Dünyada hegemonya mücadelesinin mevcut denklemini değiştirmeye muktedir bilek güreşinin dinamikleri ve muhtemel sonuçları nasıl bir dünya vaat ediyor? Dünyada ve Ortadoğu’daki gelişmelerin çerçevelediği Türkiye’de neler oluyor? Kürt sorununun çözümü için yeniden kurulan masa nasıl yorumlanabilir? 19 Mart virajı sonrasında siyasetini arayan halk ve CHP’nin direnme potansiyeli bir değişim vadedebilir mi? CHP nasıl bir yol ayrımına yaklaşıyor? Bugün toplumsal muhalefetin imkanları ve yönelimleri neler olabilir?
Dünyada ve Türkiye’de büyük gerilimlerin yaşandığı bu kaotik ortamda, Yalçın Bürkev’e bu sorulardan yola çıkarak olan bitenlerin nedenlerini ve nasıllarını sorduk…

“KEMALİSTLER CUMHURİYETİN KAZANIMLARINI KORUMANIN, SOSYALİSTLER GÜVENCESİZLİĞİ AŞMANIN, KÜRTLER ÖZGÜR VAROLUŞUN YOLUNU AÇMANIN EMEK EKSENLİ BİR “YENİDEN ULUSLAŞMA” İLE MÜMKÜN OLDUĞUNU GÖRMELİ”
Dünya genelinde büyük bir dönüşüm yaşandığını söylüyorsunuz. Bu dönemi nasıl tanımlıyorsunuz ve hangi tarihsel dönemle kıyaslıyorsunuz?
Yalçın Bürkev: Bu dönemde iki sürecin iç içe geçtiği büyük bir dönüşüm yaşanıyor. Bunlardan birincisi, ABD’nin küresel hegemonyasını artık eskisi gibi sürdürememesi, buna karşın en yakın aday olan Çin’in (ya da onun da içinde olacağı bir uluslararası ittifakın) ise yeni hegemon pozisyonuna hazır olmaması. İkincisiyse, uluslararası ölçekte sermaye birikim süreci açısından da yeni bir döneme girilmiş olması. Bu iki olgu iç içe geçerek dünya çapında hemen her şeyi etkiliyor.
ABD hegemonyası uzun süredir bir düşüş içinde. Çin karşısında ne askeri ne teknolojik ne de ekonomik anlamda bariz bir üstünlük kurabiliyor. Rusya, Çin kadar olmasa da, özellikle politik birikimiyle, dünya dengelerini etkileyen bir diğer aktör durumunda. Ayrıca uluslararası planda ABD’nin vazettiği sömürgecilik yaklaşımının dışına çıkma arayışları da artıyor. Mesela BRICS düzlemi, bütünsel anlamda olmasa da, bu açıdan bir olgu.
Günümüzdeki sermaye yapısı içinde yükselen yeni teknoloji şirketlerinin ve savaş sektörünün desteğini arkasına alan Trump’ın iktidara gelmesiyle birlikte ABD, bu düşüşü tersine çevirmek için atak bir siyasete yöneldi. Bu atak siyasetin bir bölümü ABD ekonomisinde yapısal değişimler sağlamak için “korumacı” politikalara yönelmek başta olmak üzere, ekonomisini toparlamak için geniş bir tedbirler paketini yürürlüğe sokmak oldu. Diğer bölümü ise özellikle nadir elementler ve yeni enerji yataklarını elde etmeye yönelme hedefiyle sömürgecilik ilişkilerini yeniden dizayn etmeye girişmek oldu. ABD bu politikalara yönelirken, diğer yandan da en büyük rakibi olan Çin’i yalnızlaştırmayı hedefleyen, ticaret savaşları tehdidini yükselten, Çin’in ticaret yollarını ve enerji hatlarını kesmeye yönelen bir çizgi izlemeye başladı. Ukrayna savaşını bitirme projesiyle Rusya’yı yanına değilse bile nötr bir pozisyona getirmeyi hedefledi. Elbette askeri alanda da bu yeniden paylaşım mücadelesinin izdüşümleri Asya, Ortadoğu, Afrika, Güney Amerika ve Kafkasya/Ukrayna hatları başta olmak üzere birçok coğrafyada şiddetlenerek sürüyor. Trump büyük risk alarak ABD içinde de federal yapılanmayı zorlayan bir merkezileşme politikası güdüyor; hukuk dışı uygulamaları olağanlaştırıyor, devlet aygıtında temizliğe girişerek faşizan adımları yoğunlaştırıyor.
Ancak bu ataklarına rağmen Trump yönetimi henüz ne içerde ne de dışarda tam bir hakimiyet tesis edebilmiş değil. İçerde sürecin nereye gideceğini zaman gösterecek. Dışarda ise hiçbir açıdan Çin’i geriletebilmiş değil. Geçtiğimiz aylarda, Çin’e yönelik yüksek teknoloji kısıtlamaları getirmeye giriştiğinde, “stratejik tedarik gücünü” elinde tutan Çin, bu hamleye karşı yüksek teknoloji alanının en önemli girdilerinin başında gelen “nadir elementlerin” ihracatını durduracağını açıkladı. Bunun üzerine ABD geri adım attı. Rusya ile Ukrayna konusunda istediği şekilde bir barışı henüz tesis edemediği gibi, başta planladığı şekilde Rusya’yı nötralize edecek bir durum da oluşturamadı. Öte yandan Trump Dönemi’nde yapılan hamlelerle ABD, emperyal hiyerarşiyi ve kendi ittifak ilişkilerini de alt üst etti. Mesela Avrupa’ya bu hiyerarşide küme düşürüldü.
Kısacası, sömürgecilik sistemi açısından da önemli değişimlerin yaşandığı ancak henüz yeninin yeterince belirginleşmediği bir zaman diliminden geçiyoruz. Üstelik bütün bunlar dünya çapında yeni bir mali krizin ayak seslerinin hissedilmeye başlandığı bir dönemde yaşanıyor. Geçtiğimiz günlerde Avrupa Merkez Bankası çok olağandışı gelişmelere yönelik olarak Avrupa bankalarının hazır olması gerektiğine ilişkin denetlemeler ve açıklamalar yaparken, İngiltere ve ABD’de de çeşitli ana akım yayın organları bir mali kriz olasılığına işaret ediyorlar.
Görüldüğü üzere Trump’la başlayan dönemin artık geriye dönüşü yok. 1980’de başlayan dönem kapandı, belirsizliklerle dolu bir başka dönem başladı. Bu yeni dönemin “neoliberalizmin üst bir aşaması” mı olduğu, yoksa neoliberalizmin tamamen bitip bir başka dönemin mi başladığı tartışmaları bir süredir devam ediyor.
Bu dönemin niteliğinin anlaşılmasını biraz kolaylaştırmak istersek tarihe bakıp bir benzetmeye başvurabiliriz. Bu dönem Birinci Dünya Savaşı öncesine benziyor. O dönemde de İngiliz hegemonyası çözülüyordu ama onun yerini alacak belirgin bir özne yoktu. 1900 başlarından 1945’e kadarki dönemde, büyük çatışmalar sonucunda İngiliz İmparatorluğunun elindeki emperyal hegemonya el değiştirerek ABD’ye geçmişti. Ekim Devrimi ile birlikte kapitalizm açısından büyük tehlike oluşturan işçi hareketlerinin bastırılması, ulusal kurtuluş hareketlerinin anti emperyalist bir karakter kazanması, şovenizm ve faşizmin yükselişine paralel emperyalist paylaşımın mücadelesinin ürünü olan iki dünya savaşı bu yılların büyük kapışmalarıydı. Bunların tümü, hegemonya değişim sancılarının ürünü ya da yan ürünü olarak yaşandı. Nihayet tüm bunların sonucunda ancak 1945 sonrasında, yeni birikim rejimi oluşturan, askeri üstünlüğü elde eden, kültürel bir hegemonya geliştirebilme kapasitesi olan ABD, uluslararası ölçekte emperyal bir hegemonya tesis edebilmişti.
İçinden geçtiğimiz uluslararası konjonktürde de yeni bir emperyal hegemonya krizi yaşanırken benzer şiddette sarsılmalar ve büyük belirsizlikler yaşanıyor. Henüz herhangi bir emperyal aktör, dönemin ihtiyaçlarına denk düşen ve sıçrama sağlayacak yeni bir sermaye birikim rejimi oluşturabilmiş değil. Dolayısıyla, kısa bir zaman dilimine sığmayacağı kesin olan bu belirsizlik dönemi ne kadar sürer, yeni bir dünya savaşına yol açar mı, bunları bilemeyiz. Ancak öncekilerden farklı olarak bu kez “doğa” sürece “müdahale edebilir.” Zira bu kez uluslararası arenadaki aktörlerin “öznel” gerilimlerinin yanı sıra, yaşadığımız küresel ısınmanın “nesnel” bir süre sınırı dayatabileceği, başka düzeyden bir “müdahale” oluşturabileceği gerçeğini de hesaba katmak gerekir.
‘Ortadoğu, hegemonya mücadelesinin kilit bölgelerinden biri’
Bu küresel dengelerin sarsılması bağlamında, Ortadoğu’daki gelişmeler yeniden nasıl biçimleniyor?
Ortadoğu, dünyadaki hegemonya mücadelesinin kilit bölgelerden birisi. Zira Çin’in muazzam üretiminin gerektirdiği devasa enerji ihtiyacı, önemli ölçüde Ortadoğu üzerinden gideriliyor. Dolayısıyla ABD’nin Çin’e yönelik yürüttüğü kuşatma stratejisi, Ortadoğu’nun enerji kaynaklarını kontrol altına almayı, hegemonya mücadelesinin öncelikleri arasına yerleştiriyor.
İsrail ise “Büyük İsrail” planı çerçevesinde bu konjonktürü bir fırsata dönüştürmeye, yeni toprak kazanımları elde etmeye yönelirken Netanyahu da sallantıdaki iktidarını sağlama almak için işgalci ve soykırımcı politikaları süreklileştiriyor. 7 Ekim 2023’te Hamas’ın “Aksa Tufanı” saldırılarının hemen ardından İsrail aradığı fırsatı yakaladı ve bölgedeki dengeleri altüst eden hamlelere yöneldi. İlk aşamada Gazze’nin işgaliyle birlikte İsrail’in soykırıma girişmesi, Lübnan Hizbullah’ının İsrail saldırılarıyla saf dışı edilmesi gündeme geldi. Bunlar sonraki büyük saldırılar için zemin oluşturdu. Ardından ABD-İsrail-Türkiye desteğiyle IŞİD’çiler üzerinden Suriye’deki BAAS iktidarının yıkılması ve yeni yönetimin askeri kapasitesinin İsrail operasyonlarıyla güçsüzleştirilerek Suriye’de iktidar boşluğunun süreklileştirilmesi gündeme geldi. Asıl büyük hamle ise İran’la yeni ve uzun bir savaşın başlaması oldu. İran beklenenin üzerinde bir direnç gösterdi ve savaşın bu evresi noktalandı. Ancak İsrail’in İran’a yönelik yeni saldırı hazırlıklarını sürdürüyor. Gelinen noktada ise İsrail ve ABD saldırılarının sonucu olarak İran’ın Şii Hilali olarak adlandırılan bölge üzerindeki etki alanı -en azından şimdilik- önemli ölçüde geriletildi. İran’ın kendi iktidarını ve toprak bütünlüğünü koruma derdine düşmesiyle birlikte, aynı ittifak zemininde yer alan İsrail ile Türkiye’nin bölgenin paylaşımına yönelik gerilimleri arttı. Ardından İsrail’in Müslüman Kardeşler’in ana aktörlerini (Hamas, Türkiye, Katar iktidarlarını) geriletme atakları peşpeşe geldi. Bu arada Rusya, Fransa, hatta İngiltere’nin Ortadoğu’daki etki alanları tamamen değilse bile büyük ölçüde aşındı. Arap devletleri ise bu gelişmeleri, esas olarak (Katar’daki İsrail operasyonu dışında) nispeten sessizlikle izleyerek Hamas, Hizbullah ve Husiler’in ezilmelerine göz yumdular. Kürtlerin Suriye’deki ulusal varoluş mücadelelerinde kazandıkları pozisyonu dizginlemeye çalışan Türkiye’nin bölgesel planlarıyla çatışması ise Erdoğan rejimini zorlayan bir faktöre dönüştü. Tüm bunlar ve ortaya çıkan birçok başka olgu, bölgesel dengelerin altüst olduğu bir süreçte Ortadoğu’da kapsamlı bir yeniden paylaşım/dizayn yaşandığını gösteriyor. Bütün bu altüst oluşun asıl kilit noktası ise İran’da iktidar değişimi ve ülkenin parçalanması gibi emperyal hedeflerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği olacaktır. Gerçekleşmesi son derece zor olan İran’a yönelik emperyal planların başarı ya da başarısızlığı, bölgenin geleceğinde belirleyici rol oynayacaktır.
Gerek dünyada gerekse de Ortadoğu’da yaşananlar, Türkiye’deki siyasal gelişmeleri doğrudan etkiliyor. O nedenle son dönemde Türkiye’de yaşananları da bu bağlam içinde okumak gerekir.
Türkiye’deki siyasi gelişmeleri bu küresel tabloyla nasıl ilişkilendiriyorsunuz? Özellikle de CHP’ye yönelik operasyonları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Elbette küresel ve bölgesel yeni paylaşım kavgaları, Türkiye’deki gelişmelere yansıyor. Bugünden bakıldığında, Suriye rejiminin çözüleceğinin tüm taraflar açısından epey önceden bilindiği görülüyor. İsrail’in Gazze’ye ve Lübnan Hizbullahı’na yönelik operasyonlarının ardından, kısa vadede ilk büyük hedefin Suriye rejiminin değiştirilmesi olduğu belirginleşmişti. Nitekim Rusya’yla Esad’ın iktidarı bırakmasına yönelik yapılan pazarlıklar ve Rusya’nın Esad’a telkinlerinin kamuoyuna yansıması üzerinden olayların seyrinin önceden bilindiği anlaşılıyor.
Suriye ve bölgedeki değişime bağlı olarak aynı dönemde, PKK ile barış sürecinin de pişirildiğini ve bu hamleyle Türkiye’de rejimin tahkim edilmek istendiğini de artık biliyoruz. Gürsel Tekin’in Kılıçdaroğlu ile birlikte, 2024 yazında CHP’yi ele geçirme hazırlıklarına girişmeleri ve bunu mevcut rejimin yeniden dizaynında rol kapmak üzerine gerekçelendirdikleri de tanıklar aracılığıyla kamuoyuna yansıdı. Kısacası iç siyasette neredeyse bir yıl sonra ortaya çıkan operasyonların 2024 yazı, hatta daha öncesinden planlanmış adımlar olduğu artık tartışmasız bir gerçek. Yani Türkiye’nin iç siyaseti, bölgedeki gelişmelerle iç içe geçen bir seyir izledi ve bundan sonra da izleyecek.
Bu konjonktürde, Suriye iktidarının dağılması ve İran’a yönelik saldırılarla oluşan boşluk, Erdoğan iktidarı tarafından bir fırsat olarak değerlendirilmek istendi. Bir yandan yeniden şekillenecek Ortadoğu’da ana aktörlerden biri olma niyetiyle yayılmacı politikalarla bölgeden ekonomik olarak nemalanmak hedeflendi. Diğer yandan da Suriye Kürtleri üzerinde en azından kontrolün elden kaçırılmaması, mümkünse bölgede yeni nüfuz alanları elde edilmesinin amaçlandığı görülüyor. Bunun iç siyasete yönelik uzantısı ise belki de sürecin en önemli parçası. Barış süreci üzerinden Kürtlerin “Cumhur İttifak”nın tabanına içerilerek ittifak zemininin genişletilmek istendiği, böylece Erdoğan’ın kendi iktidarını yeniden yapılandıracağı yeni bir dönemin planlandığı anlaşılıyor.
Öcalan bu noktada Kürtler içinden kritik aktör olarak devreye sokuldu. 2024’teki bu gelişmeler, Trump’ın ABD seçimlerini kazanmasıyla birlikte daha da hızlandı. Erdoğan’ın özellikle CHP’yi hizaya sokmaya, olmuyorsa elimine etmeye yönelik kapsamlı planı; 19 Mart günü İmamoğlu ve ekibine, ardından da diğer belediyelere yönelik operasyonlarla yürürlüğe sokuldu.
Bu adımlar, mevcut rejim açısından yeni bir tahkimat yaratma, bir yeniden yapılanma girişimidir. Tayyip Erdoğan’ın yavaş yavaş siyaseten geri çekilirken, kendi yerine oğlu Bilal Erdoğan’ı önce parti başkanlığına getirmeyi, kendisinden sonra da Bilal Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını devralmasını istediği kamuoyuna yansımış durumda.
Ancak gerek AKP gerek devlet içindeki bazı kesimler, gerekse de MHP gibi iktidar ortakları açısından bu plan kabul görmüş değil. Saray’da bu hamleler nedeniyle bir karışıklık ve gerilim yaşandığı anlaşılıyor. Hakan Fidan, Selçuk Bayraktar gibi aktörlerin de Tayyip Erdoğan sonrasının ana aktörü olmak istedikleri anlaşılıyor. Son birkaç aydır ardarda gelen “iktidar cenahı içindeki sermayedar, şirket ve kişilere” yönelik operasyonlar, saraydan sızdırılan videolar, iktidar basınındaki atışmalar, dolaylı aktörler üzerinden gerçekleşen kapışmaların hepsi bu iç gerilimle bağlantılı. Taraflar birbirlerini ekarte etmeye yönelik hamleler yapıyorlar. Elbette bu adayların arkasında farklı güçlerin olduğu ve gelecek iktidar politikalarını belirlemek istedikleri de akılda tutulmalıdır.
Öte taraftan Erdoğan iktidarı, Suriye’de Kürtlerin hedeflerini daraltmak; İslamcı iktidar üzerinden rol kapmak; gerekse de Suriye’deki “ekonomik pastadan (!)” pay almak istiyor. Ancak hedeflerinin kendi beklentilerinin çok gerisinde kaldığı da ortada. Suriye’de bilek güreşindeki bu zayıflık görüntüsü, içerde Erdoğan’ın manevra alanını daraltan bir rol oynuyor. Bu nedenle iktidar, barış süreci konusunda tutuk davranmak zorunda kalıyor. AKP-MHP-DEM yakınlaşması bu açıdan iç gerilimler yaşarken, bu tıkanıklıklar Saray içindeki iktidar kavgasına da yansıyor; ortamı kızıştırıyor.
Ancak bu tabloyu doğru okuyabilmek için sadece iktidarın değil, muhalefetin hamlelerine de bakmak gerekir. 19 Mart, sadece iktidar saldırılarının tırmanışı açısından değil, halk direnişi ve CHP’de yaşanan dönüşüm açısından da bir dönüm noktası oldu. CHP, Özgür Özel liderliğinde, kendisinden beklenmeyen bir direnç ve performans ortaya koyarak oyunbozan bir aktör haline geldi. Aslında iktidar ve ortakları arasındaki gerilim ve çatışmaların bu denli şiddetli biçimlerde seyretmesinin altında iki ana faktör var, birincisi Suriye’deki sürecin istendiği gibi gitmemesi, ikincisiyse halkın ve CHP’nin gösterdiği direnç. Burada halkın ve CHP’nin gösterdiği direncin çok önemli olduğunun altını çizmek gerekir. Suriye’den beklentilerin yerine gelmediği bir atmosfer içinde CHP ve halkın bu direncinin yarattığı istikrarsızlık sayesinde “hanedan” dışındaki aktörler bir manevra alanı elde edebiliyorlar. Bu direnç olmasa Erdoğan karşısında tüm aktörlerin elleri çok daha zayıf olacaktı.
Biraz geri dönmek gibi olacak fakat “Özgür Özel CHP’si, AKP-MHP-DEM yakınlaşmasının insicamını bozuyor.” mealinde bir yaklaşımınız oldu, bu nasıl oluyor?
Öncelikle AKP-MHP-DEM yakınlaşması olarak tarif ettiğiniz noktaya bir açıklık getirmek gerekiyor. Burada tarafların muradı tam olarak aynı değil. Erdoğan’ın ana gayesi aslında kendi rejimini yeniden yapılandırmaya giriştiği bu konjonktürde DEM’i, CHP’nin başını çektiği muhalefet zemininden çekip çıkarmak. Bunu yaparken de mümkün olan en az tavizi vermek. DEM’in temsil ettiği Kürt hareketi açısından ise durum daha karmaşık. DEM’in ve Kürt hareketinin içinde Erdoğan rejiminin yeniden yapılandırılmasına tam destek vermenin Kürtler açısından en gerçekçi yol olduğunu düşünenlerin var olduğu ortada. Buna karşın Kürt hareketi bünyesinde Erdoğan’ın diktatörel yaklaşımının kısa, orta ve uzun vadede demokratik bir çözüm getirmesinin mümkün olmadığı düşüncesinde olan ancak bunun sınanması gerektiğini kabullenen kesimler de var. Kürt hareketinin çok parçalı, çok aktörlü yapısı ve pragmatik siyaset geleneği bu hamlelere izin verebiliyor.
Şimdi sorunuza gelecek olursak, CHP’nin insicamı bozduğu tespiti, iki dönem içinde ele alınmayı gerektiriyor. Birincisi 19 Mart öncesindeki tabloyla, ikincisiyse 19 Mart sonrası tabloyla bağlantılı.
Ortadoğu’da taşlar yerinden oynamaya başladığında Erdoğan rejimi buna uygun pozisyon almaya çalışıyordu ancak içerde eli rahat değildi. Son yerel seçim sonuçlarının ortaya koyduğu üzere CHP birinci parti olmuştu. CHP’nin bu durumu tehdit olarak algılandı. Çünkü hem dışardaki hem de içerdeki etkili egemen odaklar açısından, “Başlayan yeni dönemde direksiyonda Erdoğan olmalı.” şeklinde bir konsensüs vardı. CHP’nin ise “Masadaki, ‘küçük kardeş’ olması” planlanmıştı. Kısacası CHP’ye halk içinden güçlü bir desteğin çıkmış olması, Erdoğan’ın rejimi yeniden yapılandırma politikasına uymuyordu.
İkinci noktadaysa, CHP’li belediyelere operasyonlar ve İmamoğlu başta olmak üzere belediye başkanlarına yönelik kumpaslarda “düşman ceza hukuku” uygulanması durumun niteliğini sıçrattı. Artık bu hamlelerle AKP’nin işgalci bir güce dönüştüğü gerçeğiyle yüzleşildi. 19 Mart süreciyle birlikte AKP’nin siyaset algısının işgalci bir güç zihniyetiyle oluştuğu çok açık. AKP ve Cumhur İttifakı karşısındaki çoğunluğun giderek dinamik bir hareketlenme ve güçlü bir direnç açığa çıkarması CHP’yi oyun bozucu bir konuma getirdi. Kılıçdaroğlu döneminde kendisine uygun görülen misyonun ötesine geçmeyen CHP, 19 Mart sonrasında “halkın siyaset arayışına” cevap verebilme potansiyeline sahip olduğunu gösterdi. Diğer yandan da, etrafında geniş bir ittifak kurabilme kapasitesine sahip olduğunu ortaya koydu. Böylece Cumhur İttifakının politik manevra alanını daraltan, planlarını zora sokan bir aktöre dönüştü.
‘Yönünü arayan halk dinamiği’
CHP’nin direncinde hangi faktörler etkili oldu? Özellikle öğrenci hareketinin rolü neydi?
Görüldüğü gibi, CHP’nin direnci sadece CHP’nin iç dinamikleriyle açıklanamaz. Mesela öğrenci hareketinin 19 Mart günü Beyazıt ve ODTÜ’de sokağa çıkışı, CHP’nin de sokağa yönelmesinde etkili bir rol oynadı. Bu tablonun gösterdiği bir başka gerçek de “yönünü arayan bir halk dinamiği” olduğu gerçeğidir. Dikkat edilirse halk içinde hem CHP’nin eylemlerine büyük bir destek hem de CHP’yi ileri ittiren bir enerji birikimi olduğu görülüyor. Halkın dinamizminin ve direnme eğiliminin CHP’nin önünde olması çok kritik bir olgu. Elbette Özgür Özel’in halk dinamizmine başarılı bir şekilde uyum sağladığı ve kendini aşarak gerçek bir lidere dönüşmeye başladığını da tespit etmek gerekir.
CHP’nin bu direnci, tüm muhalefet için kritik bir durum oluşturuyor. Eğer CHP bu direnci gösteremeseydi, kendi varlığı tehlikeye gireceği gibi, toplumsal muhalefet için de çok zor bir dönem başlardı. Kısacası, bu gidişi sadece CHP kurmaylarının oluşturduğu bir durum olarak görmemek gerekir. Toplumun çoğunluğu haline gelen muhalif bir kitle yön arayışı içinde, CHP ise şu an itibariyle bu arayışın öncüsü konumunda.
CHP’nin bu öncü rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Gezi Direnişi ile kıyasladığınızda neler söylersiniz?
19 Mart’la başlayan hareketlilik bir yanıyla benzer özellikler gösterse de Gezi Direnişi ile önemli farklar da içeriyor. Gezi, 19 Mart’a kıyasla daha sol bir yönelime sahipti. Bu nedenle katılımcıları daha sınırlıydı. Siyasal önderlikten yoksundu, kendiliğindenci yanı ağır basıyordu ve tamamen tabandan gelen bir hareketti. Bunun sonucunda aktif direniş ilk bir ayın ardından yavaş yavaş sönümlendi.
Gezi direnişi, muhalefetin akabileceği bir siyasal proje çıkaramadı. Sol hazırlıksızdı. Sonradan bunu gerçekleştirmeye yönelen sol çabaların yukardanlığı ve gecikmişliği de bunu gösterdi. O dönemde bu siyasal boşluğu kısmen CHP, önemli ölçüde de Selahattin Demirtaş’ın becerisiyle HDP doldurmaya kalkıştı. Ancak Kürt hareketinin genel yaklaşımları bu role uygun değildi. Bu en açık biçimde sonraki Hendek Süreci’ndeki hatalı yönelimde görüldü. Buna karşın Gezi’nin asıl büyük etkisi, “iktidar koalisyonu” içindeki çatlağın kırılmasında ortaya çıktı. Fethullahçılar bu atmosferden cesaret alarak Erdoğan’a bayrak açtı ve iktidar bileşenleri arasında büyük bir savaş patladı. Savaşı Erdoğan kazandı ama bu savaş, iktidarı özellikle program ve kadro düzeyinde çok zayıflattı. Bunun iktidar üzerindeki etkileri, günübirlik politikalar izlenmesinde ve kronik kadro yetersizliğinin yol açtığı dar ufuklulukta ortaya çıktı, halen de çıkıyor.
19 Mart süreciyse önemli farklar içeriyor. Her şeyden önce 19 Mart konjonktürü; AKP’nin düşüşte olduğu, kitle desteğinin zayıfladığı ve partinin azınlığa düştüğü bir dönemde ortaya çıktı. İpliği pazara çıkan bir diktatörlüğe karşı beklenmedik bir refleks olarak gelişti. Dolayısıyla daha geniş bir kitleyi aktifleştirerek kapsadı. Direnişin en baştan itibaren CHP öncülüğünde gelişmesi de çok önemli bir fark. Bunun elbette avantajları ve dezavantajları var. Direnişin başarısı da başarısızlığı da CHP’nin hanesine yazılıyor. Başarıda halkın desteğini daha güçlü alması, başarısızlıkta ise hesap sorulabilir bir siyasal muhatabın olması yönüyle bu fark önemli. Diğer taraftan şunu da görmek lazım: CHP’nin başına birtakım çoraplar örülse bile toplumun çoğunluğunu oluşturan bu muhalif zemin, kendini farklı platformlarda da olsa bir şekilde ifade eder.
Üzerinde durulması gereken önemli bir farklılık da, Gezi’nin dünyada yükselen bir sol dalganın içinde yer almasına karşın, 19 Mart’ın dünyada yükselen neofaşist dalganın baskın olduğu bir atmosferde gerçekleşmiş olması. Bu yanıyla 19 Mart’la başlayan hareket Türkiye’de neofaşist bir yükselişin önünü kesti ve halkın, özellikle de gençlerin öfkesini demokratik bir zemine yöneltti.
Bir başka farklılık ise 19 Mart direnişinin zamana yayılan bir aşındırma çizgisi izlemesi. 19 Mart, Gezi gibi şiddetle patlayıp birkaç ay içinde sönümlenen bir seyir izlemiyor. 19 Mart’tan sonra aylara yayılan ve halen sürmekte olan bir çizgi oluştu. Aşındırmaya dayalı bu çizgi elbette 19 Mart direnişinin sistem içi ve ana muhalefet ekseninde gelişmesinin etkisinin yanı sıra, 13-14 yıl önceki Gezi dönemine kıyasla çok daha baskıcılaşan rejim karşısında zorunlu bir mücadele tarzı olarak ortaya çıktı.
‘CHP önce kendi ezberlerini bozmalı’
CHP’nin muhalefet rolünü değerlendirirken eksikliklerini nasıl görüyorsunuz?
CHP’nin eksiklerini esas olarak iki düzeyde sınıflandırabilirim: Siyasal programa ilişkin olanlar, siyasal pratiğe ilişkin olanlar.
Öncelikle CHP’nin programatik olarak büyük belirsizlikler sergilediğini vurgulamak gerekir. Kağıt üstündeki programdan bahsetmiyorum. Liderin ya da önde gelen yöneticilerin bizzat kendilerinin oluşturduğu ya da onların ikna olduğu bir stratejik plan olarak parti programından söz ediyorum. CHP böylesi bir programdan yoksun. Bunu özellikle iki açıdan söylüyorum. Birincisi, CHP ülkenin hangi güçlerine dayanacağına karar vererek bir program oluşturmadığı gibi, 1980-2024 döneminde kalan ve artık sonuçları daha net görülen neoliberal kapitalizme ilişkin eleştirel bir bakış açısı da geliştirmiş değil. İkincisi, CHP’nin dünyada yaşanan hegemonya krizinin adeta farkında değilmişçesine, emperyal yarılmaların yarattığı manevra alanlarını değerlendirmek yerine eski klişeleşmiş argümanlarla ilerliyor olması.
İlk noktayı İmamoğlu’nun egemenlere ve dışarıya yönelik olarak sürekli dillendirdiği mealen şöyle özetlenebilecek bir yaklaşımda görebiliriz, “Biz iktidara geldiğimizde, neoliberalizmin gereklerini AKP’den daha iyi yerine getiririz. Özellikle AB ile iyi geçinerek kredi alırız, ekonomiyi toparlarız, vb…” Oysa bu zihniyetin artık karşılığı yok. Üstelik böyle bir tutum onu destekleyen halk kitlelerinin çıkarlarına da aykırı. AKP’nin yarattığı tahribatın sadece yolsuzlukların giderilmesiyle önleneceğine, dışardan açılacak kredi musluklarıyla ekonominin toparlanacağına inanmak mümkün değil. Yoksullaştırma, geleceksizleştirme ve güvencesizleştirme üzerine kurulu bir model olan neoliberalizmin bataklığında 45 yılda gelinen yer ortada. CHP bu modeli daha iyi uygulayacağını söyleyerek halk kitleleri açısından nasıl bir gerçek çözüm sağlayabilir? Günümüzde eski neoliberal reçetelerin iflas ettiği, ABD başta olmak üzere tüm dünyada, 1980 sonrası uygulanan neoliberal politikaların rafa kalktığı yeni bir dönemden geçiyoruz. Oysa CHP, hâlâ neoliberalizmi derinliğine sorgulamıyor, halkçı bir programa da yönelmiyor. Bu tutum hem bugünün dünyasının ihtiyaçlarına denk düşmüyor hem de CHP yönetiminin ona destek veren geniş halk kesimlerinin çıkarlarına öncelik vermediğini gösteriyor. Kısacası CHP yönetimi bu haliyle ülkenin gereksindiği kapsamlı ve köklü bir yeniden yapılanma ihtiyacına cevap veren bir görüntü çizemiyor. Sürekli AKP icraatlarının kötülüğünü, çürümüşlüğünü teşhir ederek gidilebilecek yerin sınırlarını zaten uzun yıllardır yaşıyoruz ve sonuç ortada. Oysa CHP’nin şimdi geniş halk kitlelerinin günlük hayatında önemli değişiklikler yaratacak politikalara yönelmesi gerekiyor.
İkinci açıdan, yani dünyada yaşanan hegemonya mücadelesindeki tutumuna baktığımızda da CHP’nin bugünün dünyasının epey uzağında, eski klişelerin etkisinde kalarak pozisyon aldığını görüyoruz. CHP kendisini hâlâ Avrupa egemenlerine beğendirmeye çalışıyor. Elbette bunlarla ve çok daha yaygın uluslararası kesimlerle dayanışma ilişkisi kurulmalıdır. Ancak bilinmeli ki artık Avrupa’nın Türkiye’deki iktidarın belirlenmesinde hatırı sayılır bir rolü olmayacak. Zira artık Avrupa güçsüzleştiği gibi, emperyal ilişkiler içinde de küme düşmüş durumda. CHP’nin esas olarak gücünü halktan aldığını bilince çıkartması, beyhude biçimde dünya egemenlerine kendini beğendirme çabasından vazgeçmesi, kaçınılmaz olarak dış politika önceliklerini de gözden geçirmesini beraberinde getirecektir. Bağımsızlıkçı bir dış politikaya yönelme vurgusu, CHP’nin dışa dönük pazarlık gücünü de arttıracaktır. CHP liderlerinin bu açıdan da bir sınav geçireceği görülüyor.
Siyasal pratiğe yönelik eleştirilere geçmeden CHP’nin programatik sorunları üzerinde biraz daha durabilir miyiz? Bu nokta önemli, çünkü CHP’nin nerede durduğunun belirginleştirilmesi gerekir.
Bahçeli ve Erdoğan’ın, hatta dolaylı olarak Öcalan’ın da açıkladığı üzere, kimlikler üzerinden “yeni” bir rejim inşa edilmek istendiği görülüyor. Önümüzdeki dönemin emperyal projesinde Türkiye’nin payına düşen kilit nokta olarak bunu görüyorum. Son 45 yılın neoliberal politikaları sonucunda devletler sosyal işlevlerini terk ettiler. Daha 23 Ağustos 2025’te, Almanya Başbakanı Friedrich Merz, “Bugünkü haliyle refah devleti artık ekonomik olarak sürdürülemez” diye konuştu. Toplumlar, çok kapsamlı “yoksullaştırma, mülksüzleştirme, işçileştirme” politikalarıyla sosyal haklarından arındırılarak güvencesizleştirildiler. Neoliberal politikaların, savaşların, iklim krizinin yol açtığı uluslararası göç dalgaları da toplumların çözülmesini hızlandıran bir başka faktör oldu. Bütün bunların sonucu olarak, güvencesiz insanlardan oluşan öbeklerin ortaya çıkmasıyla birlikte modern toplumlar büyük ölçüde çözüldü, yurttaşlık olgusu aşındırıldı, şimdi de ortadan kaldırılmak isteniyor. Kimlik politikaları bu noktada insanların en eski, en geleneksel, modern toplum öncesi kimliklerine sarılmalarında kilit rol oynadı. Güvencesizleştirilerek tek başlarına kalan insanlar; çaresizlik içinde dini, etnik kimlikleri üzerinden sosyalleşmeye, bu kimlikleri kendilerine sığınak olarak görmeye yöneldiler.
“Güvencesizlik”, bir insanın önündeki birkaç ayı ekonomik olanaksızlıklar yüzünden öngörememesi basitliğinde algılanmamalıdır. Neoliberal düzende ortaya çıkan güvencesiz toplumlarda, Fransız Devrimi’yle kazanılan yurttaşlık, eşitlik gibi kavramlar; statüler, haklar da ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Parlamento zaten fiilen işlevsiz hale gelmiş durumda. Yürütme erki, anti demokratik işleyişi kurumsallaştıracak biçimde, olağanüstü güçleniyor ve çok hızlı manevra yapacak şekilde yapılandırılıyor. Demokratik mekanizmalar sistematik olarak terk ediliyor, yani daha fazla baskıcılaşan, faşizmin toplumları iliklerine kadar kontrol altına almaya çalıştığı bir süreç yaşanıyor. Faşizmin tüm dünyadaki yükselişi de bununla bağlantılı.
Güvencesizliğin yarattığı sorunlar karşısında çöken sosyal devletin rolü, geleneksel kimliklerin dayanışması üzerinden giderilmeye çalışılıyor. Aslında bu ortaya çıkan, “yoksulluğun yönetimi”dir. Yoksullaştırılmış, hakları elinden alınmış insan öbeklerinin idare edilmesidir. Bugün gelinen noktada da çözülen toplumların kimlik eksenli insan öbeklerine dönüşmesine uygun rejimler tesis edilmeye yöneliniyor. Yeni dönemin sömürgeciliğinde bu hususun temel bir rol oynaması bekleniyor. Tom Barrack’ın dile getirdiği “Türkiye’ye Osmanlı modeli uygundur.” ve “Ortadoğu denilen coğrafya, yapay ulus devletlerden oluşmuştu; şimdi aslına dönüyor.” ifadelerinin arka planındaki vurgu, sözünü ettiğim çerçevedir. “Hayek’in Piçleri” adlı kitabın yazarı Quinn Slobodian, bunu daha iyi açıyor ve önümüzdeki dönemde, “Ne ulusa ne de imparatorluğa benzeyecek örgütlenme biçimlerinin çoğalacağından” söz ediyor. Tom Barrack’ın belirttiği Osmanlı modelini de Slobodian’ın öngörüsünün bizim coğrafyamıza uyarlanmak istenen şekli olarak düşünebiliriz.
Cumhuriyet’in ve modern toplumun inşasının ülkedeki kurucu aktörü olan CHP’nin genleri, aslına bakılırsa bu yeni emperyal projeyi sindirmeye uygun değil. Bu durumda ya bu projeyi kusacak, reddedecek ya da bu yeni durumu kabullenerek genetiğinde değişime gidecek, yani özünü terk ederek bir kimliğin temsilcisi olmayı kabullenecek ki şimdilik CHP’ye uygun görülen kimlik de Alevilik. CHP bu açıdan tarihsel bir yol ayrımında. Tabii bu yol ayrımında bu emperyal projeyi redddederse nasıl bir toplumsal proje sunacak? Neoliberal kodlarla hareket edildiğinde dönüp dolaşıp gelinecek yerin, en fazla bu projenin başka bir varyantı olabileceği ortada değil mi? İşte sosyalist solun devreye girmesi gereken en önemli gündemlerden birisinin de bu olduğunu söyleyebiliriz.
Öte yandan, siyaseti seçimlere endeksleyen bakış açısı artık günümüzde boşlukta kalıyor. Çünkü AKP’nin seçimle gitmeye niyeti olmadığı ortada. Devletin şiddet tekelini de elinde tutan bu rejim, son çare olarak sandığı da ortadan kaldırabilir. Elbette bunun önceki aşamalarında önündeki engelleri çeşitli manipülasyonlar, hileler, kumpaslarla aşmaya çalışır ve meşruiyet sağlama mekanizması olarak sandığın varlığını son noktaya kadar tutmaya çalışır. Böylesi koşullarda CHP’nin tek dayanağı halktır. İçerde burjuvazinin ya da dışarda Avrupa’nın desteğini aramanın beyhude olduğu yıllardır görüldü, bugün ise hiç şansı yok. Yani CHP’nin tamamen halka yaslanmaktan başka seçeneği kalmamış durumda. Halkın arayışlarına kulak vermediği takdirde sürdürdüğü direniş patinaj yapmaya başlar. Bu nedenle CHP’nin direnci çok anlamlı ama bu direnç halkçı taleplerle buluşmadığı, halkçı bir programa doğru yönelmediği takdirde içi boşalır.
CHP’nin değişen sınıfsal dinamiği
O halde şimdi CHP’nin siyasal pratiğine ilişkin eleştiri ve değerlendirmelerinize geçebiliriz.
Pratik mücadeleye baktığımızda CHP’nin muhalefetinin ağırlıkla mitingler üzerinden şekillendiğini görüyoruz. Bu kuşkusuz önemli ama yeterli mi tartışılır. Bana kalırsa diktatörlüğe karşı mücadelenin çok boyutlu bir şekilde sürdürülmesi gerekiyor. Grevler, ücret ve tazminat taleplerinin genişletilmesi, işten atılmalara karşı direnişler, emeklilere dayatılan sürünme maaşına karşı mücadeleler; gençliğin geleceksizlik karşısındaki tepkileri; eğitim, sağlık, barınma vb. alanlarda hak mücadeleleri; ekolojik mücadeleler; kadınların şiddete ve cinsiyetçi baskılara karşı eylemleri, LGBTİ+’lar üzerindeki sistematik baskılara karşı mücadeleler… Bunların hepsi diktatörlüğe karşı küçüklü büyüklü çatlaklar oluşturabilme kapasitesine sahip. CHP’nin ise bu çok boyutlu mücadeleyi tek başına götüremeyeceği, mitinglere sıkışan bir mücadele sürecinin bir noktadan itibaren yetersizleşeceği ortada. O zaman iktidarı aşındırma üzerine kurulu bu mücadelenin çeşitlendirilmesi ve fiili bir cephesel boyut kazanması gerekiyor. CHP kendi başına değil, aksine diğer tüm muhalefet unsurlarına zemin sunarak ilerlemeli. Kısacası cephe tarzı bir hat izlenmeli ve bunu her fırsatta genişletecek bir bakış açısı oluşturulmalı. Sol ve toplumsal muhalefet, bu noktada da devreye girmeli.
Aslında bu cephede yer alması beklenen Kürt hareketi ise şu konjonktürde Cumhur ittifakına paralel bir gidişi tercih etmiş durumda. Kürtlerin makul talepleri ve barış istemleri elbette desteklenmelidir. Ama Öcalan’ın ısrarla vurguladığı siyasal proje ve çizginin bugünün liberalizmine denk düştüğü de akıldan çıkarılmamalıdır. “Reel siyasetin gereği olarak bunlar söyleniyor” türü argümanlar da bu tespiti değiştirmez. Öte yandan Kürt hareketi aslında çok parçalı, çok aktörlü ve çok boyutlu bir yapı. Bu sürecin neler getirip, neler götüreceğini göreceğiz. Ancak konu geniş, hayli de karmaşık.
Öte yandan, CHP’nin kitle ve kadro açısından aşağıdan yukarı doğru bir değişim basıncıyla karşı karşıya olduğuna dair de birçok belirti mevcut. Kitlesel boyutta artık CHP’nin -esas olarak- kentli orta sınıfların partisi olma özelliği ortadan kalktı. Artık CHP’de işçileşen orta sınıfların varlığı gerek dışarda gerekse de içerde hissediliyor. Özellikle CHP’yi destekleyen genç kesimlerde bu kök belirgin. Kadro düzeyinde de aşağıdan bir yenilenme yaşandığı, işçileşen orta sınıflar ve çeşitli toplumsal tabakalardan mücadeleci ve genç unsurların yavaş yavaş örgüt içinde etki alanlarını genişletmeye başladıklarını görüyoruz.
Bunun yanı sıra tüm partilerde, tüm siyasal yapılarda olduğu gibi CHP içinde de bir lümpenleşme eğilimi görülüyor. Bunun önde gelen nedenleri olarak güvencesizliğin yarattığı kültürel atmosfer, toplumsal çürüme, siyasal-toplumsal hafıza yitimi ve pragmatik düşünce yapısının adeta toplumsallaşmasını sayabiliriz. Kuşkusuz lümpenleşme olgusu örgüt içi zemini de deforme eden bir olgudur. Ancak bundan kaçma şansı yok. Tıpkı 19. ve 20. yüzyılın işçi profilinin genellikle düşük eğitimli olmasının yarattığı problemler gibi, bugün de lümpenleşmenin yarattığı problemlerle boğuşulmak durumundadır. Buna karşın işçileşen eğitimli genç orta sınıf kökenlilerin yoğunluğu da bu açıdan CHP ve sol için bir avantaj olarak da düşünülmelidir.
CHP içindeki dönüşümden bahsettiniz. Bu dönüşüm nasıl bir profil değişimine işaret ediyor?
“Siyasetini arayan kitlelerin” basıncı CHP’yi istemese de dönüştürüyor. Bu dönüşüme bağlı olarak CHP içinde iki ayrı profil görüyoruz. Bir yanda geri çekilen, hareketsizleşen, bir kesim var. Bu profil, yakın geçmişteki nemalanma zihniyetiyle partiyi adeta işgal etmiş unsurların öne çıktığı CHP’yi temsil ediyor. Diğer yanda ise daha militan, mücadeleci, şehir plancısı, mimar, mühendis, eczacı, avukat, hekim örgütleri gibi demokratik kurumlarda zaten AKP’yle mücadele içinden gelenler; taşrada gerici, faşist basınçlar karşısında yıllardır direnenler var. Yeni, genç bir nesil. Bu yeni profilin parayla pulla bağlantısı genellikle geçim düzeyinde. Siyasetle kurduğu ilişki de “nemalanma” motivasyonu üzerine kurulu değil. Henüz yönetimler düzeyinde çoğunluk olmasalar da öne çıkmaya başlayanlar bunlar. Bu değişim, halk hareketinin arayışlarına paralel bir seyir izliyor. Bakalım tüm bu değişimler CHP gibi köklü bir düzen partisini nasıl etkileyecek?
Profillere ilişkin bu tabloyu CHP yönetimi düzeyine yansıtıp biraz şematize eder ve zorlarsak, mevcut durumda, İmamoğlu’nun parti içindeki sağ liberal çizginin popülist lideri olduğunu; Özgür Özel’in mücadeleciliğiyle CHP’nin sol yanını yansıttığını; Mansur Yavaş’ın ise milliyetçi sağın desteğini aldığını ifade edebiliriz. Elbette büyük mücadeleler toplumlarda olduğu gibi insanlarda da büyük dönüşümler yaratabilir. O nedenle CHP’nin önde gelen bu isimlerinin zamanla değişme olasılıklarını da aklın bir kenarında tutmak gerekir.
“19 Mart sonrası neofaşist bir tepkiselliğe yönelebilecek genç kuşakları demokratik değerler doğru yöneltti”
Sol değerlerin Türkiye’de giderek kabul görmeye başladığını düşündüğünüzü biliyoruz. Ancak bu değerleri taşıyacak bir aktörün eksikliğinden de bahsettiniz. Bu eksiklik nasıl giderilebilir?
Sol değerler, sadece solda değil, sağ kitleler arasında bile epeydir kabul görmeye başlamıştı. 2009 krizinin, özellikle de geziye denk gelen isyanlar silsilesinin ardından sol değerler marjinaliteyi değil, olması gereken normali temsil eder hale geldi. Çünkü kapitalizm insanları öylesine uçlara sürüklüyor, onlara öylesine olumsuzluklar yaşatıyor ki solun, sosyalizmin ve devrimciliğin değerleri “makul, zaten olması gereken değerler” haline dönüşüyor. Toplumun her kesiminden birçok insan, artık pek çok meseleyi farkında olmadan sol değerler üzerinden ele alıyor ama bunları “sık sık değişkenlik gösteren kendi dönemsel siyasal pozisyonuna” yamıyor. Ancak son dönemde yükselen neofaşist hareketlerle birlikte tüm dünyada ve ülkemizde de özellikle genç kuşaklarda faşizan, ataerkil, maço kültürlerin yer bulduğu gerçeği de tablonun diğer yüzü. Bu da toplumdaki lümpenleşme eğiliminin en belirgin yansıması ve en uç biçimi.
Rasyonel aklın rafa kalktığı bir çürüme çağından geçiyoruz, sol fiziken güçsüz durumda ama değerleri ciddi ölçülerde kabul görür durumda. Sol değerler üzerine kurulacak bir sol politik çizgiyi hayata geçirecek bir aktör ise henüz ortada yok. Sosyalist solun bu boşluğu dolduramamasını sorgulamak lazım. 19 Mart neofaşist bir tepkiselliğe yönelebilecek genç kuşakları demokratik değerlere doğru yöneltti. CHP’nin mevcut rolü bu noktada da önemli ama tek başına yeterli değil. Toplumun çoğunluğunu oluşturan muhalif kesimler bir arayış içindeler ve kendi yollarını bulmaya çalışıyorlar. Bu arayış kolay kolay tükenmez. İster CHP üzerinden ister başka platformlarda, bu zemin kendini ifade edecektir. Önemli olan, bu enerjiyi görünür kılacak, antikapitalist bir programla buluşturabilecek sol bir siyasal hareketin ortaya çıkmasıdır.
Elbette solun siyasal bir aktör haline gelebilmesi için önce kitle gücüne sahip olması gerekir. Siyasal aktör olamıyorsanız esameniz okunmaz. Siyasal güç ise sadece eylemle, günlük protestolarla oluşturulamaz. Bir fikrin arkasında toplanarak oluşur. Kitleler, fikrin taşıyıcı olduğu düzlemde siyasallaşarak toplumsal aktörlere dönüşürler. Ancak günlük siyasal mücadeleyle temas kuramayan, pratikten kopuk, dolayısıyla kitlelerle buluşamayan fikirlerin de büyük tarihsel dönüşümleri doğuracak roller oynayabilmeleri mümkün değildir.
Kısacası düşünce ile pratiğin birbirine paralel bir seyir izlemesi gerekir. Geçmişte bu ikisi, soldaki parti, örgüt ve hareketlerin kendi bünyelerinde makul bir zenginlik içinde varolabiliyordu. Ancak gelinen noktada bundan söz etmek kolay değil. Bu iki kulvarın ayrı ayrı seyrettiğini görüyoruz. Günün koşulları içinde bu anlaşılabilir bir durum ancak süreç içinde bunları birbiriyle etkileşime sokacak çabalar gerekir.
Günümüz kapitalizmi, 20. yüzyılın kazanımlarını geri aldıktan sonra, bu dönemde Fransız Devrimi’nin kazanımlarını da ortadan kaldırmaya odaklanmış durumda. Önümüzdeki devrimlerin işçi sınıfının bu kazanımlarını geri almanın yanı sıra, günümüzün öne çıkan sorunlarına da cevap verecek yeni bir sentez yaratmayı hedeflemesi gerekir. Günümüzde güvencesizlik nedeniyle geleneksel kimliklerine sarılarak öbeklere bölünmüş insan toplulukları, büyük göç dalgalarının etkisini de eklersek, modern toplum olma özelliğini yitirmiş ve ulus vasfını kaybetmiş durumdalar. Solun dağılan modern toplumun yerini alan kimlik öbeklerinin karşısında, artık toplumun çok büyük büyük çoğunluğunu oluşturan emeğiyle geçinenleri eksen alan, proleter bir “Yeniden Uluslaşma” tahayyülü geliştirmesi gerekiyor. Kemalistler cumhuriyetin kazanımlarını korumanın; sosyalistler güvencesizliği aşmanın; Kürtler özgür varoluşun yolunu açmanın emek eksenli bir “yeniden uluslaşma” ile mümkün olduğunu görmeli. Mesela bu çok büyük ve çok önemli bir tartışma başlığı.
“Ne ulus ne de imparatorluğa benzeyen yeni teritoryal oluşumların” karşısına sol ne koyacak? Mevcut cumhuriyetin savunusu bu gidişi durdurmak için yeterli olabilir mi? Ulusalcılık, milliyetçilik, dincilik ve kimlikçilik eksenli politikalardan türetilebilecek her tür akımın ve modelin karşısında solun ortaya koyacağı büyük projenin en önemli başlıklarından birisi olarak “Yeniden Uluslaşma” ne anlama geliyor? Kürt uluslaşması ile ilişkisi ne, karşıtlık mı içeriyor? Yeniden uluslaşmanın siyasal yapılanma formu olarak sosyal cumhuriyet günümüzde ne anlama geliyor? Bu tartışmaların beraberinde getirdiği, “Hangi mekanda, hangi coğrafyada?” sorusu ister istemez önem kazanıyor.
Bu soruları biraz daha geliştirecek bir başka noktaya da değinelim. İşçi sınıfı elbette sosyolojik anlamıyla var. Üstelik de toplumun çok büyük bir bölümünü artık emeğiyle geçinenler, yani işçiler oluşturuyor. Ancak işçilerin ezici çoğunluğu sınıf olma özelliğini yitirmiş, farklı kimliklerin etki alanı içinde düşünür ve davranır hale gelmiş bir öbekler topluluğu olarak varlığını sürdürüyor. Çünkü “sınıf olabilmek için” bazı ortak düşünceler, ortak davranışlar ve tutumlar geliştirebilmek gerekir. Yani işçi öbekleri ancak hareket içinde sınıf olma özelliğini kazanıyor. Aslında benzer bir durum yurttaşlık kavramı açısından da geçerli. Toplumda geleneksel kimlikler, yani dini cemaatler, etnisiteler, vb. üzerinden pozisyon alma eğiliminin etki alanı hızla genişliyor. O zaman ilk büyük soru şu olmalı: Yeniden uluslaşmaya giden yolda, öncel olarak farklı kimliklerden emekçilerin özgürleşmek için harekete geçmelerini sağlayacak şey nedir ve birliğe gidecek yol nasıl açılacak?
Solun düşünsel aktivitesi bu gibi tartışmalara yoğunlaşırken pratiği de bunların izdüşümü olarak hayat içinde karşılık bulmalı. Yaşanan gericilik çağından çıkış ancak bu tür çabaların yoğunlaşmasıyla mümkün olabilir.
Sonuç olarak…
Bu tür çetrefilli konularda çabuk sonuca varmak kolay değil. Zira söylenecek çok şey var ancak bu söyleşi şu haliyle bile çok uzadı. Burada toplumsal muhalefete, sosyalist hareketin durumuna, geleceğine ve Kürt hareketinin yönelimlerine, başarı ve başarısızlıklarına pek giremedik, sadece bazı değiniler yapmakla yetindik. Tabii, bunlar çok kapsamlı ve karmaşık konular. Onları da başka zamana bırakalım.