Dark Mode Light Mode

Eğitim ambalajıyla çocuk işçilik: Kanla biriken sermaye ‘MESEM’

Marx, Kapital’inde “sermaye, canlı emek karşısında ölü emeği temsil eder” tespitine yer verir. Bugün hâlâ güncelliğini koruyan bu cümlede geçen “ölü emek”, sadece makineler ve binalar değil; aynı zamanda ezilen proletaryanın kanı ve gözyaşıdır.

Türkiye’de Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM), tam da bu kapitalist mantığın somut yansıması. Kağıt üzerinde “mesleki eğitim” diye pazarlanan bu sistem, gerçekte çocuk proletaryayı ucuz iş gücü olarak yeniden üretmek, artı-değere el koymak için tasarlanmış bir sömürü makinesi gibi işliyor.

Ahilik geleneği adı altında, devlet eliyle organize edilen MESEM, kapitalizmin çürümüşlüğünü gözler önüne seriyor: yoksul ailelerin çocukları, fabrikaların, atölyelerin ve servislerin köle pazarına sürülüyor. Haftada bir gün “teorik eğitim” diye adlandırılan bir formaliteyle, dört gün boyunca sermayenin değirmeninde öğütülüyorlar. Bu, sınıf mücadelesinin en vahşi cephesi; çünkü sömürülenler henüz ücretli emek ilişkisinin bir parçası olacak yaşta değiller, ama sermaye zaten onları “geleceğin işçisi” diye çoktan etiketleyip yutmaya başladı.

Kapitalizm, emek gücünü yeniden üretmek için sürekli ucuz ve güvencesiz bir iş gücü ordusuna ihtiyaç duyuyor. Sanayi Devrimi’nden bu yana sermayenin emekle kurduğu ilişki biçimi böyle devam etti.

Eğitim adı altında işçilik

Türkiye’de neoliberal politikaların geldiği en sert aşamalardan biri olan MESEM, bu ihtiyacı “eğitim” ambalajıyla karşılıyor. 2016’dan beri zorunlu eğitim kapsamına alınan bu sistem, ortaokul mezunu çocukları doğrudan işletmelere itiyor. Çıraklıkta asgari ücretin yüzde 30’u, kalfalıkta yüzde 50’si kadar bir “maaş” –ki bu, sermayenin artı-değerini maksimize etmek için biçilmiş kaftan-  Devlet, sigortayı üstleniyor, ücretlerin bir kısmını İŞKUR üzerinden patronlara iade ediyor; sonuç? Çocuklar fiilen işçi, ama yasal hakları yok!

“Mutlak yoksullaşma yasasının” bir varyasyonu: proletarya, nesiller boyu yenileniyor ama her seferinde daha düşük bedelle. MESEM, kapitalizmin krizini –işsizlik, yoksulluk– genç proletaryanın sırtına yüklüyor. Aileler, yüzde 33’lük çocuk yoksulluğu oranında boğulurken, çocuklarını “meslek öğrenmeye” gönderiyor. Fakat gerçek tam tersi: bu sistemde usta-çırak ilişkisi diye sunulan şey, aslında patron-işçi hiyerarşisinin mikrokozmosu. Çocuklar, “patron efendi”ye boyun eğmeyi öğreniyor, grev hakkını değil.

Paranın derebeyleri ne dedi?

Şimdi, sermaye temsilcilerinin bu sisteme dair söylediklerini hatırlayalım, çünkü onlar, sömürünün en çıplak savunucuları. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK), mesleki eğitimi “ekonomik büyümenin lokomotifi” diye överken, MESEM’i “nitelikli iş gücü yetiştirmenin en etkili yolu” olarak nitelendirmişti. TİSK’in raporlarında, “MESEM sayesinde işletmelerimiz düşük maliyetle yetenekli elemanlar kazanıyor, istihdam artıyor” deniyordu; sanki bu, sermayenin kâr oranlarını yükseltmek için değil de, “topluma fayda” için!

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), benzer şekilde, MESEM’i “ahilik ruhunu modernleştiren bir köprü” diye pazarlamıştı. TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, çeşitli konuşmalarında, “Gençlerimizi erken yaşta iş hayatına sokarak, işsizliği önlüyoruz” demişti. Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) gibi sermaye örgütleri ise, MESEM’i teşvik ediyor: “Devlet desteğiyle çıraklar, fabrikalarımıza hazır işçi olarak geliyor.”

Bunlar, kapitalistlerin klasik yalanları. Sömürüyü “eğitim” diye maskeleyip, çocuk emeğinin artı-değerini cebe indirmek tek gayeleri. Hatırlayın, 2023’te TOBB’un mesleki eğitim kampanyasında, “Her fabrika bir okul” sloganı atılıyordu; ama o “okullar”, çocuk kanıyla boyanmış atölyelerden başka bir şey olmadı.

MESEM’de ölen çocuklar

Bu çürümüşlüğün en korkunç kanıtı, MESEM kapsamında ölen genç işçilerin hikayeleri. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) raporlarına göre, son 11 yılda en az 695 çocuk işçi iş cinayetlerinde öldü; sadece 2024-2025 eğitim yılında MESEM’de 12 çocuk can verdi. Bu ölümler, kapitalizmin vahşiliğini, devletin iş birliğini ve sistemin kokuşmuşluğunu gösterdi.

Bakın, 14 yaşındaki Arda Tonbul’a: İstanbul’un bir metal fabrikasında, sac büküm makinesine başını kaptırarak öldü. Yoksul bir ailenin çocuğu, “meslek öğreneyim” diye MESEM’e kaydolmuş; ama patronlar, denetimsiz bir ortamda onu makinenin dişlilerine yem etti.

Aynı yıl, Kütahya’da 15 yaşındaki Erol Can Yavuz, mobilya atölyesinde sunta bloklarının altında ezilerek hayatını kaybetti. Usta öğretici nerede? Denetim nerede?

Manisa’da 17 yaşındaki Alperen Enes Ünal, staj yaptığı inşaatta düşerek öldü –yükseklik koruması yok, eğitim yok, sadece ucuz emek var. 2024’ün sonlarında, Manisa Salihli MESEM Elektrik Tesisatları öğrencisi 14 yaşındaki Muammer Samet Karaoluk, elektrik çarpmasıyla can verdi. İSİG’e göre, bu yıl sanayideki çocuk ölümleri yüzde 20 arttı; MESEM ise bu artışın motoru.

2025’e gelince, çürüme daha da derinleşti. Nisan ayında, 15 günde dört çocuk/genç işçi öldü: Biri tekstil atölyesinde, diğeri inşaatta, ikisi de MESEM’li. Mersin’de bir kamp olayında iki MESEM öğrencisi iş cinayetinde hayatını kaybetti. Çocuk işçi ölümlerinde MESEM’in payı yüzde 15’i aşar duruma geldi. Bu çocuklar, proletaryanın en saf unsurlarına dönüştürüldüler.

Kamunun yalanı

Marx, 18. Brumaire’de devleti “burjuvazinin ortak işlerini yöneten komite” diye tanımlar; Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı, tam da bu rolü oynuyor. Bakan Yusuf Tekin’in “2023-2024’te ölümlü vaka yok” yalanı, kapitalist politikalarla uyumlu devletin inkar mekanizmasını gösteriyor. Peki gerçek? 2024’te 336 MESEM öğrencisi iş kazası geçirdi; 316’sı erkek, 20’si kız. Taciz, tehdit, gece 12’ye kadar mesai…

Görüştüğümüz bir kız çocuk, özel bir işletmede uğradığı tacizi anlattı. 45 yaşındaki evli bir adamın tacizine uğradığını söylerken “usta duyarsız, okul sessiz” dedi. MESEM’ler yalnızca ölüm yuvaları değil, taciz, mobing ve şiddetin de olduğu bir yer.

Çocuk emeğinin dahi metalaştırıldığı bir düzenle yüz yüzeyiz; bu, neoliberalizmin zaferi değil, kapitalist çürümenin utanç verici zirvesi. Patronlar, “nitelikli eleman” masalıyla alkış tutarken, çocuklar sunta yığınlarının altında can veriyor.

Avrupa örneği ve Türkiye

Avrupa’daki “dual sistem” –Almanya ve İsviçre’de olduğu gibi– bile kapitalist kökenli; ancak orada denetimler sıkı, çalışma saatleri sınırlı, sendikalar güçlü. İleri kapitalist ülkelerde demokrasi, burjuvazinin tarihsel olarak feodal yapılara karşı mücadeleyle kazandığı bir biçim olarak daha köklü ve kurumsallaşmıştı. Bu ülkelerde, kapitalist üretim ilişkilerinin erken dönemde (örneğin 18. ve 19. yüzyılda) yerleşmesi, burjuva demokrasisinin (parlamenter sistem, hukuk devleti, bireysel haklar) daha sağlam bir altyapıya oturmasını sağlamıştı. Örneğin, Almanya’daki sosyal demokrat gelenek ve sendikal hareketin gücü, işçi sınıfının kazanımlarını (sosyal güvenlik, asgari ücret, çalışma saatleri düzenlemeleri) kurumsal düzeyde güvence altına aldı. Ancak unutmayalım ki bu demokrasi, burjuvazinin hegemonyasını sürdürmek için tasarlandı.

Gelişmekte olan ülkelerde ise demokrasi, genellikle daha kırılgan ve kesintilidir. Kapitalizmin geç gelişmesi, feodal yapıların (Ortadoğu’da aşiret-ağalık, Hindistan’da kast sistemi vb.) kısmen devam etmesi ve dışa bağımlı ekonomik modeller, demokratik kurumların zayıf kalmasına neden oluyor. Türkiye gibi ülkelerde, burjuvazi tarihsel olarak devleti ele geçirmek için güçlü bir mücadele vermemiş, aksine devletle simbiyotik bir ilişki kurmuştur. Burjuvazi, devletin baskı aygıtlarına dayanarak sınıf hegemonyasını sürdürür. Aynı mantıkla, Türkiye’de 1980 darbesi sonrası neoliberal politikalar, demokratik hakları kısıtlayarak sermayenin çıkarlarını korumuştur. Yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü ve sendikal haklar gibi demokratik unsurlar, gelişmekte olan ülkelerde sıkça siyasi konjonktüre bağlı olarak erozyona uğradı, uğramaya devam ediyor. O nedenle yasa yapıcıların, iktidarın “Mesleki eğitim Avrupa’da da var” demesi bağlamdan kopuk ve doğru değil.

Tartışılması gereken Türkiye’ye özgü sorunlarla birlikte bunu kamusal biçimde yapabilme kabiliyetidir. Peki çözüm sendikalaşmada mı yatıyor? Bu, ayrı bir makalenin konusu olabilir; o yüzden derinlemesine girmeyeceğim. Pek çok dinamik var. Akademiden hukuka, çocuk alanında çalışan sivil-demokratik kurumlardan çeşitli meslek odalarına, hatta en başta çocukların da dahil olduğu bir planlama ekmek, su gibi ihtiyaç.

Önceki

Sen sustun ben öldüm: Hayvanlar şiddet sarmalının neresinde?

Sonraki

Narin Güran davası: Nefretin 'Kitle Ruhu'