Yaşar Kemal’in “Akçasazın Ağaları” serisi, sadece iki soylu ailenin kan davasını anlatmaz; Anadolu’nun kadim topraklarının “mülke” dönüşme sancısını, feodalitenin yıkılışını ve vahşi kapitalizmin bataklıktan yükselişini belgeler. Eski dünyanın öldüğü, yenisinin ise henüz doğamadığı o puslu “fetret” devrinde, Akçasaz’ın suları çekilirken ortaya çıkan şey sadece verimli toprak değil, modern Türkiye’nin mülkiyet rejiminin kanlı temelidir.
Yaşar Kemal, Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Yusufçuk Yusuf ile bizi Çukurova’nın kalbine, Akçasaz’a götürür. Ama bu kez doğa, sadece bir dekor değil, bizzat mülkiyet kavgasının kurbanıdır. Akçasazı; Anavarza kayalıklarından Ceyhan’a uzanan uçsuz bucaksız bir yaşam alanıdır. Ancak bu devasa bataklık, insan eliyle kurutuldukça bir “müşterek” olmaktan çıkarak “sermayeye” dönüşür.
Eskiden göçerlerin konakladığı, kuşların ve börtü böceğin evi olan bu ıslak topraklar, traktör homurtularıyla birlikte çitlenmeye başlar. Yaşar Kemal’in deyimiyle, “can eksen bitecek” kadar verimli olan bu arazi, artık feodal beylerin (Derviş Beyler, Akyollular) değil; tüccarların, fabrikacıların ve yeni yetme kapitalistlerin iştahını kabartmaktadır. Eski ağalar için bu bir ölüm ilanıdır; çünkü onların gücü topraktan değil, toprağa bağlı “insan” üzerindeki otoritelerinden geliyordu. Oysa yeni düzen, insanı değil, sadece toprağın getireceği parayı arzulamaktadır.
Kapitalizm öncesinde toprak, Carol Delaney’in deyimiyle bir “namus” meselesidir. Kadınla özdeşleştirilir; doğurgandır, besleyicidir ve korunması gerekir. Köylü için toprak bir ticaret nesnesi değil, varoluşun kendisidir. Ancak Akçasaz’ın suları çekildikçe, toprağın bu “simgesel” değeri yerini soğuk bir “mübadele değerine” bırakır.
“Çukurova düzüne kara kartallar gibi konan çadırlarıyla Yörükler düşüyordu oyulmuş aydınlığın içine. Ve Yörükler Akçasazın kurtulmuş topraklarını, Derviş Beyin, Akyollunun topraklarını talan ediyorlardı. Gözü kanlı adamlar, sıkışmış canını dişine takmış bir karış toprak için can veriyorlar. Oyulmuş aydınlığın içinde kıvıl kıvıl kaynaşıyorlar. Aydınlık gittikçe küçülüyor, yalnız bir sürü insanın, atın başı kalıyor aydınlıkta. Bir de Memet Ali’nin traktörleri gelip homurtularla aydınlığın içine giriyor. Yeni ağalar, tüccarlar durmadan durmadan durmadan, tutmuşlar Çukurovanın ucundan çekiştirip duruyorlar. Her parçası koca ovanın, birisinin elinde kalıyor. Nereli, neci oldukları bilinmeyen bir sürü kimseler Çukurova toprağını paylaşıyorlar” (Kemal, 2004 syf. 240).
Akçasazın Ağaları, Yaşar Kemal’in ilki “Demirciler Çarşısı Cinayeti” ikincisi ise “Yusufçuk Yusuf” adlı kitaplarından oluşan roman serisidir. Seri 1974 ve 1975 yıllarında yayınlanmıştır. Roman ağalar, yeni gelişen kapitalistler, topraksız köylüler; yerleşmeye zorlanan Türkmen göçerler, Çukurova’da yaşayan kasabalılar, bürokratlar gibi Çukurova’nın toplumsal yapısını yansıtan farklı toplumsal aktörler arasında geçmektedir. Birinci Dünya Savaşı sonrası ve Demokrat Parti dönemin-deki toplumsal aktörleri yansıtmakta; “toplumsal formasyondaki” değişimi okuyucuya anlatmaktadır. Olaylar romanlardan anlaşıldığı kadarıyla Mersin, Adana ve Osmaniye illerinde, Çukurova’nın çevresinde yer alan bölgede geçmektedir (Yaşar Kemal 2004). Romanlardaki çatışma Sarıoğlularından Derviş Ağa ve Akyollulardan Mustafa Ağa arasındaki kan davası üzerine kurgulanmıştır. Fakat romanlar kan davasından fazlasıdır. Yaşar Kemalin dünya görüşü romanlarını, derebeylik/feodalite ve gelişen kapitalizmin üzerine yazmasına; Marksist kavrayışın edebiyata giydirilmesine sebep olmuştur. Bu sebeple Yaşar Kemal Romanları çitleme, kapitalist sermaye birikimi; el koyarak birikim gibi bir dizi kavramla düşünmeye uygun bir zemin sunmaktadır.
Yaşar Kemal genel olarak “toplumcu gerçekçilik” içerisinde değerlendirilen bir yazar olmuştur (Yanık, 2016.). Yaşar Kemal’in ait olduğu edebiyat akımı hikayelerini gerçekçi bir biçimde anlatmaktadır. Bu sebeple romanlar tarihsel birer belge gibi değerlendirilip, sosyolojik bir analizi mümkün kılmaktadır. Fakat birer kurgu nesnesi oldukları unutulmamalıdır. Onlar edebiyat “alanının” birer nesnesidirler ama aynı zamanda toplumsal alanı ondan kopmadan, karmaşıklaştırarak anlatırlar (Bourdieu, 2020). O halde Yaşar Kemal’in romanlarını Türkiye’de kapitalist gelişmeyi anlamak için başvuracağımız önemli kaynaklardan olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Üstelik bir dünya görüşüne bağlı olsa da Yaşar Kemal, anlattığı hikayenin tanığı olması, folklor eserleri yazması; akademik metinlerin kurumsal zorlamasından uzak olması dolasıyla, gerçekçi ve çok boyutlu bir anlatım sunmaktadır.
Can Eksen Biter Akçasazı
“Hele narlara, narlara… Hele ekine ekine… Kaplan sökemez ekine… Hele toprağa toprağa, can eksen biter toprağa. Hele başağa, başağa… Hele sürmeli başağa” (Kemal, 2013 syf.186). Akçasazı, Anavarza kayalıklarından Ceyhan Irmağına oradan Savrun Çayı’na uzanır. Uçsuz bucaksız bir bataklık, sonu gelemez bir sazlıktır. Akçasazı’nın oluşumu da yok oluşu gibi insan eliyle olmuştur, doğal değildir. Rivayet edilir ki Akçasaz, doğal bir oluşumdan ziyade insan eliyle yaratılmış bir felakettir. Rivayete göre; iskandan çok sonra Amber Ağa adında bir Avşar Beyi, Çukurova’da çeltik ekmek istemiş ve Savrun Çayı’nın önüne bir bent çekmiştir. Bu bent yüzünden taşan sular ovayı basmış, 17 köy sular altında kalmış ve zamanla bu bölge Akçasaz adıyla bilinen devasa bir bataklığa dönüşmüştür. Bataklığın kuruyan kısımları, yüzyıllardır su altında dinlenmiş, alüvyonlu ve son derece verimli topraklardır. Bire yüz veren, can eksen biter; yağlı bereketli topraklardır. Adı geçen toplumsal aktörlerin bu toprakları kurutmaktaki motivasyonları, tutkuları değişmekle birlikte ortak olan bir şey vardır, herkes bu toprakları arzu etmektedir.
Akaçasazı ölüm ve yaşamdır, gelenektir; kurulmakta olan modern Türkiye Cumhuriyeti’dir. Romanda bu çatışmanın ardında burada yaşayan kuşlar, böcekler; yılanlar, devler inlemektedirler. Yok olmakta olan bataklık sürekli kaynamakta, sanki yok olacağını bilircesine ağlamakta, ağıt yakmaktadır (Kemal 2004, syf. 38). Akçasazı, romanda yer alan farklı toplumsal aktörler için, farklı anlamlar ifade eder. Yaşamdır, içinde yaşayan börtü böcek için yaşamdır. Topraksız köylüler için yaşamdır. Zorla iskan ettirilmiş, topraksız kalmış Yörükler için yaşamdır. Çiftlik kurup, pamuk ekecek; zengin olacak yeni biten kapitalistler için yaşamdır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni kalkındıracak, bürokrasi için; yaşamdır. Feodalite ise yıkılmaktadır. Akçasazın sınırlarında geniş toprakları olan Derviş Beyler, Akyollular için ölümdür Akçasazı. Buraların geleneksel sahipleri olmalarına rağmen tapusuz bu kocaman arazi onlardan koparılmaktadır. Akaçasaz’ın kıyısında bir dönüm arazisi olan içlerine doğru bataklığı kurutmakta, sazlıkları; ağaçları kesmekte, bir dönüm arazisini bin dönüm yapmaktadır. Derviş Bey romanda ağıt yakmaktadır. Akyollu Mustafa romanda ağıt yakmaktadır. Hastalığa direnci olmayan, fakat gidecek yerleri olmayan Türkmenler ağıt yakmaktadır, sıtmadan ölen çocukları ve hastalığa direnemeyen dedeleri; nineleri için. Ama bataklıkta yaşamaya mecburdurlar, dört bir yandan çoluk çocuk bataklığı kurutmaya çalışmaktadırlar. Buradan toprak edinen köylüler yeni biten kapitalistler tarafından buralardan çıkarılmakta, çıkmadıklarında jandarmanın kurşunu onları bulmaktadır. Akçasazı yaşam ve ölümdür. “Eski dünyanın öldüğü ve yeni dünyanın doğduğu” bir “müşterek mekandır” Akçasazı (Fırat vd., 2023 syf. 273).
Değer olarak toprak
Kapitalizm öncesi toplumsal formasyonda yani iyi niyet ekonomilerinde, toprağın anlamı ve “toplumsal” olarak değeri de kapitalizmle farklılaşacaktır. İyi niyet ekonomilerinde emeğin kapitalist anlamda ortaya çıkmadığını Bourdieu, Cezayir’de yapmış olduğu çalışmada anlatmaktadır. (Bourdieu, 2018). Ekonomik alanın simgesel olandan ayrılması ancak ve ancak kapitalizme geçişle mümkün olmuştur (Bourdieu, 2018). O halde kapitalizm öncesi toplumsal formasyonda toprağın sermayenin konusu olmadığı bir toplumsal formasyonda toprak başka anlamlar ihtiva edecektir.
Akçasazın Ağaları’nda köylülerin, göçerlerin, derebeylerin ve toprak kapitalistlerinin toprağa nasıl baktığını anlamaya çalışacağız. Değeri Marksist anlamıyla “kullanım değeri ve değişim değerinden” köklenen anlamının (ekonomik) yani sıra ideolojik olarak da anlamaya çalışacağız (Marks, 2015). Marks’ın da ifade ettiği biçimiyle toprak şu ya da bu şekilde bir değer içermektedir. “Başlangıçtan beri insanlara yiyecekleri, hazır geçim araçlarını sağlayan toprak…insanın faaliyetinden bağımsız olarak, insan emeğinin genel nesnesidir. Emeğin yalnızca çevreleriyle dolaysız ilişkilerinden kopardığı her şey, doğanın kendiliğinden sağladığı emek nesneleridir. Yaşadığı ortam olan sudan çıkarılarak avlanan balık, ormandan kesilen ağaç, topraktaki damarından ayrılan maden cevheri bunun örnekleridir” (Marks, 2015 syf.182). Marks’a göre toprak, kendi başına bir “artı değer” kaynağı değil, maddi zenginliğin (kullanım değerinin) kaynağıdır. Marks, William Petty’nin şu sözünü onaylayarak alıntılar: “Maddi servetin babası emek, anası da topraktır” (Marks, 2015 syf. 56). İnsan, üretim yaparken doğanın (toprağın) sağladığı maddeleri değiştirir ve bu süreçte doğa güçleri ona yardım eder. Dolayısıyla emek, üretilen maddi servetin tek kaynağı değildir; toprak da bu zenginliğin kurucu unsurudur. Ancak Marx’ın “değer” (mübadele değeri) teorisine göre, bir şeyin değerini belirleyen o şeyde cisimleşmiş “insan emeğidir”. Bu nedenle, üzerinde insan emeği harcanmamış ham toprağın (el değmemiş araziler, doğal ormanlar vb.) bir değeri yoktur, ancak bir fiyatı olabilir. Bu fiyat, “sanal” bir fiyattır ve gerçek bir değer ilişkisini gizler. Marx, toprağın veya üretim araçlarının (toprak, aletler, hammadde) “doğaları gereği” sermaye olduğu fikrini reddeder ” (Marks, 2015 syf. 91).
Toprak, ancak belirli toplumsal koşullar altında, yani kapitalist üretim ilişkileri içinde sermaye haline gelir. Bu koşulların dışına çıkarıldığında (örneğin bir köylünün sadece kendi geçimi için işlediği durumda), toprak sadece bir üretim aracıdır, sermaye değildir. O halde sermayeleşmemiş toprak (kullanım değeri) aynı zamanda köylü ve üretim aracı olarak toprağın “yabancılaşmadığı” bir toplumsal formasyona işaret etmektedir. Yani köylü toprağa kişisel olarak bağlıdır. Çünkü kapitalistleşme üretici ile üretim aracı ve ürünün birbirinden ayrılmasını gerektirir (Marks, 2013 syf. 73-91). Yabancılaşmamış ve kullanım değeriyle sabit bir köylü/toprak ilişkisinde ideolojik bir ilişki tespit edebiliriz.
Carol Delaney, Tohum ve Toprak kitabında köylünün toprakla ilişkisinden türeyen toplumsal cinsiyeti; kozmolojiyle şekillendirdiği bir tür ideolojiyi anlatır (Delaney 2001). Toplumsal cinsiyet, ahlak gibi bazı değerler topraktan köklenir. Carol Delaney’in analizine göre, Türk köy toplumunda toprak simgesel olarak “kadın” ile özdeşleştirilir. Toprak (kadın) besleyicidir, doğurgandır ama tohumu (kimliği/ruhu) veren erkektir. Köylü için toprak, korunması, mahremiyetinin sağlanması gereken bir “namus” ve “içerisi”dir. Toprağın (köyün/ailenin) sınırlarının korunması, kadının korunmasıyla eşdeğer bir namus meselesidir (Delaney, 2001 syf. 49). Carol Delaney’in bir antropolog olarak kurmuş olduğu bu simgesellik Akçasaz’ın Ağaları serisinde toprağa duyulan “şehveti” ve koruma güdüsünü anlatmak için oldukça uygun bir anlam dünyası kurmaktadır. Yaşar Kemal’in romanı Binboğalar Efsanesi’nde göçerlerin yerleşik köylüler yani manavlardan çok çektikleri anlatılır. Bir tutam ot yedikleri için köylülere üç koyun verdikleri, konmaya çalıştıklarında köylülerin göçerleri silahla kovalayıp; vurdukları anlatılır. Yine jandarma da bu şiddet olaylarında göçerlere zulmeder (Kemal, 2013). Müşterekler (konumuz açısından meralar ve “köyün” toprağı olarak görülen bölgeler) topluluğun yaşamı için gerekli, piyasacı olmayan kolektif bölgeler olarak tanımlanıyor olsa da (Fırat vd., 2023 syf.17) farklı toplumsal aktörler için bir mücadele mekanı olmaya devam etmektedir. Köylünün göçerlere bu derece şiddetli bir karşılık vermesi “namus” ve “toprak” ilişkisi içerisinde anlaşılabilir. Toprağın, müşterek mekan yalnızca ekonomik bir değer içermez aynı zamanda “simgesel değerlerle” çevrilidir. Yörükler (Türkmenler-göçerler) içinse toprak onları yaşamdan alan (sıtmadan ölmektedirler) bizahiti yaşam biçimlerini tehdit eden bir unsurdur. Onların yalnızca yazlak ve kışlaklara ihtiyacı vardır ve bunların sınırları değişebilir (Kemal, 2013). “Kapitalizm öncesi toplumsal formasyonda” aktörler için toprak “simgesel sermayeden” ayrılmamış, ekonomik ve simgesel bir bütündür. (Althusser vd. 2007 syf. 365. Poulantzas, 2014 27-29).
Akçasaz’dan toprak kazanma hırsı ise romanda aynı bir kadına duyulan “şehvet” gibi tasvir edilmektedir. “Ve Akçasaz gözle görülecek kadar belli her gün kuruyordu. Kıyıları kurumuş, çatlamış doygun topraktı. Doygun, verimli, taş eksen taşı yeşertir ve gebe, rahat, binbir verime, doğurganlığa hazırlanmış, kendini sere serpe ışığa, güneşe, binbir tohuma, renge, kokuya, biçime, cana vermiş, Akçasaz toprağı dudaklarını açmış, ıslak, döllenmeyi bekliyordu, gerilmiş, yıllardan bu yana yanarak, üşüyerek beklemiş, kısır, donmuş.” (Kemal 2004, syf. 533). Toprak doğurmalı ve can olmalıdır. Köylülerin, topraksız köylülerin toprağa; erkek karakterlerin gözünden üremesi gereken bir kadın olarak bakıldığını görmekteyiz.
Görüldüğü gibi toprak asla bir “meta”, satılır bir şey olarak görülmemektedir. Ata yadigarı, ata toprağı; namus gibi ifadelerle örülü “sembolik” bir anlamlar dünyası toprağı çerçevelemektedir (Bourdieu, 2018). O halde Türkiye’de uzun bir süre toprağın bir mübadele değeri olmadığını, piyasalaşmadığını pekala iddia edebiliriz, özellikle küçük toprak sahibi köylü için. Kısıtlı ekonomik üretimin olduğu, yalnızca geçim için üretim yapıldığı; açgözlü bir mülkiyet hırsından ziyade, ailesini geçindirecek kadar toprağa sahip olmayı “hak” ve “adalet” olarak tanımlar. Genel olarak bu ekonomik düzene “ahlak ekonomisi” denilmektedir (Aytekin, 2022 syf. 97). Toprağın piyasalaştığı (Akçasazı-Çukurova için 19.yüz yıl) zamana kadar bu ekonomik düzenin devam ettiğini söyleyebiliriz. Çukurova’da geniş toprak sahipliği, derebeyliğin ortaya çıkması 19.yüz yıla, Çukurova’da pamuk yetiştirilmesiyle başlamaktadır (Savran vd., 2014 syf. 313). Yani Çukurova’da toprak 19.yüz yılda metalaşmaya başlamıştır bu küresel kapitalizme eklemlenme biçimi toprağa meta olarak bakan “toprak ağası” sınıfını da doğurmuştur.
“Para parayı büyütmezse, büyümeyen para ölüme mahkumdur. Para her gün her gün doğuracak, doğurmalı…Para para… Doğurmazsa ölür. Toprak da, insan da, kurt kuş da, bilcümle yaratık da doğurmazsa ölürler.” (Kemal, 2013 syf. 540-541).
Sermaye sınıfı için para, yukarıda alıntılandığı gibi “doğurması” gereken bir şey halini alır. Toprağın yerini para almaktadır. Köylülükten, sermaye sahipliğine; derebeylikten toprak ağalığına geçiş böyle tasvir edilmektedir romanda. Bu artık toprağın simgesel sermayesinden ayrılma durumudur, toprak metalaşmaktadır.
Toprak ağalığı kapitalistleşmeye geçerken, toprağı mülk haline getiren bir sınıfa işaret eden bir kavramdır (Avcıoğlu, 1973 syf.179-182). Toprak ağalığı Anadolu’da derebeyliğin çözülmesiyle meydana çıkmıştır (Avcıoğlu, 1973). Toprak ağalığında ekonomik bağımlılık, ortakçılık; rant, kiracılık veya yarıcılık biçimiyle köylüyü bağımlılık altına alır. Derebeylik ise altındaki köylüde hak iddia eder. Yalnızca ekonomik olarak değil simgesel bir iktidara sahip olan kişidir derebeyi. Derebeyi köylüyü uyruk ilişkileri ve bağımlılıkla tahakküm altına alır. Derebeyi iktidara işaret etmektedir. Derebeyi’nin toprak üzerindeki hakimiyeti genellikle fiili bir durumdur, devlet arazilerinin kullanımı biçiminde cereyan etmektedir (Avcıoğlu, 1973 syf. 68). Derebeyleri ve köylü toprağa bakış bakımından (simgesel sermaye ve değerin iç içeriği) benzer bir yerde durmaktayken toprak ağalı ve ticaret sermayesi toprağa mübadele (meta) olarak bakmaktadır. Romanlardaki toplumsal aktörleri haritalandırmak gerekirse, derebeyleri (Derviş ağa ve Mustafa ağa) ve köylü(göçerler) eski düzenin insanları gibi görünür. Toprak ağaları ve yeni sanayi kapitalistleri ise onların karşısında yer alır. Devlet yeni düzeni temsil eden toprak ağaları ve sanayi kapitalistlerin yanında hakemlik yapmaktadır. Toprak sermayeleştirilmekte, derebeylerinin uyrukları altındaki köylüler(aşireti) tasfiyeye zorlanmakta; derebeylerinin kapitalist olması beklenmekte, göçerler iskan ettirilmektedir. Eski düzenin toplumsal aktörleri devletin “sermaye birikim stratejileri” doğrultusunda “kapitalizmle” uyumlu hale getirilmeye çalışılmaktadır (Jessop, 2014).
Çukurova’da İlksel Birikim: El koyarak birikimden çitleyerek birikime
Anadolu’da toprak rejimi coğrafi olarak büyük farklılıklar göstermektedir. Batı Anadolu’da daha çok küçük köylülük görülmekteyken, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da “derebeylik ve toprak ağalığı yaygındır” (Yerasimos, 1974., Savran vd. 2014., Avcıoğlu 1976). Çukurova’da geniş toprak sahipliği, derebeyliğin ortaya çıkması 19.yüz yıla, Çukurova’da pamuk yetiştirilmesiyle başlamaktadır (Savran vd., 2014 syf. 313). Mısır’dan Çukurova’ya kayan pamuk üreticiliği, Amerikan İç Savaşı’yla dünya pamuk üretiminin zora girmesiyle olmuştur. Bataklıklar kurutulmuş ve pamuk tarımına açılmıştır. Çoğu bataklık olan Çukurova’nın kurutulmasıyla ortaya çıkan toprakların ilk sahipleri Ermeniler, tüccar burjuvazi ve Derviş, Akyollu Mustafa karakterlerinden gördüğümüz gibi iskanla yerleştirilen aşiret beyleri olmuştur (Savran vd., 2014 syf 314). Çukurova, Osmanlı coğrafyasına göre erken “kapitalistleşen” ve dünya kapitalist sistemine eklenen bir bölgedir. Bu durum ve sermayenin Ermeniler’in elinde birikmiş olması Adana’da katliamına yol açmıştır. Katliamı Barış Ünlü: Çukurova bölgesi, 1860’lardan itibaren kapitalist dünya ekonomisine pamuk üretimi aracılığıyla entegre olmuştu. Pamuk üretimi ve ticaretinde başı çekenler, Kilikya olarak da bilinen bu bölgenin Ermenileriydi. 1908 Devrimi’nin bu ekonomik üstünlüğe politik bir güvence kattığı, en azından Ermenilerce böyle algılandığı ve Ermenilerin artan öz-güveninin Müslümanlarca bir küstahlık olarak görüldüğü tahmin edilebilir…” (Ünlü, 2022 syf.111). Katliamın tetikleyici unsurları Ünlü’ye göre bölgedeki Türk/Müslüman eşraftır. Katliam ideolojik boyutunun Abdülhamid istibdatında yaratılan Müslümanlık Sözleşmesi olduğu vurgulanmaktadır (Ünlü, 2022 syf. 114). Söz konusu “toplumsal sözleşmeden” türeyen “Müslümanlık ve Türklük Sözleşmeleri” kavramlarını “birikim stratejisi” olarak okumaktan yanayım. Söz konusu “sermaye birikim stratejileri” doğrultusunda Adana’da mülk el değiştirmiştir. Çukurova’nın dönüşümünde mülkiyet yapısının değişimi kritik bir rol oynamıştır. Bu süreç, Marx’ın “ilkel birikim” kavramıyla açıklanan, üreticilerin mülksüzleştirilmesi sürecidir (Marks, 2015 syf. 686-731). Buradaki kritik soru “mülk” sahibi kim olacaktır sorusudur? Bu sorunun cevabını ise devlet vermektedir. Türkiye yukarıdan aşağı kapitalistleşen(demokratikleşen) bir ülkedir. Bu soruya devletin cevap vermesi Almanya, Japonya gibi toplumsal şiddetin; faşizmin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir (Jr. 2003). Dolayısıyla sermaye birikim stratejisi bağlamında mülksüzleştirme hem bürokrasiye bağlı bir sermaye sınıfı talep etmiş hem de topraksızlaştırılarak (mülksüzleştirilerek) ücretli emekçiler yaratılmaya çalışılmıştır. Topraktan koparılan köylüler ya şehirlere (Adana) göç etmiş ya da pamuk hasadında çalışan mevsimlik ücretli işçilere (ırgat) dönüşmüştür. Çukurova, diğer bölgelerden farklı olarak küçük köylülüğün direnemediği ve büyük kapitalist çiftliklerin hızla hakim olduğu bir bölge haline gelmiştir. Tarımdan (pamuktan) elde edilen büyük karlar, zamanla çırçır fabrikalarına, iplik sanayisine ve tekstil işine yatırılarak sanayi sermayesine dönüşmüştür. Bugünün büyük holdinglerinin temeli bu süreçte atılmıştır. Romanda bu sermaye birikimleri Rüstem Bey üzerinden anlatılır.
Muallim Rüstem Bey, Yaşar Kemal’in Mephistosudur. Selanik’ten Çukurova’ya muallim olarak gelen Rüstem Bey romanlarda, enva-i metruke sonrası Ermenilerin mallarına el koymaktan; Akçasazı kurutmaya kadar birçok fiilin kaynağı olarak gösterilmektedir. Ermeni mallarının dağıtımında “hakem” rol oynayan Rüstem Bey, Türkmenlere bu malları dağıtmaktadır. Roman’da yer almasa da Rüstem Bey’in Selanik kökeni ve politikaları İttihat Terakki bağlantısını akla getirmektedir. “Sen olmasan kim gelir de o Ermeni topraklarının tapusunu alırdı?” denilerek yönlendirici rolü vurgulanır. Romanda Rüstem Bey, “yeni dünya koalisyonu” tarafından” herkesin öğretmeni ve babası” olarak nitelendirilir. Yerel halkın ve sonradan zenginleşen sınıfın bu servete konmalarının arkasındaki asıl “feraset” ve “akıl” Rüstem Bey’e atfedilir. Ermeni emval-i metrukesinin yağmalanması ve tapulanması sürecini organize eden, feodal beylerin yerine geçecek yeni zengin sınıfın temellerini atan ve bu süreçte bürokrasi ile yerel güçler arasındaki bağlantıyı kuran vizyoner ama fırsatçı bir figür olarak tasvir edilmektedir Rüstem Bey. Faust’un Mephisto’yla ilişkisi ne ise “yeni dünya koalisyonunun” Rüstem Beyle ilişkisi odur. Bir yandan Ermeni mallarını “Türklük” nizamında dağıtır, bir yandan Akçasazı’nın kurutulmasını; burada modern tarım yapılması konusunda yönlendirmelerde bulunur. Bir yandan Ermenilerden kalan binaları konar, kimini okul kimini kendi konağı haline getirir. Doğaya savaş açan bir modern, ne olursa olsun “milli” bir kapitalizmi inşa edecek olan “aydın” olarak görülmektedir. Fakat doğrusu Goethe’nin Mephisto’ya biçtiği kadar rol biçmemiştir Yaşar Kemal Muallim Rüstem’e. Fakat tetikleyici rolü hep vurgulanmaktadır.
Özcesi Osmanlı’dan Cumhuriyet’e “kapitalistleşme” politikaları bağlamında bir süreklilik gözükmektedir. Yaşar Kemal Marksizm’in “ilksel birikim ve çitleme” kavramlarını çok iyi kavramıştır. Bu süreç Türkiye’de Ermeni mallarına konmaktan, köylüyü topraksızlaştırmaya; değerli arazilere (ortak, müşterek) el koymaya kadar uzanmaktadır. Yani Harvey’in bahsettiği gibi el koyarak birikim ve mülksüzleştirmek; kapitalizmin yalnızca bir dönemine has değil süreklidir (Harvey, 2012 syf.322). Bu süreç Ermeniler ’in mülksüzleştirilmesi sonra Akçasaz’ın çitlenmesi; köylülerin topraksızlaştırılması şeklinde cereyan etmektedir.
Fakat bu sürece yalnızca devlet ve burjuvazi değil, neredeyse “meşru” tüm toplumsal aktörler katılmıştır. Türk ve Müslüman köylüler. Yaşar Kemal’in anlattığı gibi önce Ermeniler’in mallarına “çökerken” sonra Akçasaz kurutulurken kimin gücü kime yeterse; Vahşi Batı Tarzı bir kapitalistleşme yaşanmaktadır. Amerika’daki “altına hücuma” benzemektedir Akçasaz’ın çitlenmesi. Kuralların tam oturmadığı, hukuki denetimin zayıf olduğu, hızlı ve acımasız bir sermaye birikiminin yaşandığı, zora ve mülksüzleştirmeye dayalı ekonomik dönüşüm sürecini yaşamaktadır. Ulus, kolektif işlenen “suçların” üzerine inşa edilmiştir. Mülk “liberal” anlatının bahşettiği üzere dokunulmaz bir şey değil bizatihi “ekonomi dışı zor” yollar kullanılarak (hukuk, kolluk güçleri) edilen bir şeydir.
Her ne kadar Gramsci’ye atfedilse de “eski ölüyor, yeni doğmak için çabalıyor; şimdi canavarların zamanı” ifadesi, Gramsci’de:
“…modem kriz, namı diğer “otorite krizi” ile ilişkilendirilmiştir. Yasa koyucu sınıf konsensüs yitirdiyse, yani artık “yönetmiyor” da yalnızca “yasama” yapıyorsa -büsbütün zorlayıcı iktidar uyguluyorsa- bu aslında, geniş kitlelerin geleneksel ideolojilerden koptuğu, daha önce inandıklarına artık inanmadıkları anlamına gelir. Kriz, tam olarak, eskinin öldüğü ve yeninin doğamayacağı olgusuyla ilişkilidir: Bu fetret devrinde farklı türden çok sayıda marazi fenomen gerçekleşmektedir” ifadesi yer almaktadır (Buttigieg, 2012 syf. 46).
Akçasaz’ın Ağaları böyle bir “fetret” devrinde geçmektedir. Gramsci bu ifadesiyle Çukurova’dan bahsediyor gibidir. Otoritenin yerel güç odaklarıyla ilişkisi sonu gelmeyen bir şiddete varmaktadır. Ermeniler’in mallarına el konması ve Akçasaz’ın çitlemesi bu zora dayanmaktadır. Fakat çitleme literatüründe bir olgu “simgesel sermayenin” varlığı gözden kaçmaktadır. Toprağa ve yerelliğe bağlı “simgesel sermayeler” dünyası Yaşar Kemal’in romanında olduğu gibi bir dizi ideolojik değişime uğramalıdır. Akçasazın Ağaları serisinde olduğu gibi, kapitalistlerde kendi “değer” dünyalarını geliştirmeli, toprağın yerini para; geleneğin yerini “ulusallık” almalıdır. Bourdieu’ya göre “modern devletin” kökeninde “simgesel sermayenin” merkezileşmesi yatmaktadır (Bourdieu, 2015 syf. 264). “Simgesel malların sergilenmesinı kontrol etmek simgesel sermayeyi kontrol etmektir” (Bourdieu, 2015 syf. 264). Ünlü’de bu konuya dikkat çekmiş: “Şiddet sadece fiziksel değil, aynı zamanda sembolik ve kültüreldi sömürgeci kendi değerlerini evrensel, uygar ve üstün olarak gösterir, şehirleri ve kırsalı kahraman generaller ve devlet adamları isimleri/heykelleriyle donatır ve sömürgeleştirilmişin kültürünü her fırsatta aşağılar ve ondan utanılmasını sağlar” diyerek “simgesel şiddete” gönderme yapmıştır (Ünlü, 2022 syf. 47). Akçasaz’ın Ağaları serisinde Derviş Bey karakteri “sembolik sermayesini” gelenekleri üzerinden savunması üzerine kurgulanmıştır. Kemal “o iyi insanlar o güzel atlara bindiler ve çekip gittiler” derken o dünyayı, sembolik sermayeler dünyasını; iyi niyet ekonomisini özlemle anmaktadır.
Bourdieu’nun dediği gibi: “modern devlet, simgesel sermayenin merkez bankasıdır” (Bourdieu, 2015 syf. 261-265). Modern Türk Devleti’de Ünlü’nün bahsettiği gibi simgesel sermayeyi merkezileştirmiş ve bu konuda şiddet kullanma tekelini kendisine almıştır. Modern devleti ancak Derviş Bey’in gibi derebeylik düzenleri tehdit eder çünkü onlarda “simgesel şiddet” uygulama kapasitelerine sahiptir. Çitleme, mülksüzleştirme; topraktan sürme bir yandan modern devletin bu gücünü merkezileştirme hamleleridir. Çitlemeler sonucunda insanlar yalnızca topraktan olmamakta aynı zamanda “değer” dünyalarını kaybetmektedir, simgesel sermaye de çitlenmektedir.
KAYNAKÇA:
Althusser, L. ve Étienne B. (2007) Kapitali Okumak. (Çev. Işık Ergüden). İstanbul: İthaki Yayınları.
Avcıoğlu, D. (1973). Türkiye’nin Düzeni (Dün-Bugün-Yarın), 1. ve 2. Cilt. İstanbul: Cem Yayınevi.
Aytekin, E. A. (2022). Üretim, Düzenleme, İsyan: Osmanlı İmparatorluğu’nda Toprak Meselesi, Arazi Hukuku ve Köylülük. Ankara: Dipnot Yayınları.
Bob, J. (2014). Devlet Teorisi: Kapitalist Devleti Yerine Oturtmak. (Çev. Ahmet Süreyya Özcan), Ankara: Epos Yayınları.
(Ed.) Buttigieg, A. J. (2012). Hapishane Defterleri Cilt, (Çev. Ekrem Ekici), İstanbul: Kalkedon Yayınları.
Bourdieu, P. (2015). Devlet Üzerine: College De France Dersleri 1989-1992. (Çev. A.Sümer), İstanbul: İletişim Yayınları.
Bourdieu, P. (2018). Bir Pratik Teorisi İçin Taslak: Kabiliye Üzerine Üç Etnoloji Çalışması. (Çev. N. Ökten), İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Bourdieu, P. (2020). Sanatın Kuralları: Yazınsal Alanın Oluşumu ve Kuralları. (Çev. N. Kamil Sevil), İstanbul: Alfa Yayınları.
Delaney, C. (2001). Tohum ve Toprak: Türk Köy Toplumunda Cinsiyet ve Kozmoloji. (Çev. S. Somuncuoğlu ve A. Bora), İstanbul: İletişim Yayınları.
Fırat, Ö. B. ve Genç, F. (Haz.) (2023). Mülkiyet ve Müşterekler: Türkiye’de Mülkiyetin İnşası, İcrası ve İhlali. İstanbul: Metis Yayınları.
Harvey, D. (2012). Marx’ın Kapital’i İçin Kılavuz. (Çev. B. O. Doğan), İstanbul: Metis Yayınları.
Kemal, Y. (2004). Demirciler Çarşısı Cinayeti (Akçasazın Ağaları 1). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Kemal, Y. (2013). Yusufçuk Yusuf (Akçasazın Ağaları 2). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Kemal, Y. (2013) Binboğalar Efsanesi. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Marx, K. (2013). 1844 El Yazmaları. (Çev. M. Belge). İstanbul: Birikim Yayınları.
Marx, K. (2015). Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi Cilt: I. (Çev. M. Selik ve N. Satlıgan), İstanbul: Yordam Kitap.
Moore Jr., B. (2003). Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri. İstanbul: İmge Kitabevi.
Poulantzas, N. (2014) Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar. (Çev. Şule Ünsaldı). Ankara: Epos Yayınları.
Savran, S., Tanyılmaz, K. ve Tonak, E. A. (Haz.) (2014). Marksizm ve Sınıflar: Dünyada ve Türkiye’de Sınıflar ve Mücadeleleri. İstanbul: Yordam Kitap.
Ünlü, B. (2022). Türklük Sözleşmesi: Oluşumu, İşleyişi ve Krizi. Ankara: Dipnot Yayınları.
Yanık, E. (2016). Yaşar Kemal’in İnce Memed, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yusufçuk Yusuf Adlı Romanlarında “Toplumcu Gerçekçilik”. (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Kırklareli Üniversitesi.
Yerasimos, S. (1974-1975). Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye (Cilt I, II, III). İstanbul: Gözlem Yayınları.