü, bugün ise hiç şansı yok. Yani CHP’nin tamamen halka yaslanmaktan başka seçeneği kalmamış durumda. Halkın arayışlarına kulak vermediği takdirde sürdürdüğü direniş patinaj yapmaya başlar. Bu nedenle CHP’nin direnci çok anlamlı ama bu direnç halkçı taleplerle buluşmadığı, halkçı bir programa doğru yönelmediği takdirde içi boşalır.</p>
<h2><strong>CHP’nin değişen sınıfsal dinamiği</strong></h2>
<p><strong>O halde şimdi CHP’nin siyasal pratiğine ilişkin eleştiri ve değerlendirmelerinize geçebiliriz.</strong></p>
<p>Pratik mücadeleye baktığımızda<strong> CHP’</strong>nin muhalefetinin ağırlıkla mitingler üzerinden şekillendiğini görüyoruz. Bu kuşkusuz önemli ama yeterli mi tartışılır. Bana kalırsa diktatörlüğe karşı mücadelenin çok boyutlu bir şekilde sürdürülmesi gerekiyor. <strong>Grevler, ücret ve tazminat taleplerinin genişletilmesi,</strong> işten atılmalara karşı direnişler, emeklilere dayatılan sürünme maaşına karşı mücadeleler; gençliğin geleceksizlik karşısındaki tepkileri; <strong>eğitim, sağlık, barınma vb. alanlarda hak mücadeleleri; ekolojik mücadeleler;</strong> <strong>kadınların şiddete ve cinsiyetçi baskılara karşı eylemleri, LGBTİ+’lar üzerindeki sistematik baskılara karşı mücadeleler…</strong> Bunların hepsi diktatörlüğe karşı küçüklü büyüklü çatlaklar oluşturabilme kapasitesine sahip. CHP’nin ise bu çok boyutlu mücadeleyi tek başına götüremeyeceği, mitinglere sıkışan bir mücadele sürecinin bir noktadan itibaren yetersizleşeceği ortada. O zaman iktidarı aşındırma üzerine kurulu bu mücadelenin çeşitlendirilmesi ve fiili bir cephesel boyut kazanması gerekiyor. CHP kendi başına değil, aksine diğer tüm muhalefet unsurlarına zemin sunarak ilerlemeli. Kısacası cephe tarzı bir hat izlenmeli ve bunu her fırsatta genişletecek bir bakış açısı oluşturulmalı. Sol ve toplumsal muhalefet, bu noktada da devreye girmeli.</p>
<p>Aslında bu cephede yer alması beklenen<strong> Kürt hareketi</strong> ise şu konjonktürde Cumhur ittifakına paralel bir gidişi tercih etmiş durumda. Kürtlerin makul talepleri ve barış istemleri elbette desteklenmelidir. Ama <strong>Öcalan’ın</strong> ısrarla vurguladığı siyasal proje ve çizginin bugünün liberalizmine denk düştüğü de akıldan çıkarılmamalıdır. “Reel siyasetin gereği olarak bunlar söyleniyor” türü argümanlar da bu tespiti değiştirmez. Öte yandan Kürt hareketi aslında çok parçalı, çok aktörlü ve çok boyutlu bir yapı. Bu sürecin neler getirip, neler götüreceğini göreceğiz. Ancak konu geniş, hayli de karmaşık.</p>
<p>Öte yandan, <strong>CHP</strong>’nin kitle ve kadro açısından aşağıdan yukarı doğru bir değişim basıncıyla karşı karşıya olduğuna dair de birçok belirti mevcut. Kitlesel boyutta artık CHP’nin -esas olarak-<strong> kentli orta sınıfların partisi olma özelliği ortadan kalktı.</strong> Artık CHP’de işçileşen orta sınıfların varlığı gerek dışarda gerekse de içerde hissediliyor. Özellikle CHP’yi destekleyen genç kesimlerde bu kök belirgin. Kadro düzeyinde de aşağıdan bir yenilenme yaşandığı, <strong>işçileşen orta sınıflar</strong> ve çeşitli toplumsal tabakalardan mücadeleci ve genç unsurların yavaş yavaş örgüt içinde etki alanlarını genişletmeye başladıklarını görüyoruz.</p>
<p>Bunun yanı sıra tüm partilerde, tüm siyasal yapılarda olduğu gibi CHP içinde de bir lümpenleşme eğilimi görülüyor. Bunun önde gelen nedenleri olarak güvencesizliğin yarattığı kültürel atmosfer, toplumsal çürüme, siyasal-toplumsal hafıza yitimi ve pragmatik düşünce yapısının adeta toplumsallaşmasını sayabiliriz. Kuşkusuz lümpenleşme olgusu örgüt içi zemini de deforme eden bir olgudur. Ancak bundan kaçma şansı yok. Tıpkı 19. ve 20. yüzyılın işçi profilinin genellikle düşük eğitimli olmasının yarattığı problemler gibi, bugün de lümpenleşmenin yarattığı problemlerle boğuşulmak durumundadır. Buna karşın işçileşen eğitimli genç orta sınıf kökenlilerin yoğunluğu da bu açıdan CHP ve sol için bir avantaj olarak da düşünülmelidir.</p>
<p><strong>CHP içindeki dönüşümden bahsettiniz. Bu dönüşüm nasıl bir profil değişimine işaret ediyor?</strong></p>
<p><strong>“Siyasetini arayan kitlelerin”</strong> basıncı CHP’yi istemese de dönüştürüyor. Bu dönüşüme bağlı olarak CHP içinde iki ayrı profil görüyoruz. Bir yanda geri çekilen, hareketsizleşen, bir kesim var. Bu profil, yakın geçmişteki nemalanma zihniyetiyle partiyi adeta işgal etmiş unsurların öne çıktığı CHP’yi temsil ediyor. Diğer yanda ise daha militan, mücadeleci, şehir plancısı, mimar, mühendis, eczacı, avukat, hekim örgütleri gibi demokratik kurumlarda zaten AKP’yle mücadele içinden gelenler; taşrada gerici, faşist basınçlar karşısında yıllardır direnenler var. Yeni, genç bir nesil. Bu yeni profilin parayla pulla bağlantısı genellikle geçim düzeyinde. Siyasetle kurduğu ilişki de “nemalanma” motivasyonu üzerine kurulu değil. Henüz yönetimler düzeyinde çoğunluk olmasalar da öne çıkmaya başlayanlar bunlar. Bu değişim, halk hareketinin arayışlarına paralel bir seyir izliyor. Bakalım tüm bu değişimler CHP gibi köklü bir düzen partisini nasıl etkileyecek?</p>
<p>Profillere ilişkin bu tabloyu CHP yönetimi düzeyine yansıtıp biraz şematize eder ve zorlarsak, mevcut durumda, İmamoğlu’nun parti içindeki sağ liberal çizginin popülist lideri olduğunu; Özgür Özel’in mücadeleciliğiyle CHP’nin sol yanını yansıttığını; Mansur Yavaş’ın ise milliyetçi sağın desteğini aldığını ifade edebiliriz. Elbette büyük mücadeleler toplumlarda olduğu gibi insanlarda da büyük dönüşümler yaratabilir. O nedenle CHP’nin önde gelen bu isimlerinin zamanla değişme olasılıklarını da aklın bir kenarında tutmak gerekir.</p>
<h2 style="text-align: center;"><em><strong>&#8220;19 Mart sonrası neofaşist bir tepkiselliğe yönelebilecek genç kuşakları demokratik değerler doğru yöneltti&#8221;</strong></em></h2>
<p><strong>Sol değerlerin Türkiye’de giderek kabul görmeye başladığını düşündüğünüzü biliyoruz. Ancak bu değerleri taşıyacak bir aktörün eksikliğinden de bahsettiniz. Bu eksiklik nasıl giderilebilir?</strong></p>
<p>Sol değerler, sadece solda değil, sağ kitleler arasında bile epeydir kabul görmeye başlamıştı. 2009 krizinin, özellikle de geziye denk gelen isyanlar silsilesinin ardından sol değerler marjinaliteyi değil, olması gereken normali temsil eder hale geldi. Çünkü kapitalizm insanları öylesine uçlara sürüklüyor, onlara öylesine olumsuzluklar yaşatıyor ki solun, sosyalizmin ve devrimciliğin değerleri “makul, zaten olması gereken değerler” haline dönüşüyor. Toplumun her kesiminden birçok insan, artık pek çok meseleyi farkında olmadan sol değerler üzerinden ele alıyor ama bunları “sık sık değişkenlik gösteren kendi dönemsel siyasal pozisyonuna” yamıyor. Ancak son dönemde yükselen neofaşist hareketlerle birlikte tüm dünyada ve ülkemizde de özellikle genç kuşaklarda faşizan, ataerkil, maço kültürlerin yer bulduğu gerçeği de tablonun diğer yüzü. Bu da toplumdaki lümpenleşme eğiliminin en belirgin yansıması ve en uç biçimi.</p>
<p>Rasyonel aklın rafa kalktığı bir çürüme çağından geçiyoruz, sol fiziken güçsüz durumda ama değerleri ciddi ölçülerde kabul görür durumda. Sol değerler üzerine kurulacak bir sol politik çizgiyi hayata geçirecek bir aktör ise henüz ortada yok. Sosyalist solun bu boşluğu dolduramamasını sorgulamak lazım. 19 Mart neofaşist bir tepkiselliğe yönelebilecek genç kuşakları demokratik değerlere doğru yöneltti. CHP’nin mevcut rolü bu noktada da önemli ama tek başına yeterli değil. Toplumun çoğunluğunu oluşturan muhalif kesimler bir arayış içindeler ve kendi yollarını bulmaya çalışıyorlar. Bu arayış kolay kolay tükenmez. İster CHP üzerinden ister başka platformlarda, bu zemin kendini ifade edecektir. Önemli olan, bu enerjiyi görünür kılacak, antikapitalist bir programla buluşturabilecek sol bir siyasal hareketin ortaya çıkmasıdır.</p>
<p><strong>Elbette solun siyasal bir aktör haline gelebilmesi için önce kitle gücüne sahip olması gerekir</strong>. Siyasal aktör olamıyorsanız esameniz okunmaz. Siyasal güç ise sadece eylemle, günlük protestolarla oluşturulamaz. Bir fikrin arkasında toplanarak oluşur. Kitleler, fikrin taşıyıcı olduğu düzlemde siyasallaşarak toplumsal aktörlere dönüşürler. Ancak günlük siyasal mücadeleyle temas kuramayan, pratikten kopuk, dolayısıyla kitlelerle buluşamayan fikirlerin de büyük tarihsel dönüşümleri doğuracak roller oynayabilmeleri mümkün değildir.</p>
<p>Kısacası düşünce ile pratiğin birbirine paralel bir seyir izlemesi gerekir. Geçmişte bu ikisi, soldaki parti, örgüt ve hareketlerin kendi bünyelerinde makul bir zenginlik içinde varolabiliyordu. Ancak gelinen noktada bundan söz etmek kolay değil. Bu iki kulvarın ayrı ayrı seyrettiğini görüyoruz. Günün koşulları içinde bu anlaşılabilir bir durum ancak süreç içinde bunları birbiriyle etkileşime sokacak çabalar gerekir.</p>
<p>Günümüz kapitalizmi, 20. yüzyılın kazanımlarını geri aldıktan sonra, bu dönemde <strong>Fransız Devrimi’</strong>nin kazanımlarını da ortadan kaldırmaya odaklanmış durumda. Önümüzdeki devrimlerin işçi sınıfının bu kazanımlarını geri almanın yanı sıra, günümüzün öne çıkan sorunlarına da cevap verecek yeni bir sentez yaratmayı hedeflemesi gerekir. Günümüzde güvencesizlik nedeniyle geleneksel kimliklerine sarılarak öbeklere bölünmüş insan toplulukları, büyük göç dalgalarının etkisini de eklersek, modern toplum olma özelliğini yitirmiş ve ulus vasfını kaybetmiş durumdalar. Solun dağılan modern toplumun yerini alan kimlik öbeklerinin karşısında, artık toplumun çok büyük büyük çoğunluğunu oluşturan emeğiyle geçinenleri eksen alan, proleter bir “Yeniden Uluslaşma” tahayyülü geliştirmesi gerekiyor. <strong>Kemalistler</strong> cumhuriyetin kazanımlarını korumanın; sosyalistler güvencesizliği aşmanın; Kürtler özgür varoluşun yolunu açmanın emek eksenli bir “yeniden uluslaşma” ile mümkün olduğunu görmeli. Mesela bu çok büyük ve çok önemli bir tartışma başlığı.</p>
<p>“Ne ulus ne de imparatorluğa benzeyen yeni teritoryal oluşumların” karşısına sol ne koyacak? Mevcut cumhuriyetin savunusu bu gidişi durdurmak için yeterli olabilir mi? <strong>Ulusalcılık, milliyetçilik, dincilik ve kimlikçilik eksenli</strong> politikalardan türetilebilecek her tür akımın ve modelin karşısında solun ortaya koyacağı büyük projenin en önemli başlıklarından birisi olarak <strong>“Yeniden Uluslaşma”</strong> ne anlama geliyor? <strong>Kürt uluslaşması</strong> ile ilişkisi ne, karşıtlık mı içeriyor? Yeniden uluslaşmanın siyasal yapılanma formu olarak sosyal cumhuriyet günümüzde ne anlama geliyor? Bu tartışmaların beraberinde getirdiği, “Hangi mekanda, hangi coğrafyada?” sorusu ister istemez önem kazanıyor.</p>
<p>Bu soruları biraz daha geliştirecek bir başka noktaya da değinelim. İşçi sınıfı elbette sosyolojik anlamıyla var. Üstelik de toplumun çok büyük bir bölümünü artık emeğiyle geçinenler, yani işçiler oluşturuyor. Ancak<strong> işçilerin ezici çoğunluğu sınıf olma özelliğini yitirmiş</strong>,<strong> farklı kimliklerin etki alanı içinde düşünür ve davranır hale gelmiş bir öbekler topluluğu olarak varlığını sürdürüyor.</strong> Çünkü <strong>“sınıf olabilmek için”</strong> bazı ortak düşünceler, ortak davranışlar ve tutumlar geliştirebilmek gerekir. Yani işçi öbekleri ancak hareket içinde sınıf olma özelliğini kazanıyor. Aslında benzer bir durum yurttaşlık kavramı açısından da geçerli. Toplumda geleneksel kimlikler, yani dini cemaatler, etnisiteler, vb. üzerinden pozisyon alma eğiliminin etki alanı hızla genişliyor. O zaman ilk büyük soru şu olmalı: <strong>Yeniden uluslaşmaya</strong> giden yolda, öncel olarak farklı kimliklerden emekçilerin özgürleşmek için harekete geçmelerini sağlayacak şey nedir ve birliğe gidecek yol nasıl açılacak?</p>
<p>Solun düşünsel aktivitesi bu gibi tartışmalara yoğunlaşırken pratiği de bunların izdüşümü olarak hayat içinde karşılık bulmalı. Yaşanan gericilik çağından çıkış ancak bu tür çabaların yoğunlaşmasıyla mümkün olabilir.</p>
<p><strong>Sonuç olarak…</strong></p>
<p>Bu tür çetrefilli konularda çabuk sonuca varmak kolay değil. Zira söylenecek çok şey var ancak bu söyleşi şu haliyle bile çok uzadı. Burada toplumsal muhalefete, sosyalist hareketin durumuna, geleceğine ve Kürt hareketinin yönelimlerine, başarı ve başarısızlıklarına pek giremedik, sadece bazı değiniler yapmakla yetindik. Tabii, bunlar çok kapsamlı ve karmaşık konular. Onları da başka zamana bırakalım.</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/hegemonya-mucadeleleri-ve-19-mart-sonrasi-turkiye/">Hegemonya mücadeleleri ve 19 Mart sonrası Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İrlanda&#8217;dan Türkiye&#8217;ye: Yas, direniş, umut arasında barış arayışı</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/irlandadan-turkiyeye-yas-direnis-umut-arasinda-baris-arayisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sinan Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Nov 2025 11:25:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[barış]]></category>
		<category><![CDATA[IRA]]></category>
		<category><![CDATA[İrlanda]]></category>
		<category><![CDATA[kürt sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis komisyonu]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3454</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’nin önümüzdeki on yıllarını ilgilendiren; yapısal ve bölgesel sorunlarla iç içe geçmiş en önemli siyasi meselelerinden biri, hiç&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/irlandadan-turkiyeye-yas-direnis-umut-arasinda-baris-arayisi/">İrlanda&#8217;dan Türkiye&#8217;ye: Yas, direniş, umut arasında barış arayışı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin önümüzdeki on yıllarını ilgilendiren; yapısal ve bölgesel sorunlarla iç içe geçmiş en önemli siyasi meselelerinden biri, hiç kuşku yok ki Kürt sorunu ve onun çözümüne ilişkin atılacak adımlar. Bu adımların nasıl atılacağı ve çözümün hangi araçlarla sağlanacağı sadece bölgenin geleceğini değil, Türkiye’de aktüel politik manzaranın istikametini de belirleyecek.</p>
<p>Kürt siyasal hareketinin temsilcileri ve iktidar bloğu (AKP- MHP) arasında başlayan görüşmeler bir yılı geride bırakırken; eleştirel, umutlu, ılımlı ya da temkinli ruh hallerinin sarkacında yön bulmaya çalışan halk kesimleri şimdilik sadece &#8221;gözlemci&#8221; konumunda.</p>
<p>Bu süre zarfında çözüme dair ilerlemelerin son derece sınırlı olduğu, yeterince toplumsallaştırılamadığı ve tıkanmaya başladığına dair farklı temsiliyetlere sahip politik aktörler kanaatlerini dillendirmeye başladılar. Bu tartışmalar gündemi meşgul ederken, TBMM’de geçen ağustosta yeni çözüm süreci kapsamında gerekli yasal düzenlemelerin yapılması için kurulan komisyonun bazı üyeleri, çatışma çözümleri hakkında başka coğrafyalarda &#8211; hala belli açılardan ihtilaflı da olsa &#8211;  sonuç vermiş çabaları dinlemek ve sürecin aktörleriyle temaslarda bulunmak için yönlerini İrlanda’nın başkenti Dublin’e çevirdiler.</p>
<p>Tarihsel aşamaları ve sorunun kökenleri itibarıyla iki örnek arasında kurulacak analojinin bire bir örtüşmesi mümkün olmasa da, “Neden İrlanda?” sorusunun cevabı büyük ölçüde, Kuzey İrlanda ve İngiltere arasında 1968- &#8217;98 arasında 30 yıl süren ve “The Troubles” <em>(Sorunlar)</em> olarak anılan silahlı şiddet dönemi.</p>
<p>İrlanda Cumhuriyet Ordusu <em>(Irish Republican Army – IRA)</em> ve İngiltere arasında süren çatışmalar, bombalı eylemler, açlık grevleri, faili meçhul cinayetler, infazlar ve cezaevlerindeki siyasi mahpusların eylemleriyle karakterize olan dönem boyunca, resmi kaynaklara yansıyan istatistiklere göre, yaklaşık 1800’ü sivil olmak üzere toplam 3 bin 500 insan hayatını kaybetti.</p>
<p>1998’de, Kuzey İrlanda’nın Bağımsız İrlanda ile birleşmesini savunan “Cumnuriyetçileri” (<em>Republicans</em>) temsilen IRA<strong>’</strong>nın siyasi kanadı Sinn Féin ’in liderliği ve dönemin İngiliz hükümeti arasında yapılan<strong> “Hayırlı Cuma Anlaşması&#8221; (Good Friday)</strong> ile sona eren çatışmalar, bugünün Türkiye’sinin siyasi aktörlerini bir çözüm arayışının peşinden İrlanda yollarına düşürmüşken,  Kuzey İrlanda’nın bu dönemine, bütün detayları dahil etmek mümkün olmasa da  retrospektif bir kazı yapmak; şiddet, politika, kimlik, kolektif yas, barış, ortak yaşam, sınıf mücadelelerinin rolü gibi başlıkları yeniden düşünmenin de vesilesi olabilir.</p>
<figure id="attachment_3465" aria-describedby="caption-attachment-3465" style="width: 1024px" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="wp-image-3465 size-large" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kuzey-Irlanda-1-1024x684.jpg" alt="" width="1024" height="684" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kuzey-Irlanda-1-1024x684.jpg 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kuzey-Irlanda-1-300x200.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kuzey-Irlanda-1-768x513.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kuzey-Irlanda-1-527x352.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kuzey-Irlanda-1-688x460.jpg 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kuzey-Irlanda-1-1044x697.jpg 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kuzey-Irlanda-1.jpg 1054w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-3465" class="wp-caption-text">Credit: Twitter &#8211; Kuzey İrlanda</figcaption></figure>
<h3><strong>‘Çiçek çocuklardan’ silahlı militanlara&#8230; Radikalleşen bir kuşağın anatomisi</strong></h3>
<p>Troubles’ın başladığı dönem; 68’in asi ve renkli rüzgarının bütün dünyayı sardığı, barış, adalet ve özgürlük temelli taleplerin büyük meydanlarda milyonlar tarafından sahiplenildiği bir dönem. Düzenin barışçıl ve demokratik yollarla değişebileceğine, en azından iyileşebileceğine inanan anlatıların ve bu fikirleri eyleme geçirmek adına kurulan “sivil inisiyatiflerin” de toplumsal karşılık bulduğu bir dönem aynı zamanda.</p>
<p>Uzun yıllardır süregelen mezhepsel ayrımcılığı, eşitsizlikleri ve adaletsiz temsiliyet düzenini ortadan kaldırmak için Kuzey İrlanda’da tüm bu gelişmelerden etkilenen bir kısım genç, aydın, yazar ve sivil inisiyatifin öncülüğünde kurulan NICRA <em>(Kuzey İrlanda Sivil Haklar Derneği)</em> tarafından düzenlenen barışçıl ve demokratik bir yürüyüşte yaşananlar, hem dönemin gençliğinin radikalleşmesinin hem de “troubles” döneminin taşlarını döşeyen önemli bir tarihsel eşik olarak öne çıkıyor. Nihayetinde eylem gerçekleşiyor ve İngiliz hükümeti ile rabıtalı Kuzey İrlanda Polis Teşkilatı’nın<em> (RUC) </em>önünü açtığı birlik yanlısı Protestan (Loyalists) bir topluluğun ağır saldırısına uğruyor. Bu olay, 30 yıla yayılan çatışmalı dönemin<em> (Troubles)</em> de işaret fişeği olarak kayda geçiyor.</p>
<p>Genç kuşaklar üzerinde etkili olan, sömürgeci pratiklere karşı barışçıl ve sivil eylemler yoluyla mücadele etme fikri kısa sürede – sert biçimde- İrlanda gerçekliğine çarpıp yön değiştiriyor. Yürüyüşe yönelik saldırı sonrası çatışmalar Kuzey İrlanda’da birçok bölgeye yayılıyor ve polis güçleriyle organize şekilde hareket eden birlik yanlısı Protestanlar çok sayıda Katolik mahallesini basıyor. Binlerce kişinin yerinden yurdundan edildiği, sokak ortasında infazların yaşandığı bu dönemde İngiltere olayları bastırması için askeri birlikler gönderiyor.</p>
<figure id="attachment_3466" aria-describedby="caption-attachment-3466" style="width: 640px" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="wp-image-3466 size-full" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kanli-Pazar.jpg" alt="" width="640" height="411" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kanli-Pazar.jpg 640w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kanli-Pazar-300x193.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kanli-Pazar-527x338.jpg 527w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /><figcaption id="caption-attachment-3466" class="wp-caption-text">Credit: Twitter &#8211; &#8220;Kanlı Pazar&#8221; (1972)</figcaption></figure>
<h3><strong>‘Kanlı Pazar’a doğru&#8230;</strong></h3>
<p>Başlarda özellikle Katolikler tarafından bağımsız ve koruyucu bir güç olarak görülen bu askeri birlikler hoşgörüyle karşılanıyor fakat 1971 yılına gelindiğinde İngiliz hükümeti “İnternment” (gerekçesiz tutuklama/özgürlükten mahrum etme) uygulamasını başlatıyor ve bu uygulama esas olarak Katolik toplumuna yönelik yeni bir baskı furyası oluşturma amacı taşıyor. Toplu ve keyfi gözaltların, tutuklamaların ve ayrımcı politikaların derinleştirilmesinin önünü açan bu yasanın yürürlüğe girmesinin ardından, 1972 yılında Derry’de NICRA tarafından binlerce kişinin katılımıyla kitlesel ve barışçıl bir yürüyüş daha gerçekleştirilmesi planlanıyor. Yürüyüş güzergahına konumlandırılan İngiliz Paraşüt Tugayı sivillerin üzerine doğrudan ateş açıyor. Yürüyüşe katılanların arasından 14’ü bu saldırıda hayatlarını kaybediyor, yüzlercesi de yaralanıyor. Katliam tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçiyor.</p>
<p>Bu katliam sonrası, o güne kadar İrlanda genelinde yapılmış en kitlesel protesto eylemleri gerçekleşti. On binlerce insan sokağa döküldü ve Dublin’deki İngiliz Elçilik binası yakılarak tahrip edildi. İngilizler ve İngiliz yanlısı birlikçi Protestanlara karşı mücadelenin yöntemi konusunda Katolikler arasında keskin bir ayrım oluştu. İlk yürüyüşün siyasi motivasyonunu oluşturan barışçıl ve sivil 68 ruhu yerini radikal arayışlara bıraktı.</p>
<figure id="attachment_3464" aria-describedby="caption-attachment-3464" style="width: 1024px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-3464 size-large" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Boby-Sands-wall-1024x678.jpg" alt="" width="1024" height="678" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Boby-Sands-wall-1024x678.jpg 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Boby-Sands-wall-300x198.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Boby-Sands-wall-768x508.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Boby-Sands-wall-1536x1016.jpg 1536w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Boby-Sands-wall-527x349.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Boby-Sands-wall-1054x697.jpg 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Boby-Sands-wall-688x455.jpg 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Boby-Sands-wall-1044x691.jpg 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Boby-Sands-wall-1400x926.jpg 1400w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Boby-Sands-wall-1920x1270.jpg 1920w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Boby-Sands-wall.jpg 2048w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-3464" class="wp-caption-text">Bobby Sands duvar resmi- Kuzey İrlanda</figcaption></figure>
<h3><strong>P-IRA yükselirken!</strong></h3>
<p>Kanlı Pazar’ın yankısı sürerken 1969’da IRA içinde ideolojik ve stratejik bir bölünme yaşandı ve bu İngiliz sömürgeciliğine karşı silahlı mücadeleyi esas alan P-IRA’nın (Geçici IRA) doğuşuyla sonuçlandı. Söz konusu silahlı kanada kitlesel katılımlar bu dönemde gerçekleşti.</p>
<p>Bu kitlesel katılımlarla P-IRA askeri ve organizasyonel kapasitesini ciddi biçimde geliştirdi; &#8220;kurtarılmış bölgeler” ilan edildi, soygunlar yapıldı ve İngiliz askeri birliklerine yönelik, Katoliklerin yoğun yaşadığı bölgeler başta olmak üzere Kuzey İrlanda’nın tamamında ciddi eylemlilikler gerçekleştirildi. Yine P-IRA öncülüğünde ve diğer İrlandalı ilerici güçlerin de ortak organizasyonuyla halkın kitlesel katılımına dayanan güçlü sokak çatışmaları da bu döneme denk geliyor. Uzun süre sonra Katolikler ilk defa kendilerini “güvende” hissedecekleri bir öz örgütlenmeye kavuşuyor.</p>
<p>İngiliz askerlerine ve Kuzey İrlanda iç güvenlik birimlerine (RUC) düzenlenen askeri eylemlerin boyutu ve kapsamı genişledikçe sivil kayıplarda da önemli bir artış yaşanıyor. P-IRA’ya ve destekçilerine yönelik baskı da zaman içinde şiddetlenerek artıyor.</p>
<p>Bu baskıların sonucu binlerce kişi tutuklanıyor, sokak ortasında birçok P-IRA üyesi infaz ediliyor. Yine İngiliz istihbaratı MI5 ve RUC ile iş birliği içinde hareket eden birlik yanlısı Protestanlardan oluşan paramiliter güçler bu süreçte sivillere yönelik ciddi katliamlara girişiyor. Yüzlerce Katolik sivil, aynı paramiliter güçler tarafından katlediliyor.</p>
<h3><strong>Savaş, İngiltere topraklarına taşınıyor</strong></h3>
<p>P-IRA başta olmak üzere Kuzey İrlanda topraklarında demokratikleşme ve bağımsızlık isteyen kuruluşlarla bağı olan, destek veren birçok aydın, yazar ve kamusal figür bu süreçte faili meçhul cinayetlerde öldürülüyor. P-IRA’ya yönelik baskı ve şiddetin dozajı arttıkça ve operasyonlar sıklaştıkça örgüt içi sorgulamalar ve gerilimler de başlıyor. Bu aşamada bazı P-IRA üyelerinin İngiliz istihbaratına çalıştığı tespit ediliyor ve bu kişiler iç infazlarla öldürülüyor. Genç kadrolar,  P-IRA’nın katı askeri kuralları ile düşman kuvvetlerinin saldırı yöntemleri arasında ciddi bir sıkışmışlık yaşıyor. Yaşadığı iç sıkışmayı aşmak adına P-IRA yeni bir hamle yapıyor ve savaşı İngiltere topraklarına taşıyor.</p>
<p>İngiliz hükümeti üzerinde politik baskı oluşturmak, kamuoyunda görünürlük sağlamak ve P-IRA üzerinde oluşan baskıyı dağıtmak adına yapılan bu eylemler İngiltere’nin siyasal ikliminde ciddi bir kırılmaya ve artan tartışmalara neden oluyor. Ancak istenen kitleselleşme ve taleplerin karşılanması bu hamlelerle de mümkün olmuyor.</p>
<p>70’li yılların sonuna doğru P-IRA’ya yönelik “Kanlı Pazar” sonrası verilen kitlesel destek toplumda uzun yıllar süren savaşın yorgunluğu ve ağır maliyeti nedeniyle ciddi bir geri çekilişe doğru evrildi. Bu kitlesel yorgunluk, İrlanda siyasal yaşamında yeni bir sayfa açtı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-3459" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BLANKET_PROTEST_upscaled-300x169.jpg" alt="" width="1039" height="585" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BLANKET_PROTEST_upscaled-300x169.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BLANKET_PROTEST_upscaled-1024x576.jpg 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BLANKET_PROTEST_upscaled-768x432.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BLANKET_PROTEST_upscaled-527x296.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BLANKET_PROTEST_upscaled-1054x593.jpg 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BLANKET_PROTEST_upscaled-688x387.jpg 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BLANKET_PROTEST_upscaled-1044x587.jpg 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BLANKET_PROTEST_upscaled.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1039px) 100vw, 1039px" /></p>
<p><strong>‘Blanket and Dirty Protest’ten ölüm oruçlarına</strong></p>
<p>1972’de İngiliz hükümeti, IRA üyeleri ve diğer Cumhuriyetçi tutuklulara “özel kategori statüsü” tanımıştı. Bu statü sayesinde IRA mahkumları “siyasi tutuklu” sayılıyor, üniforma giymiyor, örgüt içi disiplinlerini koruyabiliyorlardı.</p>
<p>1976’da İngiltere Başbakanı Harold Wilson bu statüyü kaldırdı. Artık IRA üyeleri ve diğer paramiliter tutuklular, “adi suçlu” (criminal) muamelesi görecekti. Bu karar, Cumhuriyetçiler için hakaret niteliğindeydi; çünkü kendilerini bir “ulusal kurtuluş ordusunun’’ askerleri olarak görüyorlardı, “suçlu” değil. Yeni gelen IRA mahkumları hapishane üniforması giymeyi reddetti. Bu nedenle hücrelerine battaniyeyle girdiler ve bu eylemleriyle “Blanket men” olarak anılmaya başlandılar.</p>
<p>Protestolarını çeşitlendirerek sürdüren P-IRA ve diğer örgütlerin mahpusları 1978’de Dirty Protest’e başladı. Gardiyanların saldırıları ve kötü muamele nedeniyle mahkumlar hücrelerinden çıkmayı reddetti. Tuvalet ihtiyaçlarını hücrede giderip dışkılarını duvarlara sürdüler. 1980 yılına gelindiğinde siyasi mahkumlar içeride ölüm orucuna başladılar.</p>
<p>10 siyasi mahpusun başlattığı ölüm orucu karşısında İngiliz hükümeti ilk aşamalarda taviz verir gibi davrandı.  Bazı olumlu adımların atılması adına ölüm orucunu ara verildi, ancak Thatcher hükümeti geri adım atmaya niyetli değildi, IRA mensubu tutuklulara göre sadece “oyun oynuyorlardı”. İhanet uğradıklarını düşünen mahpuslar, tekrar ölüm oruçlarına başladılar.</p>
<figure id="attachment_3467" aria-describedby="caption-attachment-3467" style="width: 990px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-3467 size-full" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Bobby-IRA.jpg" alt="" width="990" height="556" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Bobby-IRA.jpg 990w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Bobby-IRA-300x168.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Bobby-IRA-768x431.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Bobby-IRA-527x296.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Bobby-IRA-688x386.jpg 688w" sizes="(max-width: 990px) 100vw, 990px" /><figcaption id="caption-attachment-3467" class="wp-caption-text">Credit: Twitter &#8211; Bobby Sands IRA yürüyüşünde</figcaption></figure>
<h3><strong>Bobby Sands’ın ölümü</strong></h3>
<p>1 Mart 1981 yılında 10 mahpusla başlayan ölüm orucu, Nisan 1981’de yapılan genel seçimlerde ölüm orucu grevcisi Bobby Sands’in Fermanagh–South Tyrone bölgesinden İngiliz Parlamentosu’na milletvekili seçilmesiyle başka bir boyut kazandı.</p>
<p>Bu olay İngiliz kamuoyunda ciddi bir şok etkisi yarattı. İrlanda bağımsızlık mücadelesine yönelik uluslararası destek ve dayanışma görünür ve daha kitlesel hale geldi. Kuzey İrlanda başta olmak üzere, İrlanda Cumhuriyeti’nde ve İrlandalıların yoğun yaşadığı İngiltere ile ABD’nin de içinde olduğu çok sayıda ülkede büyük çaplı protestolar gerçekleştirildi.</p>
<p>Thatcher geri adım atmadı ve Bobby Sands 5 Mayıs 1981 yılında ölüm orucunun 66.gününde hayatını kaybetti. Geri kalan 9 mahpus peşi sıra ölüm oruçlarında hayatlarını kaybetti.</p>
<p>Bu olay IRA destekçileri ve ilerici kamuoyunda İngilizlere karşı öfke patlamasına neden oldu. Kuzey ve güneyde IRA destekçilerine katılım ve destek &#8220;Kanlı Pazar&#8221; sonrasından bile daha ciddi boyutlara ulaştı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-3458" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/OLUM-ORUCU-IRA-300x227.webp" alt="" width="1422" height="1076" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/OLUM-ORUCU-IRA-300x227.webp 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/OLUM-ORUCU-IRA.webp 462w" sizes="(max-width: 1422px) 100vw, 1422px" /></p>
<h3><strong>P-IRA makas değiştiriyor: ‘Armalite and Ballot Box’</strong></h3>
<p>P-IRA liderliği bu gelişmeler karşısında mücadele araçlarını tekrar tartışmaya açtı. Danny Morrison ve Gerry Adams’ın liderliğinin baskın hale geldiği Sinn Féin , 1981 yılında yaptıkları kongrede önemli ve yeni bir soruyu gündeme getirdi: <em>“Silahlı mücadele, tek ve geçerli araç mı?”</em></p>
<p>Danny Morrison’un kongrede yaptığı konuşmada, <em>“Burada gerçekten savaşı sandık yoluyla kazanabileceğimize inanan var mı? Ama bir elimizde oy pusulası, diğer elimizde Armalite ile İrlanda&#8217;da iktidarı ele geçirirsek, buna itiraz edecek birileri olacak mı?&#8221;</em> sorusu kongreye damgasını vuruyor ve yakın gelecekteki yeni siyasal yönelime ilişkin açıktan fikir veriyor.</p>
<p>Sinn Féin artık halkın verdiği duygusal desteği politik etkiye dönüştürmek zorundaydı. Bu tarihten itibaren P-IRA tarafından Sinn Féin&#8217;e gösterilen ilginin yönü değişmiş, yasal platformların, ittifak stratejilerinin, seçim kampanyalarının Sinn Féin üzerinden sürdürüldüğü; öte yandan P-IRA’nın askeri eylemlerinin devam ettiği bir dönem uzun süre İrlanda siyasetinde etkili oldu.</p>
<p>1981 yılındaki kongreden, 10 Nisan 1998 yılında imzalanan “Hayırlı Cuma Anlaşması”na kadar süren 17 yıl boyunca, bir yandan P-IRA eliyle ciddi askeri eylemler sürerken, diğer yandan sürecin barışçcıl yöntemlerle çözülmesi adına farklı siyasi gruplar, karşıt gruplar ve İngiltere hükümetiyle gizli-açık görüşmeler yürütüldü.</p>
<p>İşte burada, eski P-IRA’nın önde gelen ve silahlı mücadelede yer alan kadroları içinde derin bir tartışma vuku buldu ve bir yol ayrımına gelindi. Uzun yıllar boyunca illegal koşullar altında çalışma yürüten, uzun tutukluluk koşullarında İngiliz hükümeti karşısında “dik duran”, savaşın ön cephesinde görevler almış kadrolar İngilizlerle kurulan gizli diyalog zeminini ve barış müzakerelerini sürdüren Gerry Adams’ın “hiçbir zaman IRA üyesi olmadığı” şeklindeki kamusal beyanını ihanet olarak yorumladı ve süreç eski kadrolar açısından büyük bir hayal kırıklığına dönüştü. Nihayetinde Gerry Adams’ın önderliğinde yürütülen görüşmelerin ardından imzalanan &#8220;Hayırlı Cuma Anlaşması&#8221; İrlanda siyasetinde kendinden önceki “yüzlerce yıllık” defterin bir aşamasının kapanmasına neden oldu.</p>
<figure id="attachment_3462" aria-describedby="caption-attachment-3462" style="width: 800px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-3462 size-full" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Jean-McConville.webp" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Jean-McConville.webp 800w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Jean-McConville-300x169.webp 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Jean-McConville-768x432.webp 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Jean-McConville-527x296.webp 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Jean-McConville-688x387.webp 688w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /><figcaption id="caption-attachment-3462" class="wp-caption-text">(solda) Jean McConville, iki çocuğuyla birlikte</figcaption></figure>
<h3><strong>Savaşın kirli yüzü: Sivil kayıplar</strong></h3>
<p>Kuzey İrlanda’daki ‘’The Troubles (1968-1998) dönemi modern Avrupa tarihinde İkinci Dünya savaşı sonrası en ağır şiddet olaylarının gerçekleştiği dönem olarak ele alınır çoğu siyaset bilimci tarafından. Bu çatışmalı dönem içerisinde rastgele bombalamalar ve doğrudan infazlar neticesinde çok sayıda sivil kaybın yaşandığı, aydınlatılmaya muhtaç olayların vuku bulduğunu söylemek mümkün.</p>
<p>Kuzey İrlanda’da bu yıllarda meydana gelen çatışmalarda 3 bin 500’den fazla kişi öldü. 50 binden fazla kişi yaralandı ve sakat kaldı. On binlerce kişi de yaşam alanlarını terk etmek zorunda bırakıldı. Ölenlerin yaklaşık 2 bin’i Katolikler ve Protestanlardan oluşan sivillerdi.</p>
<p>Bu sivil kayıplara yönelik uzun yıllar boyunca bastırılmış kolektif yas ve henüz tam anlamıyla karşılığını bulmamış olan hakikat ve adalet arayışı nedeniyle, çatışmaların yarattığı bölünme ve travma uzun yıllar sürdü Kuzey İrlanda topraklarında. Hala da belli açılardan devam ediyor. Ölenler için yas tutmanın ihanetle ve zayıflıkla özdeşleştirildiği, tarafların kendi “şehitlerini” anarken, diğer tarafın ölülerini görmezden geldiği, fiziksel ve psikolojik bölünmenin derinleştiği, kuşaktan kuşağa sessizce aktarıldığı, herkesin hem fail hem mağdur olduğu bir savaştı bahse konu olan.</p>
<p>Sivil kayıplar ve kolektif yasa ilişkin en çarpıcı olay, 1972 yılında Belfast’ta yoksulların ağırlıkla yaşadığı bir toplu konutta, yüzleri maskeli ve silahlı bir IRA hücresinin İngilizlere muhbirlik yaptığı ve çatışmada yaralanan bir İngiliz askerine yardım ettiği gerekçesiyle dul ve 10 çocuk annesi Jean McConville’in evini basarak çocuklarının gözü önünde McConville’i alıkoyması ve götürdüğü bir arazide infaz etmesiydi. Faili meçhul cinayet olarak kayıtlara geçen bu olay, kadının mezarının uzun yıllar bulunamaması, farklı bölgelere dağıtılan çocukların sosyal hizmetler himayesinde büyümesi ve ailenin parçalanmasına neden olduğu için hala zaman zaman İngiliz basınında IRA’ya ilişkin tartışmalarda gündeme geliyor.</p>
<p>İrlanda siyasal yaşamında da uzun yıllar boyunca tartışılan ve belirli dönemlerde Jean McConville’in çocuklarının öne çıktığı kampanyalarla gündeme gelen bu olay, IRA’nın sürdürdüğü politik ve askeri eylemlerin meşruiyetine dair belirli kesimler tarafından ciddi sorgulamalara ve hatta kırılmalara neden oldu.</p>
<p>Jean McConville’in halen bir muhbir olup olmadığı, İngilizlere yardım ve yataklık yapıp yapmadığı ise farklı siyasi kesimlerin farklı yanıtlarda ısrar ettiği ihtilaflı bir konu olmaya devam ediyor.</p>
<p>Bugün açısından savaşın mağdurlarının yarasını sarmak, kayıpların yasını sahici biçimde tutmak ve bir daha yaşanmaması adına bunlarla hesaplaşmak İrlanda halkının toplumsal belleği ve geleceği açısından oldukça önemli.</p>
<figure id="attachment_3468" aria-describedby="caption-attachment-3468" style="width: 1024px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-3468 size-large" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kuzey-Irlanda-2-1024x768.png" alt="" width="1024" height="768" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kuzey-Irlanda-2-1024x768.png 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kuzey-Irlanda-2-300x225.png 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kuzey-Irlanda-2-768x576.png 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kuzey-Irlanda-2-527x395.png 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kuzey-Irlanda-2-1054x791.png 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kuzey-Irlanda-2-688x516.png 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kuzey-Irlanda-2-1044x783.png 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Kuzey-Irlanda-2.png 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-3468" class="wp-caption-text">Credit: Twitter &#8211; Çatışmalar döneminde Kuzey İrlanda&#8217;dan bir görüntü</figcaption></figure>
<h3><strong>İrlanda’nın bugünü: Boşuna mı çekildi bunca acılar?</strong></h3>
<p>“<em>Hemen yarın İngiliz ordusunu defedip Dublin Kalesi’ne yeşil bayrağı çekseniz bile, sosyalist bir cumhuriyet kurmadıkça, tüm çabalarınız boşa gidecektir. Ve İngiltere toprak sahipleri, kapitalistleri ve ticari kurumlarıyla size hükmetmeye devam edecektir.”</em></p>
<p>Fakat tüm yaşananlara geriye dönük olarak yeniden bakıldığında, İrlanda&#8217;nın bağımsızlık mücadelesinin nüvelerinin oluştuğu 1916 yılında gerçekleşen ve başarısız olunan Paskalya Ayaklanması’nın lideri James Collony’in bu tarihsel sözü bugün halen canlılığı ve yakıcılığını koruyor. Bugün yüz yıllar boyunca İngiliz yerleşimci sömürgeciliğine karşı verilen mücadelelerin sonucunda önemli reformlar gerçekleşebildi, kazanımlar elde edildi. Kararlı bir mücadelenin sonucunda elde edilen bu tabloyu kimse İrlandalılara bahşetmedi.</p>
<p>Bugünden bakınca İrlanda’nın bağımlılık, baskı ve sömürü ilişkileri aynı kalmadı, fakat bütünüyle ortadan da kalkmadı. Hayırlı Cuma’dan günümüze İrlanda iç siyasetinde, ekonomisinde ve sosyal ilişkilerinde önemli dönüşümler yaşandı. Sömürgecilik kendisine yeni bir form buldu.</p>
<p>Amerikan teknoloji devlerinin arka bahçesi ve start-up- yazılım şirketlerinin gözde yatırım bölgesi olarak &#8211; hem Kıta Avrupa’sına yakınlığı hem devlet tarafından sağlanan olanaklar vb. nedeniyle- sömürü ve bağımlılık ilişkileri farklı bir kılığa büründü. İrlanda Cumhuriyeti&#8217;nin istihdam rejimi kırılganlaştırıldı ve borçlu bir ekonomi haline getirildi. On binlerce evsizin ve geleceği ile ilgili kaygı duyan yüzbinlerce yurttaşın varlığıyla, İrlanda&#8217;nın siyasal yaşamı ve gelecek arayışı yeniden sınanıyor. Bu açıdan nispi ve gerekli olan kazanımlar, kalıcı kazanımların önünü açtı diyemeyiz. Sömürü ve bağımlılık ilişkileri aktör, boyut, yöntem ve tarz değiştirdi sadece. Bununla birlikte direniş geleneğinin ortaya çıkarttığı bilinç ve gelecek arayışı İrlanda’nın hem toplumsal belleğinde hem de siyasal yaşamında hala oldukça etkili bir yerde, ilham verici yanlarıyla kendisini sürdürüyor.</p>
<figure id="attachment_3469" aria-describedby="caption-attachment-3469" style="width: 1024px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-3469 size-large" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BARIS1-1024x682.jpg" alt="" width="1024" height="682" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BARIS1-1024x682.jpg 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BARIS1-300x200.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BARIS1-768x511.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BARIS1-527x351.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BARIS1-1054x702.jpg 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BARIS1-688x458.jpg 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BARIS1-1044x695.jpg 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/BARIS1.jpg 1368w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-3469" class="wp-caption-text">Hayırlı Cuma Anlaşması&#8217;nın yıl dönümünde Belfast&#8217;ta çizilen barış temalı duvar resmi (mural)</figcaption></figure>
<h3><strong> </strong><strong>Barışı yeniden düşünmek </strong></h3>
<p>Türkiye’nin “The Troubles” dönemi olarak görülebilecek 40 yıllık savaş dönemi, geçtiğimiz yıl, peşi sıra İktidar bloğu ve Kürt Siyasi Hareketi tarafından atılan bir dizi adımla yeni bir evreye doğru hızla ilerliyor. Kürt sorunu siyasal periferinin en sağından en soluna kadar bütün siyasal öznelerin tavrını ve politika üretme biçimlerini doğrudan etkileyen özel bir başlık.</p>
<p>“Yeni açılım sürecinin”, tartışılmaya açıldığı günden bugüne siyasal alanda belirli fay hatlarını harekete geçirdiğini, yeni sorgulamalar ve tartışmaları ortaya çıkarttığını söylemek mümkün.</p>
<p>Temelde kimliksel-mezhepsel ayrımları güçlendiren çatışmaların tarihin hiçbir noktasında ezilen-yok sayılan toplumsal kesimlerin sınıfsal pozisyonu açısından faydasına olmadığı, aksine hem karşıtı hem de kendi içindeki geri-sağ eğilimleri, çatışmaları, kayıpları ve doğal olarak kendi dışındaki güç odaklarına karşı bağımlılık ilişkilerini büyüttüğü aşikar.</p>
<p>Sınıfsal, kimliksel, dilsel ve kültürel ayrımcılığa yüz yıllar boyunca sistematik bir biçimde uğrayan Kürt halkı bugün kendisini siyasal alanda temsil eden güçlerin öncülüğünde yeni bir yol arayışında.</p>
<p>Kürt halkının barış talebine, özlemine ve statü arayışına saygı duymak, bu çabayı anlamak ve sağlıklı bir ilişki kurmak gerekiyor.  Bununla birlikte Kürt Siyasi Hareketi’nin izlediği taktik ve stratejik yöntemlere karşı eleştirel bir sorgulama içerisinde olmak da barışa ilişkin gerçek toplumsal katkıları büyütmek adına kritik önemde. Zira tarih bu arayış ve özlemlerin sonuçlarının olumlu olduğu kadar hüsranla bittiği örneklere de sahne oldu.</p>
<p>Kürt sorununun kahir ekseriyeti, Türkiye sınırlarını aşan ve kimliksel-kültürel yönü bir süredir ikincilleşmiş olan bir sorun; aktüel boyutları açısından artık bir statü sorunu. Bu statünün sınırları, ekonomik, yönetimsel ilişkileri, kültürel-kimliksel-toplumsal aidiyetlerin inşasını topyekûn ele almayı gerektiriyor.</p>
<p>Sorun, bölgesel ve uluslararası gelişmeler sonucunda gelinen noktada çok aktörlü ve çok boyutlu bir hale geldi. Bana kalırsa temel eksiklik, tabloya sınıfsal perspektifle müdahale imkanlarını tartışabilecek bir sınıf örgütünün varlığı sorunu. Çünkü böyle bir sınıf hareketinin varlığı ve belirleyiciliği, gerçek ve kalıcı barışın tek teminatı.</p>
<p>Bu temel varsayımlarla hareket edersek; bir yüzyıl boyunca süre gelen ve özellikle son 40 yılında derin acılara, ayrımlara neden olan bu tarihsel sorunun ortadan kaldırılması adına atılacak her türlü adımın temelinde emperyal güçlerin değil, Türk ve Kürt halkının ortak menfaatleri ve çıkarları olmalıdır. Bu noktada barış süreci ihtiyacını ve ilhamını  Türkiye’de ve Ortadoğu’da yaşayan tüm kimliklerin, aidiyetlerin, ezilen-yok sayılmış kesimlerin ortak aklına yaslamalıdır.</p>
<p>Kürt sorununun çözümü mevcut rejimin ömrünü uzatmayı merkezine alan politikalara ve dar örgütsel çıkarlara heba edilmemeli. Türk ve Kürt halkının bağımsızlık, egemenlik ve bir arada kardeşçe yaşam temelli ilişkilerini güçlendirecek politikaların geliştirilmesine yoğunlaşılmalı. Yaşanan acılarla yüzleşilmeli, savaşın yarattığı ağır sorumluğun yükünü birlikte taşıyabilmeli, karanlık noktalar aydınlatılmalı.</p>
<p>Gerçek ve kalıcı bir çözümün en kritik aktörlerinden biri de kuşkusuz Türkiye devrimci hareketidir. Devrimcilerin, Kürt sorununda çözümsüzlüğü ve gelişen ırkçı hezeyanları besleyecek sorumsuzca davranışlardan, politik pozisyon alışlardan kaçınması tarihsel sorumluluklarıdır.</p>
<p>Bununla birlikte rejimin süreci ele alış biçimine, barış sürecine ve sürecin mevcut aktörlerine karşı eleştirel-sorgulayıcı pozisyonu da elden bırakmamalı ve sorunun çözümü konusunda bağımsız ve alternatif bir yolun inşasını bugünden tartışabilmek gerekir. Kürt sorununda gerçek anlamda açılacak soluk borusu, sosyalistlerin bu alanda politika üretebilmesi, sorunun çözümü konusunda samimi ve devrimci çıkışlarla  mümkün.</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/irlandadan-turkiyeye-yas-direnis-umut-arasinda-baris-arayisi/">İrlanda&#8217;dan Türkiye&#8217;ye: Yas, direniş, umut arasında barış arayışı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
