Dark Mode Light Mode

Jules Verne’in ‘devriâlemi’… Küçülen dünya ve kapitalist büyülenme

Bu da dünyanın “büyüsünün bozulması” demektir. Artık, esrarengiz güçlerin varlığına inanan vahşiler gibi, ruhları yardıma çağırmak ya da onlara egemen olmak için büyü araçlarına başvurmak gerekmiyor. Teknik araç ve hesaplarla işler hallediliyor.

Max Weber“Meslek Olarak Bilim”

Jules Verne’in ilk kez 1872 yılında yayınlanan ’80 Günde Devriâlem’ (2023) kitabı, birkaç neslin hiç değilse çocuklukları boyunca kafalarında kurdukları dünya imgesini şekillendiren klasikleşmiş bir metin. Bir yanıyla bu metin, Verne’in, burjuva entelektüeli olarak tarih, coğrafya, antropoloji, kimya gibi alanlardaki (o dönem için) güncel bilgileri okura aktardığı bir metin. Ama metnin bu yanı bugünkü okur için pek de ilginç değil. Elbette bir edebi eserin bilgiyi yumuşatan ve yaygınlaştıran bir entelektüel araç olarak kullanılması etkileyici. Ancak bugün, tüm bu bilgiler ilkokul seviyesinde öğretiliyor ya da bir tık uzağımızda.

Dünya küçülürken…

Öyleyse yine de bugün Verne’i okumanın bir anlamı var mı?

Bugün bir çocuk için 80 Günde Devriâlem herhangi bir bilim kurgu veya macera değeri taşımıyor. Bu çok anlaşılır değil mi? Kitabın içerisinde bilimsel kurgu olarak anlatılan, dünyanın etrafında uluslararası ulaşım araçlarını kullanarak 80 günde dolaşmanın mümkün oluşu. Demiryolu teknolojisinin, gemi mühendisliğinin harikaları ve ana karakter Phileas Fogg’un “matematiksel zorunluluk”larına eşlik eden coğrafya ve tarih bilgileri. Bunların tümü, bugünden bakıldığında yakın veya uzak geleceği değil, geçmişi işaret ediyor. Artık dünyanın etrafını 30 saatten kısa sürede dolaşmak mümkün. Mümkün olduğu kadar çevreye zararlı olsa da!

Dolayısıyla, bugün okunduğunda Verne’in eseri bize günümüzün ya da geleceğin teknolojisi ve toplumu hakkında çeşitli eğilimleri göstermekten farklı bir işlev üstleniyor. Verne’in metni aracılığıyla onun kendi döneminin kaygılarını, sorularını ve öngörülerini tartışma imkânı bulduğumuz bir alan açıyor. Bu eser aracılığıyla, onun temel meselelerinden biri olan “dünyanın küçülmesi”ni; bilimsel, teknolojik gelişmelerle 80 günde kat edilebilir hâle gelmesini ve aynı zamanda bu “küçülme”nin etrafında şekillenen toplumsal, ekonomik ve kültürel ilişkileri okumaya çalışmak mümkün.

‘Medenileşmeyi’ öğretmek

Belki mesele de zaten bu, öyle değil mi? Verne’in kendisinin de belirli bir “öğretme” amacı taşımadan yazdığını söylemek çok zor. Özellikle ana karakter “beyefendi” Fogg’un uşağı Passepartout karakterinin saati ayarlamayı bilmemesi gibi olaylarda belirginleşen, çeşitli coğrafi ve tarihsel bilgilerin aktarılışını uşağın cehaleti üzerinden öğreniyor olmamız bu açıdan önemli. Beyefendi ve uşak arasındaki ilişkiyi, Verne ve okur arasında cereyan eden bilgi ilişkisini temsilen okumamız mümkün değil mi? Kitapta her şeyi bilen konumdaki anlatım da bununla ilişkilendirilemez mi? Verne, kitlelere öğretmek istiyor. Dönemindeki teknolojik gelişmeyi, bunun varacağı yerler hakkındaki spekülasyonları ve bilimin dünyayı açıklama çabasında geldiği noktayı mizah ve macera içerisinden aktarmak istiyor. Ama sadece bilimsel gelişmeleri değil, toplumsal bir gelişmeyi, bir çeşit “medenileşmeyi” (kapitalistleşme olarak da okunabilir) de öğretmek istiyor ve metin boyunca bunun dünyanın her yerindeki örneklerini görüyoruz.

Elbette tüm bunlar pek de yeni yorumlar değil. Bir on dokuzuncu yüzyıl aydınının, kendinde gördüğü sorumluluğun ve yetkinin öbür ucunda neler olduğunu, neleri ihmal ettiğini, neyi görünmez kıldığını, söz hakkına nasıl el koyduğunu tekrar tekrar söylemeye gerek yok. Ama bu metin özelinde söylenebilecek birkaç önemli nokta daha var: Öncelikle, metnin ulaşım ve medeniyet arasında kurduğu ilişki son derece ilginç. Dünyanın küçülmesi, insanın doğa karşısındaki zaferinin bir sonucu. Matematiksel aklın kesinliği doğayı kontrol edilebilir, öngörülebilir ve dolayısıyla karşısında Fogg’un soğukkanlı (ve duygudan azade) tutumuyla durulabilir bir şekilde temsil eder. Doğa ve insan arasındaki ilişki bir yandan insanın aklıyla kurduğu; teknolojik ürünleriyle, demiryollarıyla, gemileriyle yeniden şekillenir. Öte yandan aynı ilişki toplumsal alana da yansır ve bir anlamda sosyal teknolojileriyle, İngiliz İmparatorluğu’nun sömürge sistemleri ve bunları meşrulaştıran medeniyet projesi söylemleriyle ortaya çıkar.

Verne’in buradaki konumunun son derece samimi olduğunu, doğrudan bir sömürgeci bakışa sahip olmadığını söylemek gerek. Elbette çeşitli oryantalist unsurların bu eserin merkezinde yer aldığını es geçmeden… Ancak belki bundan da önemlisi, kitap boyunca doğa üzerinde egemenlik kuran insanın doğal bir uzantı biçiminde diğer insanlar üzerinde egemenlik kuran insana tercüme olduğunu ve bunun çok da eleştirel olmayan bir tutumla aktarıldığını söylemek mümkün. Bu açıdan kitap, aslında dönemi içerisinde bir “öğretici” rolü benimser. İnsanlara dünyayı tanıtır, bu dünyanın farklı bölgelerinde medeniyetin nasıl tezahür ettiğini veya etmekte olduğunu anlatır ve toplumlar arası belirli bir hiyerarşiyi doğa-toplum ayrımı çerçevesinde ortaya koyar.

Kısacası hem olgusal bilgiler (meridyenler, ölçü birimleri, mesafeler, ulaşım araçları vs.) hem de belirli bir dünya görüşü bu metnin temelinde var. Elbette bilim kurgu ve ütopya türlerinin temellerine işlediği biçimde, bunun da sömürgecilik pratikleriyle çok sıkı ilişkileri var.

’80 Günde Devriâlem’, bugüne ne söylüyor?

Ancak bana kalırsa, bu kitapta tüm bunlardan daha ilginç başka bir şeyi daha görmek mümkün. 19. yüzyıl edebiyatının artık klasikleşmiş eserlerinden biri olan bu kitap, bize insan davranışı ile ilgili ne söylüyor? Kitabı bilmeyenler için kısaca özetlemek gerekirse, Phileas Fogg (baş karakter), Londra’da yaşayan çok saygıdeğer ancak ne iş yaptığı kimse tarafından bilinmeyen, aile bağları olmayan ama oldukça varlıklı bir insan. Aynı zamanda son derece soğuk kanlı, kendisini duygularına kaptırmayan, hesaplamalarına ve öngörülerine sarsılmaz bir güveni olan, çok sıkı ve ritmik yaşayan, gününü tümüyle önden hesaplayan bir karakter. Bu karakter bize belirli bir toplumsal tip temsili sunmakta. Bilim, on dokuzuncu yüzyılda artık işe yarar, pratikte kullanılabilir ve güvenilebilir ürünler ortaya çıkartmış durumda (demiryolları, telgraflar, dinamit vs.). Fogg da bu gelişmelerin vücut bulmuş hali. Verne’in diğer kitaplarındaki gibi bir profesör veya bir bilim insanı değil belki ama bu anlayışı benimsemiş birisi. Bu karakter, Londra’da Reform Kulübü adlı kulüpteki arkadaşlarıyla 20 bin pound karşılığında iddiaya girerek 80 günde dünyanın etrafında dolaşıp tekrar Londra’ya döneceğini öne sürüyor ve yola çıkıyor. Kendi hesabına olan güveni, yol boyunca karşılaştığı maceralar ve aksaklıkların onu yıldırmasını engelliyor. Bu sırada yanında sadık uşağı (Passepartout), peşinde onu kovalayan bir polis memuru (Fix) ve yolda tanıştığı bir gelecek aşkı (Auoda) bulunuyor. Verne, bu karakterlerin pek çoğunu bize tanıtmak için önemli ölçüde emek ve sabır harcıyor. Onların neyi neden yaptıklarını anlamamızı istiyor. Öte yandan Verne, yan karakterler için, yani yukarıda sayılanlar dışında, hikâye boyunca anlatıya belirli bir kısımda dahil olan karakterler için benzer bir mesai harcamıyor. Peki bu karakterlerin davranışları nasıl açıklanıyor?

Faydacılığın ‘marjinal devrimi’: Politika, ekonomiden ayıklanırken…

Kitabın ilk bakışta kendisini ele vermeyen ama en çarpıcı noktalarından birisi yan karakterlerin düşünce ve davranışlarının ardındaki motivasyon olarak sürekli para kazanma tutkusunun gösteriliyor olması. Elbette bunu dönemden bağımsız, Verne’in icat ettiği bir anlayış olarak okuyamayız. 1870’li yılların, iktisadi düşünce alanında, tam da Verne’in ortaya koyduğu insan davranışı analizine paralel bir anlayışın egemen hale geldiği yıllar olduğunu unutmamalıyız. Jevons, Walras ve Menger gibi iktisat düşünürlerinin “marjinal fayda” fikrini temellendiren, “faydacı” bakış açısı bu dönemde ilk kez ortaya çıkmamıştı ancak ilk kez egemen hale gelmişti.

18. yüzyılın sonlarından itibaren Jeremy Bentham ve John Stuart Mill başta olmak üzere “faydacı” düşünürler, iktisadi düşüncenin egemen hattı olmasa da önemli bir parçasıydı. Ancak bu düşünürlerin yaşadıkları dönemde, değer teorisi hâlâ büyük oranda “emek-değer” kuramlarının geçerliliğine dayanıyordu. Ancak Marx, emek-değer teorisini burjuva iktisadının içerisinden çıkamayacağı bir analizle geliştirdikten ve kitleler bu temelde yerleşik düzeni sarstıktan sonra bu yaklaşım içerisinden kapitalizmin meşruiyetini savunmak imkânsız hale geldi. Faydacı analiz, işte böyle bir dönemde, 1870’li yıllarda “marjinal devrim” adı verilen bir evreden geçerek, insanların bireysel haz-acı hesaplarını ekonominin ve hatta insani varoluşun temeline yerleştirdi (Keen, 2008; Wolff & Resnick, 2012). Arz-talep, genel denge, azalan marjinal fayda veya Pareto verimliliği gibi bugün artık neredeyse iktisadi düşüncenin kendisi yerine geçen bir kavram seti, toplumsal varoluşu, belirli (ve son derece kurgusal!) bir insan doğası anlayışı çerçevesinde yeniden büyüledi. Bu anlayışa göre, her insan, doğası gereği hazzını artırmaya ve acıdan kaçınmaya çalışan rasyonel varlıklardı. İlk bakışta akla yatkın görünen bu anlayış, insan davranışına, dayanışmaya, karşılıklılığa ve toplumsal yaşamın başka binbir katmanına dair indirgemeci bir analiz ortaya koymakta, “bilim” iddiası taşıyan matematiksel hesaplamalarla bu modellemenin “ekonomi”yi, politik-iktisat olmaktan çıkartarak (ve politikadan arındırarak) yeniden inşa ettiği ya da yeniden büyülediği bir anlatı sunmaktaydı. Burada önemli olan, insan bireysel ölçekte ve kâr-zarar hesaplarının rasyonel çerçevesinde kurgulanmış bir insan doğası anlatısının tüm zenginliğiyle toplumsal yaşamı temsil etme iddiasının ne kadar altı boş olduğunun ayırdında olmak ve bu anlamda “bilimsel rasyonelleşmenin” akıl yoluyla dünyayı keşfetmekten çok onu belirli sınıfların çıkarlarına uygun biçimde “yeniden büyülediğini” görmek.

İktisadi düşüncedeki bu dönüşümle Verne’in eserinin tarihsel yakınlığının ardında bir tesadüften fazlası var. Verne de romanında, yan karakterlerin temel davranış ilkesini “para kazanma tutkusu” olarak aktarır. 17. yüzyıl öncesinde aşağılık bir tutku olarak yaftalanan ve ancak 17. yüzyıl sonrasında kabul görmeye başlayan “para kazanma tutkusu” (Hirschman, 2008), 19. yüzyılın sonlarına geldiğimizde, Verne’in kaleminden dünyanın bütününü sarmış bir temel ilke olarak kâğıda dökülmekte.

Bu bağlamda, her şeyden önce, hikâyenin etrafında döndüğü bahis meselesini düşünmek gerekiyor. Fogg, her ne kadar ekonomik kazançlar karşısında aristokratça bir tutum takınsa da bir onur meselesi olarak 80 günde dünyayı dolaşabileceği bahsine tutuşmakta. Burada bahis, onur ve statü (17. yüzyıl öncesinin temel davranış ilkeleri) ile ekonomik çıkarı kesiştiren bir toplumsal ilişki biçimi olarak devreye giriyor. Çoğu anlamda uzlaşmaz olan bu iki davranış ilkesi, dönemin İngiltere’sinde Fogg ve rakiplerinin tutuştuğu bahiste bir araya gelmekte. Elbette burada Fogg’u aristokrasinin temsilcisi, rakiplerini de burjuvazinin temsilcileri olarak okumamak gerekiyor. Eserin sonunda bahsi kazananın Fogg olduğunu ama ilgili dönemde İngiltere’de bahsi kazananın kapitalizm olduğunu unutmamak gerek. Aslında Verne bunu kendi hikâyesine ve baş karakterine zarar vermeden (mutlu bir sonu engellemeden) çok akıllıca başarıyor. Fogg ve rakiplerinin tutuştuğu bahis, kamuoyunda da büyük ilgi görüyor ve hızla finansallaşıyor. Bu bahis bir borsa halini alıyor. Bu aşamadan sonra bahsi kazanan tarafın önemi bile kalmıyor. Zaten oyunun kurallarını, toplumsal ilişkilenmenin çerçevesini çizen finansal akıl, Verne’in medeniyetle ilişkilendirdiği şeyi, ekonomikleşen ve para etrafında örülen, yeniden büyülenen medeni dünyanın yeni ilişkileri belirliyor.

Eşzamanlı olarak Verne, yan karakterlerinin motivasyonlarını anlatırken, yani Fogg’un onları kendi amaçları uğruna seferber edebilmesini açıklarken her örnekte, tekrar tekrar bu karakterlerin para kazanma tutkusuna dayanıyor. Hindistan’da demiryollarının arasındaki boşluk nedeniyle 80 kilometreyi fil sırtında aşmalarını sağlayan bir Hindu’nun Fogg ve ekibine eğitmekte olduğu filini, üstelik sağlam bir pazarlık sonucunda satması veya Hong Kong’dan Japonya’ya gidecek gemiyi kiralayan kaptanın tek motivasyonun iyi para kazanmak olması veya önce satın alınamaz gibi görünen ama yeterli para karşılığında pek kıymetli teknesinin sökülüp yakılmasına izin veren Amerikalı kaptan bunun sadece bazı örnekleri. Verne bu insanları para için eyleme geçen ve dolayısıyla kötü, aç gözlü insanlar olarak anlatmıyor. Bunun yerine para, aynı ekonomik ilişkilerde olduğu gibi Verne ile okur arasındaki ilişkide de bir “genel eş değer” halini alıyor, ancak bu sefer bir “kurgusal genel eş değer.”

Verne’in yan karakterlerinin davranışlarını detaylandırmadan, soyut bir biçimde açıklamasını sağlayan genel geçer bir edebi araç olarak para kazanma tutkusu ve para çıkıyor karşımıza. Bu, dönemin ruhunu ve Verne’in belki kendisi bile farkında olmadan yeniden-ürettiği dünya görüşünü metnin satır aralarından yansıtan bir edebi araç. Bunu iki anlamda söylemek mümkün. Bir yanıyla, hikâyede Avrupa, Hindistan, Çin, Japonya, ABD’de yer, kültür, hukuki düzen fark etmeksizin medeni olan her şeyin motoru paranın ta kendisi. Yazarın bize bundan ötesini açıklaması gerekmiyor, paranın ekonomik alanda gördüğü genel eşdeğer işlevi ve bunun toplumsal pratikte egemen anlayış haline gelmesi, yansımasını kurmaca alanında, edebi alanda buluyor. Diğer taraftan, burada edebi kurgunun ekonomikleştiğini, en azla en çoğu anlatabilen, yan karakterleri zorunluluğun gerektirdiğinden bir gıdım bile fazla derinleştirmeyen ekonomik bir anlatım oluşturur. Para, genel bir kurgusal/edebi açıklama aracı işlevi görür.

Ekonomi kurgusal, kurgu ise ekonomik

Belki de tümünden daha önemli üçüncü bir noktaya işaret edilebilir. Burada Verne’in kurgusal anlatısı ile ekonomik bakış arasındaki ilişkinin ileri geri sekmekte olduğunu söyleyebiliriz. Fogg, 19. yüzyıl İngiltere’sinde, yarattığı korkunç yoksulluk, yoksunluk, yeni çalışma şartları ve sömürü biçimleri ile kapitalizmin serpildiği ve geliştiği, dünyanın büyük kısmında zor kullanarak elde ettiği artı-değeri merkeze aktardığı bir evrede avantajlı bir konumda yaşar. Onun bulunduğu konumdan bakıldığında ekonomikleşme, eser boyunca görüldüğü gibi son derece avantajlı bir gelişme. Dünyanın her yerinde insanları, normal şartlarda umursamayacakları bir konuda kendisine yardım etmeleri için para aracılığıyla ikna eder. Bu anlamda içerisinde yaşadığı dönemde, Fogg, belirli bir sınıfsal konumun, toplumsal pozisyonun ürettiği toplumsal bakışı temsil eder. Bu bakış ekonomikleşmeyi medeniyetin ta kendisi olarak kavrıyor. Ancak bu kavrama sürecinde, (kapitalist biçimde) ekonomikleşmenin “karanlık yüzü”, sefalete, açlığa, yoksulluğa sürüklenen ve bunun karşısında direnen, örgütlenen, güçlenen kitleler görünmezleşiyor. Bu dönem yalnızca kapitalizmin dünya geneline yayıldığı ve sorunsuzca yerleştiği bir dönem değil. Aynı zamanda, 1848 devrimleriyle yerleşik düzenin sarsıldığı ve yeniden yapılanmaya zorlandığı, uluslararası işçi hareketinin ilk enternasyonalinin kurulduğu (1864), Paris Komünü’nün kurulduğu (1871), dünyanın pek çok bölgesinde, tam da Verne’in ilerlemenin ve medeniyetin simgesi olarak işaretlediği demiryollarını inşa eden işçilerin, denizcilerin grevlerinin etkili toplumsal aktörler oldukları bir dönem (Davis, 2018, s. 58). Bu tarihsel bağlam içerisinden bakıldığında, Verne’in bu bakışının, yani ekonomik rasyonaliteyi yücelten ve medeniyetle eşleştiren anlayışın son derece kurgusal olduğu açıkça görülüyor. Yazarın anlatısı, toplumsal konumlara, çıkarlara dayalı bir dünya görüşünü yansıtıyor. Bunun geri sekmesi olarak, Verne ise buna kendi edebi ürünüyle dahil oluyoe. O da bu ekonomik anlayışı kullanarak, kendi kurgusunu ekonomikleştirmekte. Yan karakterlerden en az eforlar en çok verimi almakta. Ekonomi kurgusal, kurgu ise ekonomik.

Öyleyse şunu söylemek mümkün, Verne’in (ve neoklasik iktisadın veya kapitalist ideolojinin) anlatısı, dünyanın bir anlamda daha küçüldüğünü gösteriyor. Yalnızca ulaşım araçlarının gelişmesiyle değil, dünyadaki varlığımızı anlama ve anlatma pratiklerimizin çok katmanlı somut karmaşasının soyutlama ile basitleştirilmesi anlamında da küçülen bir dünya, küçülen bir anlam dünyası burada yazıya dökülen. Bu açıdan bakıldığında, “medeniyet”, dünyanın iki anlamda küçülmesini sağlıyor. İlk olarak fiziksel anlamda bir ucundan bir ucuna ulaşılabiliyor. Bunun temsili demiryolları, gemiler ve üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğu. Ama aynı zamanda insanlığın anlam dünyası da küçülmekte. Bu, Weber’in kastettiği anlamda “dünyanın büyüsünün bozulması” olarak okunamaz. Çünkü bu bakış açısı, insana, topluma ve dünyaya dair farklı bir “büyüleme”den başka bir şey değil. Burada söz konusu olan bilinmezlik karşısında rasyonellik, doğanın anlaşılamaz ve verili yapısı karşısında egemenlik sağlayan insan aklı değil. Burada ortaya konulan, son derece indirgemeci bir insan, toplum ve medeniyet anlatısı çerçevesinde “yeniden büyülenen” bir dünya. Ne fazlası ne eksiği. Elbette bu dönemde, artık kendi düzeni içerisinde işleyen kozmik güçlerin, mistik doğanın bütünselliği anlayışı, bilim aracılığıyla aşılmakta. Ancak farklı bir mistisizm, insana, doğaya ve topluma yeniden anlam atfeden ve bunu kurgusal varsayımlar ile yapan yeni bir büyü, kapitalizmin büyüsü ortaya çıkmakta. Farklılıklar ve varoluşun zenginliği, çok katmanlılığı, kapitalizmin ideolojik egemenliği (ve eli kanlı orduları) tarafından öğütülmekte, sıkıştırılmakta, homojenleştirilmekte. Aslında bu, bir anlamda Gabriel Tarde’ın tarih felsefesini düşündürmekte (Tarde, 2012, s. 37).

Tarda’a göre toplumlar tarih boyunca ölçek olarak küçükten büyüğe doğru giderken yapısal olarak karmaşıktan basite doğru gitmekteler. Bu son derece çarpıcı bir argüman. İlkel toplumların, modern toplumlardan daha karmaşık olduğunu öne sürmekte Tarde. Ona göre küçük gruplarda toplumsal katmanlar ve farklılıkları regüle etmek daha kolay, dolayısıyla toplumsal yaşam kapsayıcı, soyut kavramlar etrafında inşa edilmiyor. Oysa ölçek büyüdükçe çok fazla farklı insanı ortak bir paydada buluşturabilecek, dolayısıyla da daha basit olması gereken ortaklıklar kurulması gerekiyor. Bu anlamda Tarde’a göre de toplumlar ilerledikçe ve fiziksel olarak dünya küçüldükçe, buna anlam dünyasındaki bir küçülme eşlik ediyor. Dünya, gittikçe daha fazla insanı kapsayacak biçimde tekrar tekrar yeniden büyüleniyor.

Kitapta, yıllarca eğittiği fili uygun fiyat karşısında Fogg’a satabilen Hindu bu açıdan son derece önemli. O, Hindistan’ın ücra bir köşesinde yaşayan, fil yetiştiriciliğiyle uğraşan biridir. Ancak Verne’e göre medeniyetin bir parçası, çünkü oyunun kurallarını anlıyor, eğittiği fili gerektiğinde meta olarak görebiliyor, bunun ötesinde bir duygusal-kişisel ilişki geliştirmiyor. Denilebilir ki bu karakter bahsi geçen fili zaten savaşmak üzere yetiştirmekte ve sonunda satmayı veya üzerinden kâr elde etmeyi hedeflemekte. Bunu hayvana şeker ve yağ yedirerek, böylece onu öfkeli bir file çevirerek yapmakta. Doğrudur, bunun kendisi zaten çevre ve türler arasındaki ilişkinin bir çeşit metalaşması. Ancak yine de bu belirli gelenek kodları içerisinde, tanımlı ve alışılmış biçimlerde gerçekleşecek bir süreç. Oysa fili iyi bir fiyat karşılığında satmak ve bu satışı kendiliğinden, şans eseri gelişen (piyasacı) koşullar içerisinde gerçekleştirmek bambaşka bir ekonomik mantık. Tam da bu mantık ile iş görebilmesi, bu karakteri medeniyetin bir unsuru haline getiriyor. Bu açıdan Passepartout’nun Bombay’daki Hindu tapınağını ayakkabılarını çıkartmadan girerek aşağılaması nedeniyle tutuklandıkları Kalküta’da Fogg ve Passepartout’nun kefaletle serbest bırakıldıkları mahkemede bir anlamıyla adaletin metalaşması ile yukarıda anlatılan filin metalaşması arasında tutarlı bir bütünlük oluşuyor.

Kimin devriâlemi?… Önce sopa, sonra para

Bu tutarlı bütünlük, medeniyetin ta kendisi. Ve bu öyle bir güç ki, karşısında durmaya çalışanı da kendi cephesine çekmenin bir yolunu buluyor. Kitapta, bunun da çok çarpıcı bir örneği mevcut: Fogg ve arkadaşları, ABD’den Liverpool’a gidecek gemiyi kaçırdıklarında kendilerine başka bir gemi bulur. Ancak bu geminin kaptanı Speedy, para ile ikna edilemez. Bu durumda Fogg, kaptanın kendisine değil, tayfaya para teklif ederek onları kaptan karşısında örgütler ve kaptanı bir kamaraya kilitleyip gemiye el koyar. Tüm bunlara rağmen, tüm hız giden ve dolayısıyla tüm yakıtını harcayan geminin Liverpool’a gelemeden yakacak kömürü biter. Bu aşamada Fogg, kaptanı serbest bırakır ve ona yüklü bir para teklif eder. Para karşılığında gemideki tüm ahşaplar sökülür ve yakıt olarak kullanılır. Yolculuğun başında kendi iradesinden şaşmayan kaptan Speedy, teklif edilen paranın miktarını duyunca teklifi kabul eder. Gemi sökülür ve yakılır. Sanıyorum medeniyetin, bazen de zor kullanarak işlediğine dair daha iyi bir örnek, en azından bu kitap içerisinde yok. Paranın ikna edemediğini önce sopa, sonra para ikna etmekte. Bu bağlamda belki de 80 günde dünyanın etrafını dönenin kim veya ne olduğunu sormamız gerekiyor. Bu Fogg veya başka insanlar mı, belirli bir sınıf mı, yoksa kapitalist medeniyet mi?

Tabi kitapta medeniyetin karşıt örnekleri de mevcut, zaten belki de başka türlü bir medeniyet tanımı yapmak mümkün değil. Medeniyet, ancak dışarıda bıraktıklarıyla kendisini tanımlayabiliyor; yani medeniyet dışı olanlar aracılığıyla. Kitapta medeniyet dışı bu hattın iki ucu vardır: bir ucu garip bir şekilde Fogg karakterinin kendisi belirler. O, belki de Don Kişot’u andıracak biçimde (ve dolayısıyla Passepartout da Sancho Panza’yı andıracak biçimde) bütün bu oyunun kurallarının üstünde konumlanır. Para kazanma veya kaybetme olasılığı onu heyecanlandırmaz. O, rasyonel aklın matematiksel kesinliği ile düzenlenmiş dünyanın bir parçası. Ona para vererek yolundan veya inancından döndürmek tam da bu nedenle mümkün değil. Öte yandan, Don Kişot’un aksine, Fogg, oyunun kurallarını çok iyi anlar. O bunlarla mücadele eden, yel değirmenleriyle dövüşen bir karakter değildir. Bütün bunlara egemen olan, onların üzerinde bulunan bir karakter. Bir yanıyla Fogg, kendi yolculuğu üzerinde Verne’in kendi eseri üzerindeki iktidarına benzer bir iktidara sahip. Bu nedenle anlatı düzeyinin üzerinde konumlanıyor. Dolayısıyla da medeniyetin dışında bulunuyor, onu kullanıyor, ondan faydalanıyor, onu hesaplıyor, yönetiyor. Medeniyet dışının diğer ucunda ise Fogg ve arkadaşlarının kurtardığı Auoda’yı kurban etmeye çalışan Hindu topluluğu veya ABD’deki treni basan Siular bulunuyor. Bu sorunlar, kitap boyunca Fogg ve ekibinin para vererek çözmeye çalışmadıkları yegâne sorunlar. Çünkü paranın burada böyle çözücü bir gücü yok. Bu insanların bunu neden yaptıkları, kitap karakterleri tarafından da birkaç defa dillendirildiği şekilde, anlaşılabilecek bir şey değil.

İdeolojik bir belge olarak ’80 Günde Devriâlem’

Medeniyetin ve onun daralttığı anlam alanının dışında (ve bu sefer altında) kalan bu insanlar, parayla ikna edilemiyorlar çünkü onların kendileriyle, çevreleriyle, toplumlarıyla ve varlıklarıyla kurdukları ilişkiler paranın eşdeğeri haline getirilememiş farklı biçimlerde yaşanıyor. Verne, kitapta sömürgeci İngiliz İmparatorluğu’nun da bu tarz ritüellerle ve kültürel kalıntılarla mücadele ettiğini ancak henüz Hindistan’ın bütününü egemenliği altına alamadığı için bazı bölgelerde bunların sürdüğünü söyler. Öte yandan, İngiliz İmparatorluğu’nun ve belki de genel olarak imparatorlukların standart uygulaması, kitapta da açıklandığı gibi bölge halklarının dinlerine ve inanç pratiklerine karışmamak. Ancak bunlar medeniyetin katı sınırları içerisinde kaldığı sürece. Yani tapınağınıza ayakkabıyla giren Passepartout gibi bir karakterin para cezası ödemesine, bu adaletin İngiliz hükümetinin atadığı bir mahkemede yerine getirilmesine boyun eğdiğiniz sürece. Bir çeşit denetimli serbestlik!

Verne’in eserinin bugün okunmasına geri dönecek olursak. Belki bir çeşit gelecek zaman tahayyülü ve heyecanı içerisinde değil ama tarihsel ve ideolojik bir belge olarak Verne’in eserinin bugün hâlâ okunmasını gerektirecek önemli unsurlar kesinlikle var. Verne’in bu kitapta gösterdiği “dünyanın küçülmesi” her iki anlamıyla da bugün çok daha hızlı ve yoğun biçimlerde gerçekleşiyor. Onun anlattığı geleceği yaşamaktayız bir anlamıyla. Evet artık demiryolları bittiği için fille seyahat etmek zorunda değiliz ama belirli bir anlama biçimi tarafından yaşamlarımız kuşatılmakta, daraltılmakta. Farklı ilişkilenme ve yaşama pratiklerini birlikte geliştirmek (geriye dönüp ekonomikleşme öncesinin farklı baskı ve sınırlama biçimleri yaratan geleneksel pratiklerini savunmak değil!) ve Verne’in ilk evrelerini gördüğü bugün ise gezegeni tehdit eden bir kapitalist medeniyetin (ve onun İngiliz mahkemesinde iş gören Hindu rahiplerine benzer tüm denetimli serbestlerinin) dışına taşan, bunları aşan pratikler geliştirmek durumundayız.

Dünyayı yeniden büyülemek değil, onu değiştirmek!

Elbette kapitalizmin görünürdeki katı rasyonalitesi karşısında bir tutum olarak dünyayı yeniden mistifiye etmek veya ona büyüsünü geri vermek önümüzdeki olası yollardan biri. Bu, solda son dönemde ortaya konulduğu haliyle çarpıcı (belki de büyüleyici!) bir öneri. Ama bu önerinin iki yöne kestiğini unutmamak gerek. Dünyayı büyülemek, toplumsallığı bir anlamıyla inanç ve düşünce dünyasıyla sınırlamak anlamına da gelebilir. Bu alanda dinler kadar ideoloji de iddialı olur. Verne de aslında bunun son derece iyi bir örneği. Onun küçülen dünyasının neferleri olarak 1500 tonluk gemiler, kilometrelerce uzanan demiryolları ve her şeyi parayla çözen medeniyet büyülü nesneler veya “genel eşdeğerler”. Bu nesneler, onları üreten toplumsal emeği görünmez kılmaları açısından büyülüler. Kitapta, Verne’in gözleriyle onlara bakıyoruz ve onları üreten insanların somut emeğini, bu insanları besleyen, giydiren, yatacağı yeri yapan diğer toplumdaşlarının emeklerini ve bütün bunlar etrafındaki toplumsal yapılanmayı değil teknolojinin geldiği seviyeyi temsil eden mühendisin saf aklının sonuçlarını, geleceğin bayraklarını ve sembollerini görüyoruz. Bu bir çeşit büyülenme değilse nedir? Bu anlamda rasyonalite, Weber’in iddia ettiği gibi büyünün bozulması değil, dünyanın kapitalist biçimde büyülenmesi olarak düşünülemez mi? Elbette belirli bir büyülenme biçimiyle alternatif büyülenme biçimleri üreterek mücadele etmek mümkün ve geçerli bir yöntem. Ama bunun ardında başka ve daha radikal bir imkânın daha olduğunu unutmamalı. Bu imkân dünyayı yeniden büyülemek değil, onu değiştirmek! (1)


Kaynakça

Davis, M. (2018). Eski Tanrılar, Yeni Bilmeceler. Yordam Kitap.

Foster, J. B. (2023). Marx’s Critique of Enlightenment Humanism: A Revolutionary Ecological Perspective. Monthly Review. https://monthlyreview.org/articles/marxs-critique-of-enlightenment-humanism-a-revolutionary-ecological-perspective/

Hirschman, A. (2008). Tutkular ve Çıkarlar (B. Cezar, Çev.). Metis Yayınları.

Keen, S. (2008). Debunking economics: The naked emperor of the social sciences (1st ed). S. Keen.

Tarde, G. (2012). Sociology and Monadology. re.press.

Verne, J. (2023). 80 Günde Devrialem. İthaki Yayınları.

Wolff, R. D., & Resnick, S. A. (2012). Contending economic theories: Neoclassical, Keynesian, and Marxian. MIT Press.

(1) Burada elbette Marx’ın ünlü 11. tezini tekrarlıyorum. John Bellamy Foster da tam olarak bu tezden yola çıkarak, solun, dünyayı yeniden büyüleme projelerine benzer bir eleştiri getirmekte (Foster, 2023).

Önceki

Trump'ın yeni hedefi Venezuela: 'Narko-terörizm' rıza imal edebilir mi?

Sonraki

Çeteleşmenin anatomisi: Yoksulluk, kimlik ve güç