Şubat’ın 6’sı şafakta seher sökerken, arkadaşımın evinin salonunda uyuyordum. İçeriden tedirgin ve panik halinde bir ses işiterek uyandım. “Ne” diyordu telefonda Meral, “Nasıl” diye devam ediyordu. Telefonun diğer ucunda ise Gazete Duvar’ın Hatay muhabiri Burcu vardı. Başta ne olduğunu anlamadım. Hemen bilgisayarı açıp, haberlere göz attım. Gördüğüm ilk şey, “Diyarbakır’da da hissedilen çok şiddetli bir deprem meydana geldi” diye son dakika haberleri geçiyordu. O an ne olduğunu çok anlamamıştım. Burcu’nun ve ailesinin iyi olduğunu öğrendikten sonra bir süre Meral ile salonda oturduk. Mesai başlamadan hemen işe, haber merkezine koştuk. Depremin boyutları yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Çok şiddetli ve büyük bir deprem olduğunu herkes gibi kavramaya çalışıyordum. Bir yandan içim hemen bölgeye gitmek istese de bir yandan koordinasyonun da önemi her geçen saat kendini hissettiriyordu. İnsanlar çoktan deprem bölgesine yola çıkmıştı bile…
Depremin ilk anları
Haber merkezinde toplantılar alınmaya başlandı. Kimler, nasıl bölgeye gidecek, ne yapacak konuşulup çantalar hazırlandıktan sonra, aklımda tahayyül dahi edemediğim bir manzarayla karşılaştım. Ama öncesinde önce Ankara’ya sonra Hatay’a bir otobüs ile ulaştım. Yolculuk olağan sürenin dışında uzun sürmüştü. Yollar, kentler geride kalırken, İskenderun görünmeye başladı. 7 Şubat’ın sabahıydı. Otobüstekiler camdan dışarıya bakıp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir kent alt ve üst yapısıyla yok olmuştu. Bunu o ana kadar kimse anlamamıştı. Telefonun henüz kesilmediği yerlerde, “Ne düşünüyorsanız, daha kötüsü” diyerek haber merkezine mesaj geçtim. Yavaş yavaş Antakya’ya yaklaşıyorduk. Can pazarı… Dışardan gelen benim gibi insanların dehşete kapıldığı görüntüler karşısında, depremi yaşayanların hissettiğini algılayabilmek mümkün değildi. Kaç kişinin öldüğü, kaç kişinin enkaz altında olduğu belli değildi. Kesin olan ise yardıma gelenlerin yetersiz kaldığıydı. Kıyamet sahneleri başladı. Ne yapacağını bilemez durumdaydı herkes. Güneş çökmüştü çoktan. Elektrik icat edilmemiş gibi karanlıktı. Kentin üzerinde bir toz bulutu, beton yığınlarının altında canlı insanların yardım çığlıkları…
Yaşam çizgisel akışında değildi

6 Şubat sabahı, Hatay’da zaman artık bildiğimiz o çizgisel akışında değildi. Şehir, sanki devasa bir canavarın pençesinde can çekişmiş ve sonunda o derin, sağır edici sessizliğe gömülmüştü. Hatay, insanın genzini yakan keskin toz bulutunda kaybolmuştu. Gökyüzü, sanki yeryüzündeki bu kıyamete şahitlik etmek istemiyormuşçasına zifiri bir karanlığa bürünmüştü. Sokak aralarından yükselen çığlıklar, yerini yer yer teslimiyetin o tekinsiz sükunetine bırakmıştı. Şehir, bükülmüş inşaat demirlerinden ve ufalanmış kolonlardan oluşan devasa bir iskelet gibi öylece, yalnızdı.
Yürüdüğüm her adımda, ayaklarımın altındaki zemin sadece moloz değil, birer hayat hikayesiydi. Beş katlı bir binanın üzerinden geçerken, kameran arkadaşım Bilal, ışık açarak “yerlere dikkat et” dedi. Yere baktığımda gördüğüm şey, battaniyeye sarılı cesetlerdi. İlk defa böyle manzarayla karşılaştığım için ne olduğunu anlamamış ve sormuştum.
Mahşeri kalabalık
Antakya otogarı ise mahşer günü gibi kalabalıktı. Kiminin hala açık yarası vardı kimi ise kim var kim yok kaybetmişti. Suriyeli göçmen bir aile gözüme ilişti. Kadının kucağında bir çocukla beraber etrafında üç çocuk daha vardı. Çocukların yaraları açıktı. Çocuklar için süt verebileceğimi söylediğimde kafasıyla onayladı. Halinden belliydi, ürküyor ve çekiniyordu. Elbette Hatay’ı derhal bilmedikleri bir yöne doğru terk etmek istiyorlardı. Gara yanaşan otobüsler Nuhun gemisi misali her boşluğa insan tıkışıyordu. Karanlık çöküyor, seher söküyordu. Günler haftalara devriliyor, yine de insani yardım yeterince Hatay’a ulaşamıyordu. İletişim kısıtı, altyapı yetersizliği alabildiğine yok olmuştu. Kentin kamu kurumları dahi çökmüş, kaymakamlar, polisler, askerler bile dışarıdan gelen yardım TIR’larının kuyruğunda battaniye ve gıda sırasında beliriyordu. Helikopterler iniyor, kalkıyordu… Kalabalık artıyor ama kim neye yarıyor belli olmuyordu. Koordine yoktu. Derken, madencilerin Hatay’a doğru yola çıktığı ama engellendiğini öğrendik, günler sürdü. Beraberinde kazma, demir keski ve kürek ile Hatay’ı mütevazılıkları ile kuşatan madenci ordusu gelmişti. Şikayet etmeden, “ne yeriz” diye düşünmeden, ulaşım yardımı olmadan, omuzlarında sallandırdıkları kazmalarla oradan oraya gidip enkazda domuz sığınağı açıp, ölü ya da diri insanları kurtarmaya çalışıyorlardı. Bu tartışmaya burada girmeyeceğim ama hatırlansın; Kızılay da belirmişti, ikinci hafta… Çorba pişirmiş dağıtıyorlardı. Daha sonra çadırları parayla sattıkları da ortaya çıkmıştı.
Can pazarında bir aile
Enkazda çalışan arama-kurtarma ekipleri yetersizdi. Fakat yaygın medya flaşlarını patlatmış, enkazlarda nasıl çalışıldığına dair methiyeler düzüyordu. Ara sokaklardaki yalnızlığı, terk edilmişlik ise yalnızca yaşayanların hafızasına kazındı. Beş-altı adım sonrasını seçemediğimiz bir karanlıkta, uzakta ufak bir ateş başına doğru ilerliyorduk. Yıkılmış üç katlı bir evin önünde birkaç kişi oturuyordu. Samsun’dan gelmişlerdi. Bir de bebekleri vardı. Neyi beklediklerini sorduğumuzda, önce ateşin başında ısınmamızı istediler. Sonra anne ve babalarının enkaz altında hala canlı olduğunu tahmin ettiklerini söylediler. Depremi duyunca, apar topar yola koyulmuş, evin önünde bekleyişe koyulmuşlar. Enkaz boşlukları dışında girebilecekleri tek bir alan dahi yoktu. Çaresizliği ise şöyle anlatıyorlardı: “Günlerdir enkazdan çıkardığımız un ve birkaç malzemeden yapıp pişirdiğimiz yemekle duruyoruz.” Bir süre daha durduktan sonra devam ediyoruz, belgelemeye.
Defne’nin ilk hali
Gördüklerimin hepsini buraya yazmayı zul sayıyorum. Şiddet pornografisine bulaşmadan, olabildiğince hafızamızın diri kalması için bütün açıklığıyla anlatmak istiyorum. Çocuklar… Kimi kimsesi kalmamış, çocuklar. 14 yaşlarında bir çocukla karşılaştık. Pijamalarıyla sokakta. Ailesi Antep’te. Telefonu yok. Kaldığı yurt yıkılırken, balkondan boş araziye düşmüş. Öyle hayatta kalmış. Hemen arkasında yurdunu gösteriyor, yan yatmış… Yakınlarına güç bela haber verip, onların gelmesini bekledikten sonra Armutlu’ya doğru ilerliyoruz. Armutlu, öyle bir yıkıma uğramış ki binalar birbirinin üzerinde, iç içe geçmiş. Yıkılmamış neredeyse tek bir bina bile yok. Hasbelkader ayakta kalanların çoğu da ikinci ya da üçüncü depremde çöktü.
Temiz suya, tuvalete, yakacak oduna, giyecek monta erişim mümkün değildi. Bir anda ilk çağlara geri dönmüş kentteydik sanki. Çocuklar toplanma merkezlerinde, artık yavaş yavaş organize olmaya başlamış ordunun yaptığı parklarda oyunlar oynamaya başlamıştı. Hayatta kalmanın umudu gibiydi. Yerler, enkazların etrafı, bir çocuk ayakkabısı, kenarı yanmış bir aile albümü, mutfak masasının üzerine devrilmiş bir vazo ile doluydu. Her biri, o dehşet anının saniyeler içinde dondurduğu hayat fragmanı gibiydi.
“Cennetten bir köşe” vaadiyle satılan, cam kaplı o heybetli binaların, aslında sahiplerine mezar olan birer mukavva kutudan farksız olduğu ortaya çıkarmıştı. Domino taşı gibi birbiri ardına yıkılmış binlerce insana mezar olmuştu Rönesans rezidans.
Arka sokaklarda, zaten ihmal edilmişliğin yorgunluğunu taşıyan binalar, devletin ve yardımın ulaşamadığı birer “kör nokta” gibiydi.
Bir yanda kurtarma ekiplerinin gelmesini bekleyen umutlu gözler, diğer yanda ise hayatta kalsa bile yarın ne yiyeceğinin derdine düşmüş, mülksüzlüğün en çıplak haliyle yüzleşmiş bir halk.
Kadim Hatay
Hatay, sadece binaların yıkıldığı bir yer değildi o gece; o çok kültürlü, kadim ruhun da sarsıldığı bir mekandı. Bir gazeteci olarak not defterime düşebildiğim her kelime, bu devasa trajedinin karşısında cılız kalıyordu. Yardım tırlarının uzağında, bir ateş başında ısınmaya çalışan yaşlı adamın bakışındaki o “neden?” sorusu, bütün sınıfsal analizlerden daha ağırdı.
Sermayenin betonlaştırdığı hayaller, o gece Asi Nehri’nin sularına karışıp gitti. Geriye kalan ise; liyakatsizliğin, hırsın ve insan hayatını hiçe sayan o sistemin yarattığı devasa bir kolektif yas oldu.
Zaman, burada bildiğimiz o ritmik akışını çoktan terk etti. Akreple yelkovanın yerini; moloz yığınları arasından yükselen bir “Sesimi duyan var mı?” nidası ile o nidanın cevapsız kaldığı o kahredici boşluk aldı. Gazeteci olarak pek çok yıkıma, pek çok acıya mercek tuttuk; ancak Hatay’da gördüğümüz şey, sadece bir doğa olayının bakiyesi değil, bir sistemin enkaz altında kalmış ahlak tahtasıydı.
Aylar sonra yeniden
Depremin üzerinden geçen aylardan sonra tekrar Hatay’a gittik. Değişen ne var diye görmeye. İnsanların nasıl yaşadığına tanık olmaya. Değişen pek bir şey yoktu. Kimi enkazlardan ağır bir koku yayılıyordu etrafa. Enkaz çalışmalarına istenen siyah ceset torbasına ölen kişi, hijyenik kıyafetler ile koyuluyordu. Çıkarılan ölüler kaldırıma diziliyor, varsa yakınlarından teşhis edilmesi isteniyordu. Ölüsünü bulduğu için sevinen insanlar bile vardı. Umut öylesine yerle bir olmuştu Hatay’da.
Bir yandan da memleketlerini bırakıp gitmek isteyen bir irade güçlenmeye başladı yeniden. Sokaklarda seyyar künefeciler türedi. Hatay’ın akşamlarında seyyar satıcılar artık boy gösteriyordu. Nedenini soruyorduk, hem kendisine hem de onu görenlere moral olması için dükkanını işletmeye çalıştığını söylüyorlardı. Slogan ise belliydi, “terk etmiyoruz.”
Yayılan ırkçılık, tutkal gibi birbirlerini tutmayı sağlayan kolektif yasla bertaraf edildi. İlk günlerdeki kavga ve linç görüntüleri artık yoktu. Bayramlar kutlanıyor, mezarlıklar ziyaret ediliyordu. Yas da ortaktı, kalma iradesi de. Hatay’ın kentsel hafızası silinmiş olsa da toplumsal, manevi hafıza başka bir biçimde yaşamın içine, derinine zerk etmişti.

