<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dosya kategorisine ait içerikler - Mefhum Dergi</title>
	<atom:link href="https://www.mefhumdergi.com/kategori/dosya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.mefhumdergi.com/kategori/dosya/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 16 Feb 2026 13:18:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>

<image>
	<url>https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cropped-facicon-32x32.png</url>
	<title>Dosya kategorisine ait içerikler - Mefhum Dergi</title>
	<link>https://www.mefhumdergi.com/kategori/dosya/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>&#8216;Askeri Keynesçilik&#8217;: Rusya&#8217;nın kaldıracı Avrupa&#8217;da işe yarar mı?</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/askeri-keynescilik-rusyanin-kaldiraci-avrupada-ise-yarar-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alp Ozan Gül]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Feb 2026 13:17:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomik büyüme]]></category>
		<category><![CDATA[Keynesçilik]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[savunma sanayii]]></category>
		<category><![CDATA[ukrayna]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3804</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rusya ordusunun, 24 Şubat 2022&#8217;de Ukrayna’ya askeri operasyon başlatmasının ardından Rusya’ya yönelik başta ABD olmak üzere batı ülkeleri&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/askeri-keynescilik-rusyanin-kaldiraci-avrupada-ise-yarar-mi/">&#8216;Askeri Keynesçilik&#8217;: Rusya&#8217;nın kaldıracı Avrupa&#8217;da işe yarar mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;" align="justify">Rusya ordusunun, 24 Şubat 2022&#8217;de Ukrayna’ya askeri operasyon başlatmasının ardından Rusya’ya yönelik başta ABD olmak üzere batı ülkeleri tarafından uygulanan yaptırımların ve uluslararası finansal sistemden dışlamanın sonucu olarak, uluslararası finans kuruluşları ve batılı siyasetçiler Rusya ekonomisinin büyük bir yıkıma uğrayacağını öngörüyordu. Dönemin ABD Başkanı Joe Biden, operasyonun başlangıcıyla aynı gün yürürlüğe giren <span style="color: #467886;"><u><a href="https://home.treasury.gov/news/press-releases/jy0608">yaptırımlara</a></u></span> dair yaptığı açıklamada Rusya ekonomisinin büyük bedeller ödeyeceğini <span style="color: #467886;"><u><a href="https://bidenwhitehouse.archives.gov/briefing-room/speeches-remarks/2022/02/24/remarks-by-president-biden-on-russias-unprovoked-and-unjustified-attack-on-ukraine/">belirtiyordu</a></u></span>. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de benzer şekilde, yürürlüğe giren yaptırımlar aracılığıyla Rusya ekonomisini zayıflatacaklarını <span style="color: #467886;"><u><a href="https://ec.europa.eu/commission/presscorner/api/files/document/print/en/statement_22_1332/STATEMENT_22_1332_EN.pdf">söylüyordu</a></u></span>.</p>
<p style="text-align: left;" align="justify">Batılı siyasetçilerin beklentilerin, benzer şekilde uluslararası finans kuruluşları da paylaşıyordu. Dünya Bankası’nın 22 Nisan 2022 tarihli <span style="color: #467886;"><u><a href="https://documents1.worldbank.org/curated/en/099053504222211133/pdf/IDU0c72f82f302430046a80b0400a3effeb3e549.pdf">belgesinde</a></u></span>, Rusya ekonomisinin “çok sert bir şekilde vurulacağı” ve buna paralel olarak 2,6 milyon Rus vatandaşının ulusal yoksulluk sınırının altına düşeceği öngörülüyordu. Rapor dahilinde 2022 yılında Rusya ekonomisinin yüzde 11,2 oranında daralacağı tahmin edilmesine rağmen bu tahminin aksine Rusya ekonomisi 2022 yılında belirtilen orandan daha az, yüzde 2,1 <span style="color: #467886;"><u><a href="https://documents1.worldbank.org/curated/en/099053504222211133/pdf/IDU0c72f82f302430046a80b0400a3effeb3e549.pdf">daraldı</a></u></span>. Takip eden yıllar için de tahminlerin tutmadığı görüldü. Dünya Bankası’nın 2023 yılı için büyüme tahmin oranı yüzde 0,6 iken gerçekleşen büyüme yüzde 3,6; 2024 yılı için yüzde 1,3 iken yüzde 4,3 oldu. Yine raporda belirtilen 2,6 milyon insanın yoksulluk sınırı altına düşeceği beklentisinin aksine, 2021-2023 yılları arasında yoksulluk oranı yüzde 11’den yüzde 9,3’e; kişi sayısı 16 milyondan 13,5 milyona <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.reuters.com/world/europe/poverty-level-russia-dropped-93-2023-says-statistics-service-2024-03-06/">düştü</a></u></span>.</p>
<h2 style="text-align: left;" align="justify">Rusya&#8217;nın ekonomik kaldıracı</h2>
<p style="text-align: left;" align="justify">Rusya’ya dair beklentilerin aksi yönde ortaya çıkan bu tablonun anlaşılmasında <span style="color: #467886;"><u><a href="https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/0306396810363049">“askeri Keynesçilik”</a></u></span> kavramı açıklayıcı olabilir. Bu kavrama göre, devletlerin askeri harcamalarda gerçekleştirdikleri artış, diğer kamu harcamalarındaki artışın sonuçlarına benzer şekilde <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S0161893808000240">ulusal ekonomiyi canlandırıcı bir işlev</a></u></span> görür. Savunma sanayisine yönelik yapılan harcamalar savunma ve bağlı sektörlerdeki talebi artırarak toplam üretim çıktısında artış sağlanmasına yol açar; buna bağlı olarak işsizlik oranlarında düşüş yaşanır ve işgücü piyasasındaki daralma aracılığıyla da <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.ecb.europa.eu/press/economic-bulletin/articles/2025/html/ecb.ebart202506_01~d41c118e13.en.html">reel ücretlerde artış gerçekleşir</a></u></span>. Bu durumun sonucu olarak oluşan harcanabilir gelirdeki artış, <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.imf.org/external/pubs/ft/wp/2012/wp12150.pdf">çarpan etkisi</a></u></span> yaratarak ulusal ekonominin diğer sektörlerinde de büyümeye yol açar.</p>
<p style="text-align: left;" align="justify">2021-2024 yılları arasındaki Rusya ekonomisine dair veriler incelendiğinde, kavramın ifade ettiği senaryoya uygun nitelikte bir tablo gözlemleniyor. 2021 yılında devletin savunmaya yaptığı harcama 65,9 milyar dolar iken bu sayı 2024 yılında yüzde 126’lık bir artışla 149 milyar dolara erişti; savunma harcamalarının GSYH içindeki payı ise yüzde 3,7’den yüzde 7,1’e <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.sipri.org/sites/default/files/2025-04/2504_fs_milex_2024.pdf">yükseldi</a></u></span>. Savunma harcamalarındaki artışla aynı zaman aralığında işsizlik yüzde 4,8’den yüzde 2,5’e düştü ve reel ücretlerde yüzde 19,1 oranında <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.cbr.ru/eng/statistics/ddkp/mo_br/">artış gerçekleşti</a></u></span> . Reel ücretlerdeki ve işsizlik verilerindeki bu iyileşme Rusya’ya karşı uygulanan ekonomik yaptırımlara rağmen gerçekleşti, yaptırımların sonucu olarak 2021 yılında net ihracatın Rusya GSYH’si içerisindeki payı yüzde 9,4 iken bu oran 2024 yılında yüzde 4,3’e <span style="color: #467886;"><u><a href="https://datacatalog.worldbank.org/search/dataset/0037712/world-development-indicators">düştü</a></u></span>. Savunma harcamalarındaki artış, iç piyasada talep artışına yol açarak ihracat gelirlerindeki düşüşün ve yaptırımların diğer etkilerinin yarattığı olumsuz sonuçları <span style="color: #467886;"><u><a href="https://thedocs.worldbank.org/en/doc/661f109500bf58fa36a4a46eeace6786-0050012024/related/GEP-Jan-2024-Analysis-ECA.pdf">sübvanse etti</a></u></span>. Elbette bu veriler ele alınırken savunma harcamalarındaki artışın yarattığı etkiler, ulusal ekonomiyi etkileyen diğer faktörler ve devletin süreçte takip ettiği maliye ve para politikaları ile bir arada ele alınmalı.</p>
<h2 style="text-align: left;" align="justify">Rusya&#8217;nın kabusunu Avrupa mı görüyor?</h2>
<p style="text-align: left;" align="justify">Rusya’da bu tablo ortaya çıkarken Rusya devleti bunu bir kalkınma-ekonomi stratejisi olarak konumlandırmadı. Ortaya çıkan tablo, siyasi aktörlerin bilinçli tercihlerinden ziyade savaş koşullarının yarattığı ihtiyaçlar ve Rus savunma sanayisinin <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.sipri.org/sites/default/files/2022-03/fs_2203_at_2021.pdf">halihazırda dünyadaki en büyük savunma sanayilerinden biri olmasıydı.</a></u></span> Savunma sanayisinin yüksek üretim kapasitesi, savaş sonucu doğan yüksek talebin yurt dışına yönelmesini büyük oranda <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.sipri.org/sites/default/files/2025-03/fs_2503_at_2024_0.pdf">kısıtlayarak</a></u></span> ulusal ekonomide canlanmaya yol açtı.</p>
<p style="text-align: left;" align="justify">Rusya’da savaş koşulları ve yaptırımlara rağmen ekonomide yaşanan olumlu tabloya karşın Avrupa ekonomisinde bunun tersi yönde bir tablo ortaya çıktı. Savaşın başladığı 2022 yılında Avrupa’nın en büyük ekonomisi olan Almanya’da ekonomi, 2022 yılında esas olarak pandemi sonrası toparlanma <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.bundesbank.de/en/tasks/topics/federal-statistical-office-german-economy-grows-by-1-9-in-2022-903104">nedeniyle</a></u></span>  yüzde 1,8 oranında <span style="color: #467886;"><u><a href="https://databank.worldbank.org/reports.aspx?country=DEU&amp;source=2">büyürken</a></u></span> takip eden 2023 yılında <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.destatis.de/EN/Press/2024/01/PE24_019_811.html">yüzde 0,3</a></u></span>, 2024 yılında <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.destatis.de/EN/Press/2025/01/PE25_019_811.htm">yüzde 0,2</a></u></span> daraldı. Ekonominin daralmasında Avrupa’nın Rusya’dan enerji ithalatına getirdiği kısıtlamalar sonucu oluşan yüksek enerji fiyatları önemli <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.imf.org/-/media/files/publications/selected-issues-papers/2023/english/sipea2023059.pdf">rol oynadı</a></u></span>.</p>
<h2 style="text-align: left;" align="justify">Batı&#8217;da daralmadan çıkışın anahtarı &#8216;askeri keynesçilik&#8217; mi?</h2>
<p style="text-align: left;" align="justify">Avrupa, ekonomideki bu olumsuz tabloyu tersine çevirmeye yönelik girişimlerinde askeri harcamaları da öncelikli bir araç olarak kullanmayı planlıyor. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte Ağustos 2025 tarihinde yaptığı açıklamada “artan savunma harcamalarının ekonomideki büyümenin motoru” olacağını <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.nato.int/en/news-and-events/events/transcripts/2025/08/27/speech">söyledi.</a></u></span> Benzer şekilde o tarihteki Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josip Borrell, Kasım 2023 tarihinde yaptığı açıklamada “savunma harcamalarının israf olmadığı” ve “yeni işler yaratacağı ve inovasyonu artıracağı” görüşünü <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.eeas.europa.eu/eeas/powering-european-defence_en">paylaştı</a></u></span>. Bu anlayışla uyumlu olacak biçimde Avrupa Komisyonu, Mart 2025’te “Rearm Europe/Readiness 2030” planını duyurdu. Bu plan, AB üyesi ülkelerin savunma harcamalarını artırmaya yönelik somut hukuki ve finansal araçları tanımlarken, bu araçlar aracılığıyla üye ülkeler tarafından 800 milyar EUR tutarında askeri yatırım yapılmasını <span style="color: #467886;"><u><a href="https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/qanda_25_790">hedefliyor</a></u></span>.</p>
<h2 style="text-align: left;" align="justify">SAFE Programı</h2>
<p style="text-align: left;" align="justify">Plan kapsamında somut bir finansman mekanizması olması itibarıyla ön plana “SAFE” finansal programı çıkıyor. Program, AB üyesi ülkelere savunma harcamalarında kullanılmak üzere 150 milyar EUR tutara kadar piyasa koşullarına kıyasla daha uzun vadeli ve daha ucuz krediye erişim imkânı tanıyor. Programdan faydalanabilmenin en önemli şartlarından biri temin edilen kredilerle yapılacak satın almalarda, ürünlerin bileşenlerinin en az yüzde 65’inin AB veya Ukrayna’da üretilmiş olma zorunluluğu, bu zorunluluk ile temin edilen kredilerin doğrudan Avrupalı üreticilere yapılan ödemelerde kullanılması buna bağlı olarak Avrupa ekonomisine katkı sunması <span style="color: #467886;"><u><a href="https://defence-industry-space.ec.europa.eu/eu-defence-industry/safe-security-action-europe_en">hedefleniyor</a></u></span> benzer amaçla krediler kullanılarak yapılacak satın almalarda sözleşmelerin Avrupa’da yerleşik firmalarla yapılması zorunlu tutuluyor. Bu bağlamda önemli bir nokta; dünyanın en büyük savunma sanayi üreticisi ve AB’nin bir numaralı ortağı ABD’ye program kapsamında herhangi bir ayrıcalık tanımlanmıyor olması.</p>
<p style="text-align: left;" align="justify">Oluşturulan finansman mekanizmaları ve halihazırda Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarındaki yaptığı artışa rağmen bu adımların Avrupa’da Rusya’dakine benzer sonuçlara yol açacağı ise şüpheli, bu şüphenin oluşmasında Rusya ve Avrupa savunma sanayileri arasındaki farklılıklar önemli faktörlerden biri.</p>
<h2 style="text-align: left;" align="justify">Model, Avrupa&#8217;da etkili olur mu?</h2>
<p style="text-align: left;" align="justify">Bu farklılıklardan ilki, Rusya savunma sanayisi, sahiplik yapısı itibarıyla <span style="color: #467886;"><u><a href="https://home.treasury.gov/news/press-releases/jy0838">devlet kontrolünde</a></u></span> iken Avrupa genelinde savunma sanayisi, devletlerin önemli bir payı olmakla beraber <span style="color: #467886;"><u><a href="https://epthinktank.eu/2026/02/09/european-defence-industry/">özel sektör kontrolünde</a></u></span>. Bu durum, Rusya devletinin sektör üzerinde yüksek düzeyde kontrolünü sağlayarak savaş koşullarının yarattığı talebin karşılanması, bu bağlamda üretimin hızlı bir şekilde artırılması ve üretimin koordinasyonu konusunda Rusya’ya Avrupa’ya kıyasla önemli bir avantaj sağlıyor. Rusya’da üretimdeki hızlı artış, işgücüne olan ihtiyacın da <span style="color: #467886;"><u><a href="https://csis-website-prod.s3.amazonaws.com/s3fs-public/2025-06/250605_Snegovaya_Wartime_Economy.pdf">hızla artmasını</a></u></span> beraberinde getirdiği için savunma harcamalarındaki artış kısa sürede çarpan etkisiyle ulusal ekonomiyi canlandırıcı bir rol oynadı. Avrupa’da ise bu farklılıktan kaynaklı savunma harcamalarındaki artışın doğrudan üretimde ve işgücüne olan ihtiyaçta artışa yol açması pek olası görünmüyor.</p>
<p style="text-align: left;" align="justify">Avrupa ve Rusya arasındaki başka önemli bir fark, savunma sanayisinin müşteri portföyleri arasındaki fark; Rusya’da savunma sanayii, ihracat kalemi bulunsa da ağırlıklı olarak Rusya ordusuna yönelik üretim gerçekleştirirken, Avrupa savunma sanayisi farklı ihtiyaç ve gerekliliklere sahip olan müşteri portföyüne sahip; bu durum Rusya’da Avrupa’ya kıyasla üretimin daha koordineli yönlendirilmesini ve toplam üretim çıktısındaki artışı kolaylaştırıyor. Bunun sonucu olarak, savunma harcamalarındaki artışın ulusal ekonomiye olumlu katkısı daha etkili bir şekilde yansıyor.</p>
<p style="text-align: left;" align="justify">Son olarak, Rusya savunma sanayisinin ulusal ekonomiye etkisi, savaş öncesi dönemde dahi Avrupa savunma sanayisinin Avrupa ekonomisindeki etkisine kıyasla daha fazlaydı. Savaş öncesi dönemde Rusya’da 2019 yılında yaklaşık olarak iki<span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.foi.se/rest-api/report/FOI%20Memo%208231"> milyon kişi istihdam edilmekteydi</a></u></span>, bu sayı o dönem Rusya’daki toplam istihdamın yüzde 2,8’ini oluşturuyordu. Mukayeseli bakarsak, 2020 yılındaki verilere göre, Avrupa’da <span style="color: #467886;"><u><a href="https://ec.europa.eu/eurostat/web/products-eurostat-news/-/ddn-20220428-1">462.800 kişi</a></u></span> savunma sanayinde istihdam edilmekte iken bu sayı toplam istihdamın yüzde 0,2’sini oluşturuyordu. Savaşla beraber Rusya’da 2024 yılında savunma sanayisinin toplam istihdamdaki payı yüzde 5,1’e yükseldi. Bu durum, ulusal ekonomide savaş sonrası Rusya’daki iç talep yükselişinde önemli bir rol oynadı; Avrupa’da savunma sanayisinin istihdamdaki payının çok daha düşük olması savunma harcamalarındaki artışın iç talebe etkisinde kısıtlayıcı bir durum oluşturacaktır.</p>
<p style="text-align: left;" align="justify">Rusya, savaş koşullarında &#8220;askeri keynesçiliğin&#8221; 21. yüzyılda ilginç bir örneğini teşkil ediyor. Gelecek dönemde Avrupa planlarına uygun şekilde hareket edecek olsa da Rusya’daki gelişmelerin Avrupa’da tekrar etme olasılığı pek yüksek  görünmüyor.</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/askeri-keynescilik-rusyanin-kaldiraci-avrupada-ise-yarar-mi/">&#8216;Askeri Keynesçilik&#8217;: Rusya&#8217;nın kaldıracı Avrupa&#8217;da işe yarar mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de gıda krizi: Mücadele ve dayanışmanın kurucu iradesi</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/turkiyede-gida-krizi-mucadele-ve-dayanismanin-kurucu-iradesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Furkan Gelici]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Feb 2026 17:05:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[dayanışma]]></category>
		<category><![CDATA[dayanışma kooperatifi]]></category>
		<category><![CDATA[gıda krizi]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3796</guid>

					<description><![CDATA[<p>Derinleşen küresel gıda krizi, halkların nitelikli, yeterli, sağlıklı, güvenilir ve erişilebilir gıdaya ulaşma olanaklarını giderek daraltmaktadır. Birleşmiş Milletler’in&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/turkiyede-gida-krizi-mucadele-ve-dayanismanin-kurucu-iradesi/">Türkiye&#8217;de gıda krizi: Mücadele ve dayanışmanın kurucu iradesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Derinleşen küresel gıda krizi, halkların nitelikli, yeterli, sağlıklı, güvenilir ve erişilebilir gıdaya ulaşma olanaklarını giderek daraltmaktadır. Birleşmiş Milletler’in SOFI 2024 raporuna göre günümüzde dünya genelinde yaklaşık 673 milyon insan açlık koşulları altında yaşarkan 2023 verileri 733 milyon kişinin kronik yetersiz beslenme koşullarında yaşamını sürdürdüğünü ortaya koymaktadır. Güney Asya’da belirginleşen kıtlık süreci, bölgesel bir olgu olmanın ötesine geçerek küresel ölçekte yaygınlaşmaktadır. Savaşlar, ekolojik yıkım ve emperyalist gıda politikalarının bir bileşkesi olarak ortaya çıkan bu tablo, nitelikli ve yeterli gıdaya erişim mücadelesini önümüzdeki dönemin temel siyasal-toplumsal mücadele başlıklarından biri haline getirmektedir.</p>
<p class="p1">Dünya Gıda Programı (WFP) verilerine göre 74 ülkede 343 milyon insan akut gıda güvensizliği koşullarında yaşamaktadır; 2024 Küresel Gıda Krizi Raporu ise 53 ülke ve bölgede 295 milyon kişinin yüksek düzeyde akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Bu veriler, gıdaya erişimin nasıl ve kimler tarafından örgütleneceği sorusunu kaçınılmaz bir tartışma alanı haline getirmektedir. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) raporları, küresel ölçekte üretilen gıdanın yaklaşık yüzde 19’unun israf edildiğini, sorunun üretim yetersizliğinden ziyade adaletsiz dağılım ve piyasa ilişkilerinden kaynaklandığını açıkça ortaya koymaktadır.</p>
<p class="p1">Gıda egemenliği kavramı; gıda emperyalizminin dayattığı endüstriyel tarım modeline karşı, ekolojik ve sürdürülebilir yöntemlerle, yerel kültür ve toplumsal ihtiyaçlara uygun, sağlıklı ve nitelikli gıdanın üretilmesi ve tüketilmesi hakkını savunur ve toplumların kendi tarımsal sistemlerini kurma, üretme ve tüketme hakkını ifade eder. Yeni-sömürgeci yöntemlerle tarımsal üretimin emperyalist tekellerin denetimine girmesine karşı; havasına, suyuna, toprağına, tohumuna ve emeğine sahip çıkan halkların bağımsızlık mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Yerel tohumlara sahip çıkmak; tohumların patentlenmesine, GDO’lu tohum ve ürünlerin yaygınlaştırılmasına karşı durmak bu mücadelenin temel unsurları arasındadır.</p>
<p class="p1">GFRC 2024 verilerine göre çatışmalar yaklaşık 140 milyon insanı, iklim krizine bağlı aşırı hava olayları ise 96 milyon insanı gıda güvensizliği koşullarına sürüklemektedir. Bu süreç, kırda küçük üreticileri doğrudan etkileyen yapısal eşitsizlikleri derinleştirmektedir. Daha az su ve enerji kullanımıyla sürdürülebilir bir üretim modeli sunan ı agroekolojik tarım küresel ısınmaya karşı soğutucu bir etki yaratma potansiyeline sahiptir ve iklim krizine karşı gerçekçi bir çözüm hattı sunmaktadır. Bilimsel çalışmalar, sağlıklı bir beslenme için gerekli olan meyve, sebze ve baklagil üretiminin küresel ölçekte hâlâ yetersiz olduğunu; iklim değişikliğinin tarımsal verimliliği daha da düşürdüğünü ortaya koymaktadır . FAO’nun verilerine göre her yıl yaklaşık 600 milyon insan güvensiz gıdalar nedeniyle hastalanmakta; bu durum gıda egemenliği mücadelesinin aynı zamanda bir halk sağlığı mücadelesi olduğunu açıkça göstermektedir.</p>
<h2 class="p1">Bir karşı çıkış örneği: La Via Campesina</h2>
<p class="p1">La Via Campesina, küresel kapitalizmin gıda ve tarımı çokuluslu şirketlerin denetimine soktuğu, köylü üretimini ve küçük üreticileri tasfiye eden “üçüncü gıda rejimi” karşı ortaya çıkmış ulusötesi bir köylü hareketidir. 1993 yılında kurulan bu örgütlenme, küçük üreticilerin, tarım işçilerinin ve yerli halkların neoliberal tarım politikalarına karşı geliştirdiği kolektif siyasal itirazın ifadesidir. Nyéléni Bildirgesi ile kavramsallaştırılan gıda egemenliği mücadelesi perspektifi aracılığıyla La Via Campesina, gıda üzerinde söz, yetki ve karar hakkının sermayeden alınarak üreten ve tüketen halklara devredilmesini ve gelecek nesillere yaşanılabilir bir dünya bırakmayı hedefler.</p>
<h2 class="p1">Gıda egemenliği yolunda nasıl bir hat izlenmeli?</h2>
<p class="p1">Gıdayı ticari bir meta olarak ele alan ve küçük üreticiler ile tüketicileri sınırlı sayıdaki gıda tekelinin denetimine terk eden egemen gıda politikalarının reddedilmesi, gıda egemenliği mücadelesinin temel koşuludur. Emperyalist gıda tekelleri, sözleşmeli tarım uygulamaları, aracı ve tefeci ilişkileri üreticilerin üretim süreçleri üzerindeki söz ve karar hakkını ortadan kaldırırken; tüketicilerin sağlıklı, güvenilir ve yeterli gıdaya erişimini de giderek imkânsızlaştırmaktadır. Devletin bu hakları güvence altına almak yerine, gıda politikalarını sermaye ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirmesi, üreticilerin üretimden gelen gücünü kolektif biçimde açığa çıkarma gereğini daha da yakıcı hale getirmektedir.</p>
<p class="p1">Bu bağlamda küçük aile tarımı yapan üreticilerin, gıda tekellerine karşı demokratik, katılımcı ve şeffaf biçimde örgütlenen üretim kooperatifleri etrafında birleşmesi; bu yapıların tüketim kooperatifleriyle birlikte faaliyet yürüterek üreticiyi doğrudan tüketiciyle buluşturan bir dayanışma ekonomisi inşa etmesi, izlenmesi gereken temel hattı oluşturmaktadır. Suyuna, toprağına ve tohumuna sahip çıkan; insanın ve doğanın sömürüsüne karşı alternatifler üreten bu örgütlenme biçimi, gıda üretimi ve dağıtımının adil, aracısız ve kolektif temelde örgütlenmesi yoluyla gıda egemenliğinin toplumsal olarak tesis edilmesini hedeflemektedir.</p>
<h2 class="p1">Nasıl bir tüketim kooperatifi?</h2>
<p class="p1">Tüketim kooperatifleri, yaşam alanlarına, doğaya ve emeğe yönelen sistemli saldırılar karşısında yalnızca ekonomik bir örgütlenme biçimi değil, aynı zamanda dayanışma eksenli alternatif toplumsal ilişkilerin inşa edildiği siyasal bir mevzi olarak ele alınmalıdır. Kent yaşamında tarımsal üretim süreçlerinden koparılan geniş kitlelerin gıdaya erişiminin zincir marketler aracılığıyla sınırlandırılması, gıdanın metalaştırılmasını ve sorgulanmadan tüketilmesini yeniden üretirken; tüketim kooperatifleri bu tekelleşmiş yapıya karşı, yalnızca ürün temin eden bir perakende modeli olmanın ötesine geçerek tekelci kapitalist gıda rejimine alternatif bir üretim–tüketim hattı kurmayı hedeflemelidir. Sağlıklı, doğal, nitelikli ve erişilebilir gıdaya ulaşma hakkını savunmanın yanı sıra, tüketicileri gıda egemenliği perspektifi doğrultusunda bilinçlendiren kolektif pratikleri örgütlemek; üretim süreçlerini aracısız, şeffaf ve sömürüsüz biçimde görünür kılmak bu hattın temel unsurlarıdır. Bu yönüyle tüketim kooperatifleri, üreticiler ile tüketicilerin birleşik mücadelesinin somutlaştığı, sosyalleşmenin ve dayanışmanın yeniden üretildiği kamusal mekânlar olarak, demokratik, katılımcı ve kamucu bir iktisadi modelin nüvelerini barındıran kurucu siyasal araçlar niteliği taşımaktadır.</p>
<h2 class="p1">Bir alternatifin geleceğe uzanan politik yansıması: Dayanışma ekonomisi ve dayanışma zinciri</h2>
<p class="p1">Günümüz neoliberal toplum düzeni, Marx’ın işçi ve üretim süreçleri üzerinden tanımladığı, Fromm’un ise insan ilişkilerindeki yabancılaşma ekseninde ortaya koyduğu biçimiyle, bireyleri ürettiklerinden ve tükettiklerinden kopararak, sürekli borçlanma, güvencesizlik ve rekabet ortamında birbirine yabancılaştırmaktadır. Bu yapısal yabancılaşma, toplumsal çürümenin ve metalaşmış ilişkilerin temel dinamiklerinden biri olarak, üretim ve tüketim süreçlerinde söz ve karar hakkının kaybını derinleştirir. Öz-yönetim ve dayanışma temelli ekonomi pratikleri, emekçi kitlelerin kolektif mülkiyet ve demokratik karar mekanizmaları aracılığıyla bu yabancılaşmaya karşı bir karşı-mevzi sunar. Üretim ve tüketim kooperatifleri, işçi kooperatifleri, sendikalar ve dayanışma ağları; artı-değerin kolektif sahiplenildiği, üreticilerin söz ve karar hakkını etkin kıldığı, metalaşmış ve bireycileşmiş ilişkiler karşısında alternatif bir toplumsallığın nüvelerini oluşturur. Bu bağlamda gıda egemenliği mücadelesi, yalnızca üretici ve tüketici taleplerini örgütlemekle kalmayıp, köylerdeki üretim kooperatiflerinden kentlerdeki tüketim kooperatiflerine, emekçi kitlelerin toprağa, suya ve yaşama sahip çıktığı, neoliberal yabancılaşma ve sömürüye karşı dayanışmanın zincir halkalarını örgütlediği kurucu fikrin kurucu alternatifini ifade eden bütünlüklü bir siyasal hattın parçasıdır.</p>
<h3 class="p1">Dayanışma fikrinin kurucu iradesine üç örnek</h3>
<p class="p1">Hopa Çay Kooperatifi, çayda kota ve kontenjan uygulamalarına karşı yürütülen mücadelenin içinden doğmuş; Artvin’den Türkiye’deki çay üreticilerine uzanan kolektif bir iradenin ifadesidir. Üreticinin söz, yetki ve karar sahibi olduğu bir anlayışın pratikte sınandığı önemli deneyimlerden biridir. Kökleri 1959’a uzanan kooperatif, zamanla yozlaşan yönetsel pratikler nedeniyle işlevsizleşmişti. Ancak ÇAYKUR’un özelleştirilme gündemi ve çay üreticilerinin özel sektöre karşı kendi alternatiflerini örgütleme iradesi, 4.500 üreticinin bir araya gelmesiyle kooperatifi yeniden ayağa kaldırdı. Bugün Hopa Çay Kooperatifi, üretici ve köy meclisleriyle birlikte, tüm zorluklara rağmen başka bir seçeneğin mümkün olduğunu somut biçimde ortaya koymaktadır.</p>
<p class="p1">Dayanışma Kooperatifi, gıdanın bütünüyle metalaştırıldığı ve tüketicinin üç harfli zincir marketlere mahkûm edildiği koşullarda; halkın nitelikli, sağlıklı, güvenilir ve yeterli gıdaya erişim mücadelesini örgütlemeyi hedeflemektedir. Soğuk zincirlerde bekletilen, hibrit tohumlarla niteliksizleşen ürünlerin dayatılmasına karşı; mevsiminde yetişen, ata tohumu ile ekilen, aşırı su ve kimyasal kullanımına ihtiyaç duymayan ürünleri emekçi halkla buluşturur. Aracısız, tefecisiz, komisyoncusuz ve sömürüsüz bir alternatifin pratikte sınandığı önemli bir deneyimdir.</p>
<p class="p1">Grevdeki işçilerden pandemide evinden çıkamayan emeklilere, KYK bursuyla geçinmeye çalışan öğrencilerden yoksul emekçi mahallelere kadar uzanan dayanışma ağlarını gönüllüler aracılığıyla örmektedir. Neo-liberal “herkes kendi başının çaresine baksın” anlayışına karşı, insanın insana sahip çıkma iradesini dayanışmanın kurucu fikriyle birleştiren bir eylem hattı oluşturur.</p>
<p class="p1">Dayanışma Kooperatifi aynı zamanda yoksul mahallelerde birer dayanışma ve kültür merkezi olarak faaliyet yürütmektedir. Bu yönüyle kooperatiflerin sıklıkla göz ardı edilen bir misyonuna işaret eder: Kooperatifler yalnızca ürün alım-satımının yapıldığı mekânlar değil, aynı zamanda dayanışma fikrinin aydınlanmacı damarını taşıyan toplumsal merkezlerdir. Sefaköy ve Avcılar Parseller Mahallesi’ndeki kooperatifler; öğrenci, kadın ve mahalle meclisleri, atölyeler, paneller ve kültürel etkinliklerle bu anlayışı somutlaştırmıştır. Bu mekânlar, yüzlerce gencin ve emekçinin hayatına dokunan, dayanışmanın dönüştürücü gücünü görünür kılan deneyimler üretmiştir.</p>
<p class="p1">Hatay Dayanışma Kooperatifi ise, 6 Şubat depremlerinin ardından Hatay halkının kendi dayanışma pratiklerinden doğmuş bir üretici kooperatifidir. “Hatay’ı Dayanışma ile Yeniden Kuracağız” şiarıyla yola çıkan Dayanışma Gönüllüleri; arama kurtarmadan gıda ve barınma ihtiyacına, tohum ve fide temininden üretici forumlarına kadar çok yönlü bir çalışma yürütmüştür. Bu süreç, küçük aile çiftçilerinin aracısız ve sömürüsüz üretim iradesiyle kooperatifleşmesine zemin hazırlamıştır.</p>
<p class="p1">Bugün Hatay Dayanışma Kooperatifi; üretici meclisleri, kadın emeği kolektifleri ve tüketici kooperatifleriyle kurduğu doğrudan ilişkiler aracılığıyla, dayanışma ekonomisini kalıcı bir toplumsal alternatif hâline getirmeye çalışmaktadır. Kadın emeği meclisleri, dayanışma mutfakları ve forumlar, bu mücadelenin toplumsal boyutunu güçlendiren önemli araçlar olmuştur.</p>
<p class="p1">Bu üç örnek, dayanışma ekseninde kurulan ekonomik ve toplumsal modellerin, yarını örgütleyebilecek gerçek bir alternatif olabileceğini göstermektedir. Ürünlerini sermayenin “ekolojik” vitrinlerine değil, halkın kurduğu dayanışma kooperatiflerinin raflarına taşıyan bu anlayış; aracısız, tefecisiz ve sömürüsüz bir üretim-tüketim zincirini hayata geçirmeyi hedefler. Dayanışmanın kurucu fikrini kolektif eylemle buluşturan bu deneyimler, yarının alternatifini bugünden inşa etme iradesinin somut ifadesidir.</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/turkiyede-gida-krizi-mucadele-ve-dayanismanin-kurucu-iradesi/">Türkiye&#8217;de gıda krizi: Mücadele ve dayanışmanın kurucu iradesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de gıda krizi: Bir tasfiyenin öyküsü</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/turkiyede-gida-krizi-bir-tasfiyenin-oykusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Furkan Gelici]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 13:50:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[feodalizm]]></category>
		<category><![CDATA[gıda krizi]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[neoliberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[tarım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3786</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gıda krizi, halkların gıdaya erişim hakkının sermaye tarafından gasp edilmesidir. Gıdanın üretimden tüketime uzanan süreci, sermaye birikimi ve&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/turkiyede-gida-krizi-bir-tasfiyenin-oykusu/">Türkiye’de gıda krizi: Bir tasfiyenin öyküsü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gıda krizi, halkların gıdaya erişim hakkının sermaye tarafından gasp edilmesidir. Gıdanın üretimden tüketime uzanan süreci, sermaye birikimi ve emperyalist bağımlılık ilişkileri içinde toplumun ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmiştir; kriz iklim koşullarının değil, toprağın, suyun ve emeğin kâr için metalaştırılmasının sonucudur. Tarım, toplumsal yeniden üretimin bir parçası olmaktan çıkarılıp piyasa mantığına teslim edildiğinde, ekolojik yıkım ile açlık aynı sömürü düzeninin birbirini besleyen iki yüzü haline gelir. Türkiye’de bugün yaşanan gıda krizi de savaş sonrası kurulan bu bağımlılık düzeninin tarihsel ve sınıfsal bir ürünüdür.</p>
<p>Gıda krizi gündelik hayatı kuşatırken, bu krizden çıkış yolları sıkça gündeme gelmeye başladı. Mevcut krizin kökleri, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkışının ardından ortaya çıkardığı tarım politikalarına dayanıyor. Kapitalist bloğun yeni lideri ABD, savaş sonrası güçlenen Sovyetler Birliği’ni bir tehdît olarak algıladı ve Avrupa ülkelerini de arkasına alarak IMF, Dünya Bankası gibi bir dizi kuruluşun finansal iktidarına öncülük etti. Savaş sonrası yıkılan dünyanın ‘yaralarını’ sarma iddiası ile geliştirilen Marshall Planı, yaraları sarmaktan ziyade emperyalizme bağımlılık ilişkileri geliştirmek için bir Truva atı işlevi gördü. Marshall Planı neticesinde Türkiye’ye biçilen misyon, Avrupa’nın tahıl başta olmak üzere tarım deposu olmaktı.</p>
<p>Bu misyon doğrultusunda Marshall Planı’nın Türkiye’ye yansıması tarımda endüstrileşmenin gerçekleştirileceği bir tarımsal kalkınma planıydı. Ancak Türkiye’de küçük üreticilere dayalı tarımsal üretim bu geçişi gerçekleştirebilecek altyapıya sahip değildi. Çünkü genç cumhuriyet; kırsal kalkınma planlarını, tarımda endüstrileşmeyi, feodal üretim ilişkilerini tasfiye edecek bir süreç olarak düşünecek sınıfsal karakterden yoksundu.</p>
<h2>Genç cumhuriyetin sınıfları ve feodalizm</h2>
<p>Genç cumhuriyetin yönetici sınıflarını oluşturan milliyetçi küçük burjuva radikalleri, ticaret burjuvazisi ve yarı-feodal toprak ağalarından oluşan koalisyon, mevcut sınıfsal kompozisyonu nedeniyle feodalizmi tasfiye edecek bir politika üretemedi. Bu sınıfsal bileşimi daha net kavrayabilmek için koalisyonun bileşenlerini kısaca açmak gerekir.</p>
<p>Radikal küçük burjuva milliyetçileri, askeri-sivil bürokrasi içerisinde etkili ve belirleyici bir konuma sahipti. Ancak bu kesim homojen bir yapı arz etmiyor; özellikle 1930’lu yıllardan itibaren bürokratikleşen ve statükocu bir karaktere evrilen eğilimleri de bünyesinde barındırıyordu. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü, bu sınıf fraksiyonunun öne çıkan siyasal figürleri arasında yer aldı.</p>
<p>Ticaret burjuvazisi ise, erken Cumhuriyet döneminde sanayi burjuvazisinden daha belirleyici bir konumda bulundu. Devletle iç içe gelişen ve korumacı-devletçi çerçeve içinde piyasa yanlısı politikaları savunan bir sermaye fraksiyonu olarak şekillendi. İş Bankası etrafında kümelenen bu kesimin en bilinen siyasal temsilcisi Celal Bayar’dır.</p>
<p>Yarı-feodal toprak ağaları, Osmanlı döneminde tımar sisteminin çözülmesiyle ortaya çıkan ve eski tımar sahiplerinin ağalaşması sonucunda biçimlenen sınıf kesimleriydi. Bu kesimler, tarımda kapitalistleşme sürecine eklemlenmiş olmakla birlikte, pre-kapitalist ilişkilerin ve zor temelli sömürü biçimlerinin önemli unsurlarını korumaya devam etti.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sürecinde Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde belirginleşen sınıfsal ve siyasal çatışmalar, savaş sonrasında Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle sonuçlandı. Bu süreç, ticaret burjuvazisi ile toprak ağalarının oluşturduğu ve emperyalizmle daha açık bir uyum ilişkisi kuran patron–ağa iktidar bloğunun tesis edilmesi anlamına geldi.</p>
<h2>Devlet destekli tarım dönemi ve sınıf</h2>
<p>1945–1960 arası devlet destekli tarım politikaları, yüzeyde küçük üreticiyi güçlendirmeyi hedefleyen reformlar olarak sunulsa da, gerçekte tarımsal üretim ilişkilerinde sınıflar arası göreli bir dengeyi tesis etmeye yönelik bir müdahale niteliği taşımıştır. Bu dönemde devlet, küçük üretici, büyük toprak sahibi ve gelişmekte olan tarımsal sermaye arasındaki çelişkileri doğrudan bastırmak yerine, onları yöneten ve düzenleyen bir arabulucu işlevi görmüştür. Bu arabuluculuk, çayda alım garantileri, tütünde tekelci sözleşmeler, fındıkta ise sınırlı ve düzensiz destekler gibi ürün bazlı farklı müdahale biçimleriyle somutlaşmıştır.</p>
<p>Küçük üreticilik, toprak, sermaye ve teknoloji yetersizliği nedeniyle endüstriyel tarımın gerektirdiği yüksek girdi ve ölçek baskısı altında kırılgan bir konumdaydı. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile sınırlı bir toprak dağıtımı gerçekleştirilmiş; ancak bu düzenleme büyük toprak mülkiyetini yapısal olarak tasfiye edecek ölçekte uygulanmamıştır. Küçük üreticinin tarımda tutulması, esas olarak KİT’ler ve kooperatifler aracılığıyla sağlanan girdi sübvansiyonları, alım garantileri ve kredi mekanizmaları üzerinden mümkün olmuştur. Örneğin Doğu Karadeniz’de çay üreticisi küçük üreticiler, birkaç dönümlük arazilerde üretim yapmalarına rağmen devletin yaş çay alım garantileri sayesinde pazara erişebilmiş; ancak fiyat belirleme süreçlerinde söz sahibi olamamışlardır. Bu destekler, küçük üreticinin mülksüzleşmesini geçici olarak ertelemiş, ancak onu pazara ve devlete bağımlı bir üretici konumuna yerleştirmiştir.</p>
<p>Büyük toprak sahipleri açısından bu dönem, açık bir mülkiyet kaybı sürecinden ziyade, devlet destekleri ve pazar genişlemesi sayesinde üretimlerini yoğunlaştırabildikleri bir yeniden yapılanma evresi olmuştur. Toprak reformunun sınırlı uygulanması, büyük mülkiyetin siyasal ve ekonomik gücünü korumasını sağlamış; makineleşme ve fiyat destekleri, bu kesimin üretim maliyetlerini düşürerek tarımsal artık değeri artırmasına olanak tanımıştır. Özellikle Ege ve Güneydoğu’da tütün ve pamuk gibi nakit ürünlerde, büyük üreticiler makineleşme ve krediye erişim avantajı sayesinde küçük üreticilere kıyasla daha yüksek verim ve kâr elde etmiştir. Böylece büyük toprak sahipleri, tarımsal kapitalistleşmenin öncü aktörleri haline gelmiş, kırsal sınıf yapısındaki eşitsizlikler derinleşmiştir.</p>
<p>Devlet, bu üçlü ilişkide doğrudan bir sınıfın temsilcisi olmaktan ziyade, tarımsal üretimin sürekliliğini ve toplumsal istikrarı sağlama kaygısıyla hareket eden düzenleyici ve yeniden dağıtıcı bir aktör olarak konumlanmıştır. Küçük üreticiliğin tamamen çözülmesi, kentlere ani işgücü göçü ve toplumsal gerilimler yaratma riski taşıdığından; devlet, destekleme alımları ve kooperatifler yoluyla köylüyü üretimde tutmayı tercih etmiştir. Tütünde devlet tekeli aracılığıyla üretim ve kalite denetimi sağlanırken, fındıkta üreticinin büyük ölçüde tüccar ve ihracatçı sermayenin fiyat dayatmalarına terk edilmesi, devlet müdahalesinin seçici ve eşitsiz karakterini ortaya koymuştur. Aynı zamanda büyük toprak sahiplerinin siyasal etkisi, reformların radikal bir yeniden bölüşüm doğrultusunda ilerlemesini engellemiştir.</p>
<p>Sonuç olarak 1945–1960 dönemi, Türkiye tarımında ne köklü bir toprak roformu ne de serbest piyasa temelli bir tarımsal kapitalizm yaratmıştır. Bunun yerine devlet, küçük üreticiliğin tasfiyesini erteleyen, büyük toprak mülkiyetini koruyan ve tarımı pazara eklemleyen geçici ve çelişkili bir sınıfsal uzlaşma rejimi kurmuştur. Çayda devlet korumasına dayalı bağımlı küçük üreticilik, tütünde tekelci disiplin, fındıkta ise ticari sermayeye bağımlılık biçimleri, bu uzlaşma rejiminin ürünler üzerinden aldığı farklı görünümleri temsil etmiştir. Bu rejim, ilerleyen yıllarda neoliberal politikalarla çözülecek olan yapısal gerilimlerin de temelini oluşturmuştur..</p>
<h2>1980’ler: Küçük ölçekli kırsal tarımın emperyalizme erken devri</h2>
<p>1980’lerden itibaren uygulanan neoliberal tarım politikaları, sadece ekonomik bir dönüşüm değil, aynı zamanda kırsal alanlarda politik ve sosyal bir tasfiye sürecini de beraberinde getirdi. Bu tasfiye, tarımsal üretim ilişkilerinin sınıfsal yeniden düzenlenmesi anlamına gelmiş; devletin önceki dönemlerde küçük üretici ve köylüyü üretimde tutmaya yönelik düzenleyici rolü, yerini piyasa disiplinini dayatan ve sermaye lehine işleyen bir konuma bırakmıştır. Bu dönüşüm, çayda alım garantilerinin tartışmaya açılması, tütünde sözleşmeli üretimin yaygınlaştırılması, sebze ve meyvede ithalat baskısının artması gibi somut politika adımlarıyla görünür hale gelmiştir. Küçük aile tarımı ve yerel üretim yapıları, emperyalist tekellerin ve devlet destekli şirketlerin çıkarları doğrultusunda baskı altına alındı; köylünün üretimden kopuşu ve topraksızlaşması, bölgesel eşitsizlikleri derinleştirdi. Bu süreçte küçük üreticiyi yalnızca ekonomik olarak değil, siyasal ve örgütsel olarak da çözülmüş; tarımsal üretimde özne olmaktan çıkarılarak küresel tedarik zincirlerinin edilgen bir halkası haline getirilmiştir. Örneğin çay üreticisi, kendi ürününün fiyatını belirleyemez hale gelirken; tütün üreticisi kota ve kalite sınıflandırmalarıyla üretim dışına itilmeye başlamıştır.</p>
<p>Bu politik süreç, farklı bölgelerde farklı biçimlerde kendini gösterdi: Doğu Karadeniz’de çay üreticileri, Marmara’da sebze ve meyve üreticileri, Güneydoğu’da GAP bölgelerindeki çiftçiler; her biri devletin teşvik ve destek mekanizmalarından sınırlı şekilde faydalanırken, küresel Pazar ve şirket baskısı altında üretimlerini sürdürmek zorunda kaldı. Doğu Karadeniz’de çay üreticileri düşük fiyatlar ve kota uygulamaları nedeniyle fazla ürünü satamazken; Marmara’da küçük sebze üreticileri ithal ürünlerle rekabet edemez hale gelmiş, GAP bölgesinde ise sulama yatırımlarına rağmen pamuk ve mısır gibi ürünlerde çokuluslu girdi şirketlerine bağımlılık artmıştır. Bu farklılaşma, sınıfsal sonuçlar bakımından ortak bir eğilime işaret etmektedir: küçük üreticiler artan girdi maliyetleri, fiyat baskısı ve borçlanma ilişkileri yoluyla mülksüzleşmeye zorlanırken; tarımsal ticaret, işleme ve ihracat alanları giderek büyük sermaye gruplarının denetimine girmiştir. Fındıkta tüccar ve ihracatçı firmaların fiyat belirleyici konumu, bu sermaye yoğunlaşmasının erken örneklerinden biri olmuştur.</p>
<p>Bu süreç, tarımda endüstriyel ve pazar odaklı bir modele geçişin, yerel ve küçük üreticiler üzerinde yarattığı bağımlılık ve örgütsel zayıflığı net biçimde ortaya koydu. Kooperatiflerin işlevsizleştirilmesi, KİT’lerin tasfiyesi ve destekleme alımlarının daraltılması, küçük üreticiliğin kolektif savunma araçlarını ortadan kaldırmış; üretici, tüccar, banka ve çokuluslu şirketler karşısında tek başına bırakılmıştır. Örneğin fındıkta Fiskobirlik’in etkisizleştirilmesi, çayda kamusal alım mekanizmalarının tartışmaya açılması, tütünde Tekel’in dönüşümü bu sürecin ürün bazlı yansımalarıdır. Böylece tarımsal üretim, sınıfsal olarak parçalanmış, küçük üreticiyi hızla yarı-proleter ya da göçmen işçi konumuna itilmiştir. Birçok küçük üretici için tarım, geçim kaynağı olmaktan çıkarak mevsimlik ya da tamamlayıcı bir faaliyet haline gelmiştir.</p>
<p>Türkiye’de tarımsal yapının bu dönemde aldığı biçimin sonuçları uzun vadede rakamlara da yansıdı: 1980’de yaklaşık 28,2 milyon hektar olan işlenen tarım alanı, 2000’de 26,4 milyon hektara, 2010’da 24,4 milyon hektara kadar geriledi. OECD verilerine göre toplam tarımsal alan da 2000’de 40,5 milyon hektardan, 2023’te 38,5 milyon hektara düştü. Bu daralma, yalnızca teknik ya da demografik nedenlerle açıklanamaz; aksine küçük üreticiliğin tasfiyesi, tarım dışına itilen emek gücü ve toprağın sermaye lehine yeniden tahsisiyle doğrudan bağlantılıdır. Tarımsal alan kaybı, aynı zamanda köylü sınıfının tarihsel çözülüşünün mekânsal bir göstergesi olarak okunmalıdır. Çay bahçelerinin bakımsızlığa terk edilmesi, tütün tarlalarının boş kalması ve fındık bahçelerinin yaşlanan üreticilerle sürdürülemez hale gelmesi bu çözülüşün gündelik hayattaki yansımalarıdır.</p>
<p>Sonuç olarak 1980’ler, Türkiye tarımında küçük üreticiliğin yalnızca üretimden değil, tarihsel olarak taşıdığı toplumsal ve siyasal ağırlıktan da koparıldığı bir kırılma momenti yaratmıştır. Devletin geri çekildiği bu dönemde ortaya çıkan boşluk, emperyalist tarım tekelleri ve yerli-büyük sermaye tarafından doldurulmuş; tarım, ulusal gıda egemenliği perspektifinden uzaklaşarak küresel sermaye birikiminin erken ve bağımlı bir alanı haline gelmiştir. Çayda çokuluslu markaların pazardaki hâkimiyeti, tohum ve gübrede dışa bağımlılık, tütünde uluslararası şirketlerin sözleşmeli üretim modelleri bu bağımlılığın somut örnekleri olmuştur. Bu yönüyle 1980’ler, küçük ölçekli kırsal tarımın emperyalizme devrinin kurumsallaştığı tarihsel bir eşik olarak değerlendirilebilir.</p>
<h2>Yeni yüzyıl: En vahşi sömürü çarkı</h2>
<p>Tarımsal yapının tasfiye sürecinde en büyük darbe 2000 yılında imzalanan ‘Stand By’, ‘tarımda yeniden yapılandırma’ ve Dünya Bankası ‘tarımda dönüşüm programı’ ile vuruldu. Bu müdahale, tarımda devletin tarihsel olarak üstlendiği yeniden dağıtıcı ve dengeleyici rolün tasfiyesi anlamına gelmiş; tarımsal üretim ilişkileri doğrudan küresel sermaye birikim rejimine eklemlenmiştir. Bu eklemlenme, çayda alım fiyatlarının baskılanması, tütünde kota ve sözleşme dayatmaları, fındıkta serbest piyasa adı altında tüccar tekellerinin güçlenmesi gibi ürün bazlı sonuçlar üretmiştir. Destekleme kapsamının daraltılması, girdi sübvansiyonlarının düşürülmesi, taban fiyat uygulamasının kaldırılması, tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesi, Türkiye&#8217;nin ilk özel sermayeli kalkınma ve yatırım bankası Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’nın (TSKB) devre dışı bırakılması, tarımsal kredi faizlerinin yükseltilmesi ‘tarımda dönüşüm programı’ ile arzu edilenlerdi. Bu politikalar, özellikle mazot, gübre ve yem gibi girdilere bağımlı üretim yapan küçük çiftçiler için üretimi sürdürülemez hale getirmiştir. Bu adımlar, küçük üretici ile büyük tarımsal sermaye arasındaki eşitsizliği yapısal hale getirerek, tarımı sermaye lehine yeniden örgütleyen bir sınıfsal müdahale niteliği taşımıştır.</p>
<p>2001–2007 yılları arasında Dünya Bankası’nın Tarım Reformu Uygulama Projesi (ARIP) kapsamında kaldırılan bütün destekler yerine, üretimle bağlantısı olmayan, dönüm başına ödenen Doğrudan Gelir Desteği (DGD) sistemi uygulanmaya başladı ve aynı zamanda Çiftçi Kayıt Sistemi’ne geçildi. DGD, özellikle tütün, pancar ve pamuk gibi emek yoğun ürünlerde üretimi sürdürmek yerine, üretimden vazgeçmenin “telafisi” haline gelmiştir. DGD sistemi, küçük üreticiyi üretimde tutmayı değil, üretimden çekilmeyi yönetmeyi hedefleyen bir mekanizma olarak işlev görmüş; tarımsal emek sürecinin tasfiyesini sınıfsal açıdan yumuşatmayı amaçlamıştır. Kemal Derviş politikalarıyla aynı anda tasarlanan “15 günde 15 yasa” ile Tütün ve Şeker yasaları çıkartıldı. Tütün yasası, TEKEL’i tamamen devre dışı bırakarak, Türkiye’deki pazarı tamamen yabancı sermayeye teslim etti. Bu süreçte Ege ve Karadeniz’de binlerce tütün üreticisi üretim kotası dışında bırakılarak tarımdan koparıldı. Bu düzenleme, tütün üreticisini hem devlet güvencesinden hem de pazarlık kapasitesinden yoksun bırakarak, çokuluslu şirketlerin sözleşmeli üretim rejimine mahkûm etmiştir.</p>
<p>Aynı süreçte Türkiye’de tarımın GSYH’deki payı da gerilemeye başladı: 2000 yılında %10 civarında olan tarımın payı, 2023’te %6,2’ye kadar düştü. Tarım istihdamı ise aynı dönemde toplam istihdamın %36’sından %14,6’sına indi. Bu düşüş, tarımın verimsizleşmesinden çok, tarımsal emek gücünün sistematik biçimde tasfiye edilmesinin ve sermaye birikiminin tarım dışı sektörlere yönlendirilmesinin sonucudur. Sebze-meyve üretiminde aile emeğine dayalı küçük işletmelerin çözülmesi ve ithalata dayalı arz politikaları bu süreci hızlandırmıştır. Hayvansal üretimde de benzer bir gerileme yaşandı: 1980’de 16,9 milyon büyükbaş hayvan varken, 2000’de bu sayı 10,9 milyona düştü; küçükbaş hayvan sayısı ise 1980’de 67,7 milyondan, 2002’de 32 milyonun altına geriledi. Koyun ve keçi yetiştiriciliğinin tasfiyesi, özellikle Doğu ve İç Anadolu’da mera temelli üretimin çökmesi anlamına gelmiştir. Hayvancılıktaki bu çözülme, yem, veterinerlik ve girdi piyasalarının şirketleşmesiyle küçük üreticinin üretim dışına itilmesinin somut bir sonucudur.</p>
<p>AKP iktidarı, neoliberal politikaların devamcısı ve uygulayıcısı olarak küçük aile tarımı yapan üreticilerin küresel gıda tekelleri karşısında korumasız kalacağı ve tasfiye edileceği sürecin en vahşi sömürü çarkını yarattı. Bu dönemde devlet, küçük üretici ile sermaye arasındaki çelişkide açık biçimde sermayenin tarafında konumlanmıştır. Tekel ürünleri özelleştirildi, tütün piyasası yabancı tekellerin denetimine girdi. Sözleşmeli tarım yürürlüğe sokuldu. Domates, mısır, patates ve kanatlı yem bitkilerinde sözleşmeli üretim yaygınlaşarak üreticiyi şirket planlamasına bağımlı hale getirdi. Sözleşmeli tarım, üreticinin toprağı üzerindeki mülkiyetini fiilen anlamsızlaştırarak onu kendi arazisinde ücretli işçiye dönüştüren bir ilişki biçimi yaratmıştır. Organik tarım sertifikası verilmesi yetkisi uluslararası şirketlere teslim edildi. Bu durum, küçük üreticilerin organik pazara erişimini fiilen imkânsızlaştırmıştır. Biyo-güvenlik yasası ile beraber, çocuk mamaları haricinde GDO kullanımının önü açıldı ve GDO’lu yem ithalatına izin verildi. GDO’lu yem ithalatı, hayvancılığı tamamen ithal girdilere bağımlı hale getirmiştir. TİGEM TAGEM yasaları ile tarım arazileri şirketlere peşkeş çekildi. (TİGEM ve TAGEM düzenlemeleriyle kamuya ait tarım işletmeleri ve araştırma alanları, özel sektörün kullanımına açılmış; kamu eliyle yürütülen tohum, ıslah ve üretim faaliyetleri piyasaya devredilmiştir.)</p>
<h2>Çiftçi sayısı, 10 yılda %55 geriledi</h2>
<p>Bu dönemde tarımın yapısal çöküşü sayısal olarak da görünür hale geldi: SGK verilerine göre, çiftçi sayısı son 10 yılda yaklaşık %55 azalarak 2021 sonu itibarıyla 512 bin kişiye kadar düştü. Bu veri, küçük üreticiliğin sınıf olarak çözülüşünün istatistiksel ifadesidir. Tarımın ekonomideki payındaki gerileme, istihdamdaki daralma ve kırsaldan kopuşun hızlanması, metropollere zorunlu göç hareketini güçlendirdi. 1950’de nüfusun %75’i kırsalda yaşarken, 2010’da bu oran %23,7’ye geriledi. Kırdaki tarım dışı işlerde çalışma oranı da yıllar içinde %22,7’den %38’e yükseldi. Tarım dışına itilen nüfus, kentlerde inşaat, hizmet ve güvencesiz sanayi işçiliğine yönelmiştir. Bu dönüşüm, köylü nüfusun kentlerde güvencesiz emek rezervine dönüştürülmesi anlamına gelmiştir.</p>
<p>Tarım Sigortaları Yasası şirketlere yaradı ve küçük üretici sigorta yaptıramaz oldu. Özellikle don, sel ve kuraklık riski yüksek olan fındık, çay ve meyve üreticileri sigorta sisteminin dışında kalmıştır. DSİ’nin görevleri sınırlandı ve su birlikleri yasası parsel büyüklüğüne göre oy kullanma hakkı getirildi. Bu düzenleme, su yönetimini doğrudan sınıfsal bir güç ilişkisine bağlayarak büyük arazi sahiplerine ayrıcalık tanımıştır. Suyun ticarileşmesinin önü açıldı. Tarım arazileri inşaat, maden, enerji sektörlerine açıldı ve tarım arazileri peşkeş çekildi. Zeytinlik alanların madencilik ve enerji projeleriyle daraltılması bu sürecin en görünür örneklerinden biridir. AKP iktidarı döneminde, tarımsal üretimi devlet eliyle destekleyen kooperatifler işlevsizleştirildi, su ticarileştirildi, tohum üreticilerin elinden alındı, girdi fiyatları üreticilerin alamayacağı fiyatlara yükseldi ve üreticilerin ne ekip ne biçeceğine karar verme olanakları ellerinden alındı. Böylece küçük üretici yalnızca üretim araçlarından değil, üretim kararlarından da koparıldı. Tarım şirketlerin denetimine girdi ve küçük üretici sözleşmeli tarım dayatmasıyla kendi topraklarında çok uluslu gıda tekellerinin işçisi haline geldi.</p>
<p>Bugün Türkiye’de tarımsal amaçlı 9.442 kooperatif ve 2,2 milyonun üzerinde ortak bulunması, kooperatifleşme potansiyelinin hâlâ güçlü olduğuna işaret eder; fakat bu potansiyel neoliberal politikalar nedeniyle etkili şekilde kullanılamamaktadır. Fındık, süt ve zeytin kooperatiflerinin etkisizleştirilmesi bu potansiyelin nasıl boşa çıkarıldığını göstermektedir. Bu durum, sorunun üretici iradesi değil, sınıfsal olarak belirlenmiş siyasal tercihler olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Topraksızlaşan küçük üretici metropollere göç etmek zorunda kaldı ve tarımsal üretim yapılamaz hale geldi. Kendi kendine yeten bir ülkeden birçok tarımsal kalemi ithal eden bir ülke haline gelindi. Buğday, mercimek, mısır ve canlı hayvan ithalatı, bu bağımlılığın en çarpıcı göstergeleridir. Ekolojik yıkım had safhaya ulaştı. Sonuç olarak yeni yüzyıl, Türkiye tarımında küçük üreticiliğin tasfiyesi, tarımsal emeğin güvencesizleştirilmesi ve doğanın sermaye birikim sürecine tabi kılındığı tarihsel bir dönem olarak kayda geçmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/turkiyede-gida-krizi-bir-tasfiyenin-oykusu/">Türkiye’de gıda krizi: Bir tasfiyenin öyküsü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Neoliberalizmin sahte umudu: Yasa dışı bahis</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/neoliberalizmin-sahte-umudu-yasa-disi-bahis/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mefhum Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Feb 2026 21:57:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[illegal bahis]]></category>
		<category><![CDATA[intihar]]></category>
		<category><![CDATA[kumar]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[yasa dışı bahis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3767</guid>

					<description><![CDATA[<p>Neoliberalizm işçi sınıfının farklı katmanlarını maddi, kimliksel ve sosyal boyutlarıyla atomize hale getirdi. Belirsizlik, statü kaybı-korkusu ve süreklileşen&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/neoliberalizmin-sahte-umudu-yasa-disi-bahis/">Neoliberalizmin sahte umudu: Yasa dışı bahis</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Neoliberalizm işçi sınıfının farklı katmanlarını maddi, kimliksel ve sosyal boyutlarıyla atomize hale getirdi. Belirsizlik, statü kaybı-korkusu ve süreklileşen gelecek kaygısı içerisindeki geniş kesimler yönlerini ‘kolektif bir gelecek’ etrafında tayin edemiyor. Cendereyi anlamlandıramayan toplum parçalanarak kurtuluşu bireysel ama palyatif çözümlerde arıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son yıllarda yüksek enflasyon, borçlanma ve güvencesizlik kıskacı altında sıkışmış milyonlar bir çıkış yolu olarak yasa dışı bahis oyunlarına yoğun bir biçimde yöneldi. İşyerinde, kampüste, evde yahut çeşitli sosyalleşme alanlarında…</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dijital bağımlılık hayatımızın gündelik rutinlerinin merkezine oturmuş vaziyettte.  Büyük teknoloji şirketlerinin devasa bütçeler ayırarak oluşturdukları algoritmalar, hayatımızın her noktasında sadece davranış ve tüketim alışkanlıklarını şekillendirmeyle kalmıyor, aynı zamanda düşüncelerimize ve eylemlerimize de yön veriyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dijital platformların sunduğu anlık ve kesintisiz erişim, “kumar davranışını” gündelik yaşamın baskın bir rutini hâline getiriyor. Dijital cüzdanlar, entegre ödeme sistemleri ve hızlı finansman olanakları, bu davranışın sürekliliğini pekiştiren yapısal faktörler olarak karşımıza çıkıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye&#8217;de yasa dışı bahis, yıllık 50 milyar doları aşan devasa hacmiyle yasal pazarın yaklaşık sekiz katına ulaşarak, ekonomik bir faaliyetten ziyade kitlesel bir mülksüzleştirme mekanizmasına dönüşmüş görünüyor.</span></p>
<h2><b>Şafak Çelik örneği</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Şafak Çelik gibi örneklerin de kanıtladığı üzere sistem; &#8220;metalaşmış umut&#8221; vaadiyle bireyi önce finansal, sonra ruhsal ve en nihayetinde hayati bir yıkıma sürüklüyor. Kapitalizmin &#8220;zahmetsiz kazanç&#8221; illüzyonunu dijital bir silah olarak kullanan bu yapı; mahalle bakkallarından sosyal medya fenomenlerine, öğrenci banka hesaplarından (smurfing) sofistike kripto transferlerine kadar yayılan kılcal bir suç ağına çoktan dönüştü bile.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kamu otoritelerinin son bir yılda 85 binden fazla siteyi engellemesine rağmen, organizasyonun &#8220;ayna siteler&#8221; ve yurt dışı merkezli sunucularla gösterdiği teknik direnç, sorunun sadece bir asayiş meselesi değil, köklü bir sosyo-ekonomik yapısal kriz olduğuna işaret ediyor. Özellikle bağımlılık yaşının 15&#8217;e düşmesi ve intihar verilerinin şeffaf bir şekilde raporlanamaması, bu krizin toplumsal maliyetinin (ekonomik yıkım, aile parçalanması, uyuşturucuyla geçişkenlik) buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu kanıtlamaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">“Ailemin her şeyini kumar yüzünden çaldım. Belki 4 belki 5 tane evi yedim. Bir sürü nakit para yedim. Ailem borçlarım yüzünden şehir değiştirmek zorunda kaldı, memlekete döndük. Uyuşturucudan kurtuldum ama kumardan kurtulamadım. Annemin hesabında bildiği parayı 10 gün içinde yedim. Para nasıl bitti yemin ederim hiçbir şey bilmiyorum. Sanki ben değildim, başka biriydim. Bir şeyler geri gelmezse hayatıma son vermeyi düşünüyorum…” Bu sözler 37 yaşındaki beden eğitimi öğretmen Şafak Çelik’e ait. Yaşamına son verdikten hemen sonra sosyal medyaya düşen video kaydıyla tanındı. Çelik’in hikayesi yaklaşık 10-15 yıldır Türkiye’de sessizce büyüyen pek çok intiharla sonuçlanan kumar bağımlılığıyla aynıydı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre son bir yıl içinde dünya genelinde yetişkinlerin yüzde 46,2’si ve ergenlerin yüzde 17,9’u en az bir kez kumar oynadı. İnsanları borçlandıran ve hatta intihar etmeye kadar sürükleyen kumar bağımlılığı nasıl ve neden bu kadar yaygınlaştı</span></p>
<h2><b>Kumar oynama yaşı</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Çeşitli raporlara göre Türkiye’de kumar oynama yaşı 15’e kadar düştü. 15 yaşından büyük her 10 kişiden biri hayatında en az bir kez kumar oynadı. Bağımlılıkla mücadelede yalnızca Yeşilay’a başvuran her 7 kişiden 2’si kumar bağımlılığı olduğunu belirtiyor. Kumar bağımlılığı finansal kayıp, ruhsal çöküntü, sosyal ilişkilerde bozulma, boşanma, intihar gibi çok ağır faturalara sebep olmanın yanı sıra alkol ve sigara bağımlılığını tetikleyerek ağır fizyolojik hasarlara da yol açabiliyor. Yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da kumar bağımlılığı kitleselleşmeye devam ediyor. En sade biçimiyle kumar, insanların istedikleri yaşamı elde edebilecekleri en ‘kolay’ yol olduğu vaadinde bulunuyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Başlangıçta sosyalleşmek, eğlenmek ya da sorunlardan kaçmak amacıyla oynanan kumar, zamanla kontrol edilemeyen bir bağımlılığa dönüşebiliyor. Kumar bağımlılığı nedeniyle sosyal ve psikolojik çöküntü yaşayıp yaşamına son verenlere ilişkin veriler TÜİK ya da çeşitli kamu kurumları raporlama çalışması yapmıyor. TÜİK, Türkiye’deki intihar vakalarına ilişkin raporunu ise en son 2018 yılında yayımlamıştı. Rapora göre Türkiye’de her yüz bin kişiden 4’ü intihar ediyordu. Ancak bu veri güncel olmadığı için kerteriz alınabilecek vaziyette değil.</span></p>
<h2><b>Kumar oynayanların gözünden</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Agos Gazetesinde İşhan Erdinç imzasıyla yayımlanan bir haberde iki gencin gözünden hikaye aktarımı yapılıyordu. Aren, yasa dışı bahis ile nasıl tanıştığını şu sözlerle anlatıyor: “Ben 17 yaşındaydım. Bizim Ermeni toplumundan birkaç kişi, yasa dışı bahis sitelerinde hesap açıyorlardı. Biz oraya para atıyorduk, o da komisyon alıyordu. Ne kadar çok insan toplarsa o kadar para kazanıyordu. Oturduğum mahalledeki bakkallarda da kaçak bahis oynatılıyordu. Oranları, legal bahis sitelerine göre yüksekti.” Haberin işaret ettiği yer çok mühim. Bahis oyunları mahalle aralarındaki tekel bayilere kadar girmiş durumda. Hikaye devam ediyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu kez başka bir genç anlatıyor. İsmi Garabet. “Geceleri tek başına oynamaya başladım ve bir süre böyle devam etti. Her param bittiğinde siteye para yüklüyordum. Çoğunlukla rulet oynuyordum. Düzenli olarak oynadım. Sonra bırakmaya karar verdim. Fakat iki sene önce tekrar oynamaya başladım” diyor.</span></p>
<h2><b>Sistem nasıl işliyor?</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Yasa dışı bahis şebekeleri, teknolojik ve hiyerarşik olarak oldukça sofistike bir yapıya sahip. Yurt dışı (genellikle Kıbrıs, Balkanlar veya Uzak Doğu) merkezli lisanssız siteler üzerinden oyun oynatılıyor. Takibi zorlaştırmak için &#8220;öğrenci&#8221;, &#8220;ev hanımı&#8221; veya &#8220;işsiz&#8221; bireylerin banka hesapları/dijital cüzdanları belirli bir komisyon karşılığında kiralanıyor. Türkiye’de bu yöntemle özellikle 18 yaşını henüz doldurmuş olan gençler yoğunlukla kullanılıyor. Hesabın kiralanması karşılığında ise kişiye ödeme yapılıyor. Para bu hesaplar üzerinden parçalara bölünerek (smurfing) sisteme sokuluyor. Son yıllarda banka blokesinden kaçmak için USDT (Tether) gibi kripto paralar ana transfer aracı haline getirilmiş durumda. Maç yayınlarındaki sanal reklamlar, sosyal medya fenomenleri ve SMS yağmurları ile kullanıcılar kesintisiz bir bombardıman içerisinde. Ödül ve bonus hediyelerle paraya ulaşmanın kolaylığına dair cazibe yaratılıyor. Kumar bağımlılarının neredeyse tamamı başlangıçta bu kadar sık oyun oynayacağını düşünmediğini ve bunu hayal edemediklerini belirtiyor.</span></p>
<h2><b>Finansal hacim ne?</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de yasal bahis siteleri Spor Toto Teşkilat Başkanlığı’na bağlı. İçişleri Bakanlığının verilerine göre, yasal bahisin yıllık geliri 6 milyar dolar civarında. Ancak araştırma ve verilere göre, yasa dışı bahis pazarının yıllık geliri 50 milyar dolar. Yasadışı bahisin yıllık hacminin 100 milyar dolara yakın olduğunu belirten çeşitli raporlar da mevcut. Dünya’da ise bu hacim, 1.8 trilyon dolar düzeyinde. Aslında devasa bir ekonomiden söz ediyoruz.</span></p>
<h2><b>Kaç kullanıcı olduğu tahmin ediliyor ve kaç internet sitesi mevcut ediliyor?</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Son bir yıllık süreçte düzenlenen irili ufaklı yüzlerce operasyonda (SİBERGÖZ serisi dahil) 10 binden fazla şüpheli hakkında işlem yapıldığı ve binlerce kişinin gözaltına alındığı bilinmektedir. (İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın açıklaması)</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ancak gerçek kullanıcı sayısını tespit etmek oldukça zor. Hali hazırda binlerce internet sitesi yasa dışı bahis oynatıyor. Yalnızca 2025 yılında yaklaşık 85 bin internet sitesi yasa dışı bahis nedeniyle erişime engellendi. Son 20 yılda ise yaklaşık 550 bin internet sitesi aynı gerekçeyle erişime engellendi. Fakat, her gün bu internet sitelerinin yenileri açılmaya devam ediyor. O nedenle kullanıcı sayısının milyonlar olduğu düşünülüyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Rakamların bu kadar yüksek olmasının sebebi, yasa dışı bahis organizasyonlarının teknik hızıyla ilişkili. BTK (Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu) bir siteyi engellediğinde, şebekeler dakikalar içinde yeni bir alan adı (domain) alarak yayına devam edebiliyor. 2025 yılı itibarıyla sadece domain bazlı değil, sunucu bazlı engellemelere de odaklanılmış ve 12 bin 548 sunucu (server) doğrudan devre dışı bırakılmış.</span></p>
<h2><b>Toplumsal çözülme</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">&#8220;Zahmetsiz kazanç&#8221; illüzyonu, enflasyon altında ezilen işçi sınıfı ve güvencesiz gençler için bir &#8220;çıkış kapısı&#8221; gibi pazarlanmakta; ancak sonuç, bireylerin elindeki son varlıkların da (Şafak Çelik örneğinde olduğu gibi ev, nakit ve itibar) sisteme geri pompalanmasıyla bitiyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bağımlılık yaşının 15’e düşmesi, toplumsal dokunun en hassas noktasından darbe aldığını gösteriyor. TÜİK’in 2018’den bu yana intihar verilerini şeffaf bir şekilde paylaşmaması, sorunun boyutlarının kamuoyu nezdinde tam olarak algılanmasını engelliyor. Bu &#8220;istatistiksel sessizlik&#8221;, toplumsal krizin teşhis edilmesini de zorlaştırıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">85 bin sitenin kapatılmasına rağmen sistemin &#8220;ayna sitelerle&#8221; devam etmesi, devletin geleneksel yasaklama yöntemlerinin, dijital şebekelerin ‘çevikliği’ karşısında yetersiz kaldığını gösteriyor. Sorun, sadece domain engellemekle çözülemeyecek kadar derin, sosyo-ekonomik bir kökene sahip. Hal böyle olunca, toplum kendi finansal ve psikolojik yıkımını finanse eder noktaya hızla evriliyor. Bu da aslında toplumsal çözülmenin başka bir açısı olarak önümüzde duruyor.</span></p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/neoliberalizmin-sahte-umudu-yasa-disi-bahis/">Neoliberalizmin sahte umudu: Yasa dışı bahis</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suriye’de neler oluyor?</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/suriyede-neler-oluyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mefhum Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Jan 2026 12:56:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[HTŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt Hareketi]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[Şara]]></category>
		<category><![CDATA[SDG]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Trump]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3763</guid>

					<description><![CDATA[<p>2026 yılının ilk ayında Suriye, emperyalist güçlerin rekabeti, radikal İslamcı grupların saldırganlığı ve bölgesel aktörlerin çıkar çatışmalarıyla dolu&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/suriyede-neler-oluyor/">Suriye’de neler oluyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>2026 yılının ilk ayında Suriye, emperyalist güçlerin rekabeti, radikal İslamcı grupların saldırganlığı ve bölgesel aktörlerin çıkar çatışmalarıyla dolu bir kaosun tam ortasında bulunuyor. Esad rejiminin Aralık 2024&#8217;te yıkılmasından bu yana geçen bir yıldan fazla sürede, Hayat Tahrir el-Şam (HTŞ) liderliğindeki geçiş hükümeti (Ahmed el-Şara başkanlığında) uluslararası arenada kısmi meşruiyet kazanmış görünse de, bu süreç emperyalist paylaşım kavgalarının ve radikal İslamcı dinamiklerin yeni bir evresini temsil ediyor.</em></p>
<p>Dahası Trump’ın &#8220;önce kâr ve istikrar&#8221; odaklı pragmatizmiyle şekillenen bu <strong>&#8220;Taşeron Devlet&#8221;</strong> modeli, Suriye&#8217;yi sadece bir iç savaş parseli olmaktan çıkarıp, tüm Orta Doğu direniş hatlarını (Lübnan-Irak-Yemen) çökertmeyi hedefleyen bir <strong>jeopolitik domino taşının</strong> merkezine yerleştiriyor.</p>
<h3>Suriye’de son bir ayda neler yaşandı?</h3>
<p>Ocak 2026 itibarıyla Suriye&#8217;deki askeri gelişmeler, özellikle kuzeydoğu ve kuzey bölgelerindeki çatışmalar, olası bir geniş çaplı savaşın eşiğinde olduğunu gösteriyor. HTŞ kontrolündeki milis güçler, SDF (Kürt ağırlıklı Suriye Demokratik Güçleri) ile Halep&#8217;in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde başlayan çatışmaları, Deir Hafer, Maskanah, Tabqa ve Raqqa&#8217;ya yayarak genişletti.</p>
<p>6-10 Ocak Halep çatışmaları sonrası SDF&#8217;nin çekilmesiyle taşeron hükümet Halep&#8217;in büyük kısmını kontrol altına aldı; ancak 13 Ocak&#8217;tan itibaren doğu Halep ve kuzeydoğu Suriye&#8217;ye yönelik taarruz, Rakka ve Deir ez-Zor kırsalına sıçradı. 18-20 Ocak&#8217;ta ABD arabuluculuğunda sağlanan ateşkesler (Trump&#8217;ın 19 Ocak Şara görüşmesi sonrası) geçici duraklamalar sağlasa da, SDF&#8217;nin entegrasyon taleplerine (Hasakah eyaleti devri, petrol sahaları kontrolü, sınır kapıları) karşı direnişi sürüyor. -Kürt güçleri için çizilen çerçeve 2011 öncesi Suriye- Bu çatışmalar yüzlerce sivil ölümü, on binlerce yer değiştirme ve IŞİD hapishanelerinde kaçışlara yol açtı.</p>
<h3>İkinci Trump dönemi ve değişen strateji</h3>
<p>Trump&#8217;ın ikinci döneminde Suriye politikası, &#8220;hızlı çözüm&#8221; odaklı pragmatizmin en çarpıcı örneğini sergiliyor. Trump yönetimi, HTŞ&#8217;yi hızla &#8220;istikrar ortağı&#8221; olarak konumlandırdı. 2025 ortalarından itibaren ABD yaptırımları büyük ölçüde kaldırıldı; HTŞ&#8217;nin terör örgütü statüsü revize edildi ve Şara&#8217;yla Beyaz Saray&#8217;da görüşmeler yapıldı. Bu, emperyalizmin klasik &#8220;dün terörist, bugün müttefik&#8221; taktiğinin somut hali.</p>
<p>ABD, İran&#8217;ın &#8220;lojistik köprüsünü&#8221; kesmek, İsrail&#8217;in güvenliğini sağlamak ve Rusya-Çin etkisini sınırlamak için HTŞ rejimini bir tampon bölge olarak kullanıyor. Ancak bu &#8220;iş bitiricilik&#8221;, halklar için felaket üretiyor. HTŞ&#8217;nin merkeziyetçi ve İslamcı otoriter yapısı, etnik-mezhepsel gerilimleri derinleştiriyor. ABD&#8217;nin arabuluculuğunda İsrail ile HTŞ arasında istihbarat paylaşımı ve &#8220;füzyon mekanizması&#8221; gibi anlaşmalar yapıldı (Ocak 2026 Paris görüşmeleri), fakat bu, Suriye&#8217;nin güneyinde İsrail&#8217;in fiili işgalini (Golan tampon bölgesi genişletmesi) meşrulaştırıyor. HTŞ&#8217;nin bir &#8220;Taşeron Devlet&#8221; aygıtı olarak Şam ve çevresinde konsolide edilmesi, İran&#8217;ın &#8220;Direniş Ekseni&#8221; olarak adlandırdığı Tahran-Bağdat-Şam-Beyrut hattının kalbinden bıçaklanmasına neden oldu.</p>
<p>Trump&#8217;ın &#8220;barış masaları&#8221; aslında sermaye ve silah tekellerini koruyor; bölge halkları için ise yeni bir varlık-yokluk savaşı anlamına geliyor. Olası bir savaşın dengeleri etkilemesi somut olarak şöyle öngörülüyor: Eğer SDF entegrasyonu başarısız olursa ve çatışmalar kuzeydoğuya yayılırsa, ABD&#8217;nin 900 askerlik varlığı (Kobani, Haseke) doğrudan tehdit altına girebilir. Bu, Trump&#8217;ın &#8220;Kürtleri koruma&#8221; söylemine rağmen, SDF&#8217;nin tasfiyesini hızlandırabilir ve Türkiye&#8217;nin kuzeydeki nüfuzunu artırabilir. Aynı zamanda, İsrail&#8217;in güneydeki demilitarizasyon talepleri (Şam çevresi, Dera-Suveyda) karşılanmazsa, yeni hava operasyonları İran destekli unsurları hedef alabilir ve bölgesel bir çatışmayı tetikleyebilir.</p>
<p>HTŞ&#8217;nin yükselişi, radikal İslamcılığın emperyalizmle pragmatik ittifak kurma kapasitesini göstermiş oldu. Eski El Kaide bağlantılı bu yapı, Esad sonrası dönemde &#8220;ılımlı&#8221; bir imaj çizerek uluslararası meşruiyet arıyor: Seçim vaatleri, azınlıklara &#8220;koruma&#8221; sözleri ve ekonomik yeniden inşa çağrıları…</p>
<p>Ancak sahada durum farklı. HTŞ&#8217;nin milisleri, Kürt mahallelerinde (Şeyh Maksud, Eşrefiye), Alevi köylerinde (Lazkiye kırsalı) ve Dürzi bölgelerinde (Suveyda) baskı ve çatışmaları sürdürdü. Binlerce insan bu çatışmalarda katledildi. IŞİD dönemi, kafa kesme görüntülerini yeniden görmeye başladık. HTŞ&#8217;nin İslamcı faşizan uygulamaları (kadın hakları kısıtlamaları, muhaliflere baskı, eski rejim unsurlarına yönelik infaz iddiaları), Sünni çoğunluğu mobilize ederken azınlıkları (Kürtler, Aleviler, Dürziler, Hristiyanlar) doğrudan tehdit ediyor. Bu, sadece iç dinamik değil; Trump&#8217;ın desteğiyle HTŞ&#8217;nin güçlenmesi, radikal İslamcılığın bölgede yeni bir hegemonik araç haline gelmesini sağlıyor. Eğer kuzeydoğu Suriye&#8217;deki taarruz tam başarıya ulaşırsa, HTŞ&#8217;nin kontrolü ülke geneline yayılabilir; ancak bu, IŞİD’in potansiyelini yeniden artırma tehlikesini de içeriyor. Böylelikle yeni bir cihatçı dalga kaçınılmaz hale gelebilir.</p>
<h3>Bölgesel aktörlerin çatışan çıkarları</h3>
<p>Paris Görüşmeleri&#8217;nin gizli gündemi olarak bir iddia birkaç haftadır kulaktan kulağa dolaşıyor. Suriye&#8217;nin kuzeyini Türkiye&#8217;nin, güneyini ise İsrail&#8217;in &#8220;arka bahçesi&#8221; olarak tescilleyen bir &#8220;Nüfuz Alanları Anlaşması&#8221; yapıldığı belirtiliyor. Türkiye, Kürt öz-yönetimini tasfiye ederek sınır ötesi bir sermaye birikim alanı (yeni OSB&#8217;ler ve tarım arazileri) oluştururken; İsrail, Şam&#8217;ın güneyini askerden arındırarak hem Tahran hakimiyetini kırmış hem de gücünü pekiştirmiş oldu.</p>
<p>AKP-MHP iktidarı, Trump&#8217;la kişisel bağlar üzerinden Suriye&#8217;nin kuzeyinde &#8220;Yeni Osmanlıcı&#8221; nüfuz alanını genişletiyor. HTŞ ile doğrudan işbirliği, &#8220;güvenli bölge&#8221; adı altında fiili işgal ve demografik değişim politikalarını sürdürüyor. &#8220;Bin yıllık kardeşlik&#8221; söylemi, sahada Kürt iradesini ve Alevi varlığını hedef alan cihatçı ittifaklarla çelişiyor. Türkiye, SDF&#8217;nin tasfiyesini istiyor; PKK ile müzakereleri bu çerçevede ilerletiyor.</p>
<p>Öte yandan İsrail Trump&#8217;ın tam desteğiyle Suriye&#8217;nin güneyini ve Şam çevresini &#8220;güvenli bölge&#8221; adı altında kontrol altına alıyor. İsrail, HTŞ ilerleyişini İran&#8217;ı zayıflatan bir fırsat olarak görüyor ama aynı zamanda HTŞ&#8217;nin uzun vadeli radikal İslamcı potansiyelinden endişe duyuyor. 2025-2026&#8217;daki saldırılar (neredeyse günlük hava operasyonları), Suriye&#8217;yi zayıf ve parçalı tutma stratejisinin parçası. Paris görüşmeleri (Ocak 2026) demilitarizasyon anlaşmasını hedeflese de, güneyde Dürzi gerilimi (Suveyda) yeni bir cephe açma potansiyelini taşıyor.</p>
<h3>Rusya ve Çin denklemde nerede?</h3>
<p>Birkaç cümleyle; Rusya, Ukrayna savaşı nedeniyle enerjisini sınırlı tutuyor. Suriye&#8217;deki varlığını kıyı şeridine çekti. HTŞ ile pragmatik ilişki kurdu ama İran eksenli eski statükoyu kaybetti. Rusya&#8217;nın dönüşü (güvenlik anlaşmaları) İsrail için risk yaratabilir.</p>
<p>Çin ise &#8220;Dış müdahaleye karşıyız&#8221; söylemiyle ekonomik nüfuzunu (yeniden inşa yatırımları) korumaya odaklanıyor; sessiz bekleyişini devam ettiriyor.</p>
<p>İran, en büyük kaybeden; &#8220;direniş ekseni&#8221;nin kalbi Suriye&#8217;den büyük ölçüde çıkarılmış oldu. HTŞ&#8217;nin İran karşıtı söylemi, Tahran&#8217;ı zayıflatıyor. İç protestolar (2025 sonu-2026 başı) rejimi sarsarken, olası İsrail/ABD saldırısı bölgesel savaşı tetikleyebilir.</p>
<p>Suriye&#8217;de yaşananlar tesadüfi değil; bilinçli bir emperyalist-radikal İslamcı ittifakın ürünü. Halep Kürt mahalleleri, Lazkiye Alevi köyleri, Şeyh Maksud ve Dürzi bölgelerindeki katliamlar, etnik-mezhepsel temizlik stratejisinin parçası.</p>
<p>HTŞ&#8217;nin &#8220;taşeron devlet&#8221; olarak konsolide edilmesi, yalnızca Suriye&#8217;nin iç bütünlüğünü değil, Ortadoğu&#8217;daki İsrail karşıtı direniş ekseninin bozulması ve petrol sahasının yekün hakimiyeti.</p>
<h3>Emperyalizmin düğüm noktası</h3>
<p>Suriye&#8217;nin krizini emperyalizmin küresel yeniden üretim krizinin bir düğüm noktası olarak ele almakta yarar var. Burada esas çelişki, ulus-devlet formunun çözülmesi ile emperyalist blokların jeopolitik yeniden paylaşım mücadelesi arasındadır. HTŞ&#8217;nin &#8220;taşeron devlet&#8221; olarak yükselişi, periferik kapitalizmin tipik bir patolojisini yansıtıyor.</p>
<p>Eski rejim çöktüğünde yerine gelen yapı ne tam bir burjuva demokratik konsolidasyonu ne de klasik teokratik İslamcı rejimi ifade ediyor. Bunun yerine, uluslararası sermayenin (yeniden inşa kredileri, enerji koridorları, silah ticareti) ve bölgesel hegemonların çıkarlarını dengeleyen bir &#8220;hibrit otoriterliğin” işaret fişeğini gösteriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/suriyede-neler-oluyor/">Suriye’de neler oluyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sol melankoliyle direnmek: ‘Gömdüğümüz kitaplar çiçeklenmiş’</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/sol-melankoliyle-direnmek-gomdugumuz-kitaplar-ciceklenmis/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuzcan Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Dec 2025 14:38:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gündelik Hayat / Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[enzo traverso]]></category>
		<category><![CDATA[hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[melankoli]]></category>
		<category><![CDATA[sol]]></category>
		<category><![CDATA[svetlana boym]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3753</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’nin köklü ve güçlü bir sosyalist mücadele hafızası var ancak bu mücadele anlatısının melankoliyle ilişkisi yeterince araştırılmadı. Psikoloji,&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/sol-melankoliyle-direnmek-gomdugumuz-kitaplar-ciceklenmis/">Sol melankoliyle direnmek: ‘Gömdüğümüz kitaplar çiçeklenmiş’</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin köklü ve güçlü bir sosyalist mücadele hafızası var ancak bu mücadele anlatısının melankoliyle ilişkisi yeterince araştırılmadı. Psikoloji, sosyoloji, edebiyat teorisi, felsefe gibi sosyal bilimlerin farklı disiplinlerini kesiştiren bir alt başlık olan melankoli çalışmalarındaki yaklaşımların aksine, sanki kendiliğinden oluştuğu varsayılan bir hafızaya dair talihsiz inanç, Türkiye sosyalistleri arasında hâlâ önemli bir yere sahip.</p>
<p>Peki öyleyse, devrimci hareketlerin hafızası nasıl olup da ortaya çıktığı koşulların ve zamanın sınırlarını aşabiliyor? Bugün 20’li yaşlarının başındaki genç sosyalistler, 50 yıl önceki devrimci hareketlerin hafızasına nasıl sahip olabiliyorlar?</p>
<p>Nihat Aydın’ın solist olarak damgasını vurduğu Umuda Ezgi grubunun 1992’de dinleyiciyle buluşan, sözleri Gülcemal Durdu’ya ait “Örgütlemişler Baharı” şiiri ile yukarıdaki soru etrafında melankolinin sol hâline yakından bakacağım.</p>
<h2>Sol melankoli</h2>
<p>Melankoli kelimesi çoğu sosyalist için olumsuz çağrışımlara sahiptir çünkü melankolinin siyasal mücadeleyi romantize etme, yenilgiyi kabullenme ve sinizme kapılma, mücadelenin gerektirdiği örgütlenme ruhuna ya da mobilizasyona zarar verme riski olduğu düşünülür. Örneğin, Walter Benjamin, “On Erich Kästner’s New Book of Poems” adlı yazısında sol melankoliyi bu bağlamda eleştirir. Ona göre melankoli, devrimci işçi sınıfına değil, küçük burjuvaziye aittir ve büyük burjuvaziye* duyulan bir tutkuyu içerir.</p>
<p>Özellikle Avrupa entelektüel tarihi, çağdaş tarih yazımı ve bellek üzerine çalışmalarıyla tanınan İtalyan düşünür Enzo Traverso, melankoli kavramını Marksist hafıza çalışmalarında farklı bir konuma yerleştirir. Yas ve melankoli arasındaki fark, yazarın “sol melankoli” derken neyi kastettiğini anlamak için önemli. Traverso, &#8216;Solun Melankolisi: Marksizm, Tarih ve Bellek&#8217; adlı eserinde Freud’un yas ve melankoli ayrımına katılır: “Yas da melankoli de sevilen bir nesnenin (bu bir insan da olabilir, bir ideal, bir ülke, özgürlük yahut benzeri soyut kategori de) kaybından yahut yokluğundan hâsıl olsa da seyirleri farklıdır.”</p>
<p>Başarılı bir yas süreci, öznenin kayıp nesneden** nihai olarak kopmasını ifade ederken melankolide özne bu nesneden asla tam anlamıyla kopamaz. Dolayısıyla “iyileşemez.”</p>
<p>Traverso’nun yas ve melankoli arasındaki ayrımı vurgulamasının nedeni siyasal özneleşme süreçlerine ilişkin bir meseledir. Freudyen anlamıyla başarılı bir yas süreci, sol hareketler açısından kapitalizmle uzlaşmayı, neoliberalizmi kabullenmeyi beraberinde getirebilir. Geçmişin devrimci ideallerinin tamamen terk edilmesi, neoliberal düzenle uyumlu bir dönüşüme kapı aralayabilir. Ya da bildiğimiz anlamıyla: Unutulma ve ihanet.</p>
<p>Traverso yenilgiden sonra unutulmayı şu şekilde açıklar: “Kaybedilen sosyalizmin yerini kabullenilen kapitalizm alabilir. (…) Bu durumda, melankoli tahakkümle her türlü uzlaşmayı inatla geri çevirmek demektir.” Dolayısıyla sol melankoli, içinde barındırdığı güçlü hafıza ilişkileriyle ütopyanın yitirildiği ya da kızıl yarınları göstermenin, diğer bir ifadeyle sol ethosun eskisi kadar özgüvenle sahiplenilmediği bir çağda anti-kapitalist bir direniş mevzisi olabilir. Ölü devrimcilerin hayaleti kapitalizmle buluşmamıza izin vermeyecek şekilde etrafımızda dolaşabilir; peki bu hayaletleri duyabilmek? Bu da solun melankolisiyle mümkün olabilir.</p>
<h2>Ütopyanın yitimi ve hafıza</h2>
<p>1989’da ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle reel sosyalizm deneyimleri çöktü. 1990’larda kapitalizm, Marksizmin büyük bir iddiasını çaldı: “Tarihin sonu.” Marx’ın sınıfsız toplum varsayımının aksine Francis Fukuyama gibi liberal teorisyenler, tarihin kapitalizmle sona ereceğini ilan etti.</p>
<p>Traverso bu trajediyi sol ütopyanın kaybı olarak tanımlar. Mücadele hareketlerinin geçmişi, modern devlet yapısı ortaya çıkmadan önce de yenilgilerle doludur; Spartacus, Thomas Müntzer ve Şeyh Bedreddin gibi figürler bunun örneğidir. Ancak 1917 Ekim Devrimi ile sosyalist ütopya tarihte hiç olmadığı kadar gerçek görünmüştü. 1960’larda ve 1970’lerde bürokratik sosyalizme sol içi eleştiriler artsa da 1991 SSCB&#8217;nin yıkılmasıyla yaşanan şok, sınıfsız toplum idealini çökertecek kadar güçlüydü. Traverso bu çöküşü şöyle özetler: “Komünizm yıkıldığında, iki yüzyıla yakın zamandır onu Prometeci bir güç yahut avutucu bir dayanak olarak destekleyen ütopya yok olmuştu artık; tükenmiş bir manevi kaynağa dönüşmüştü.”</p>
<p>Traverso’nun sol melankolisiyle Svetlana Boym’un yansıtıcı (<em>reflective</em>) nostalji kavramı arasında bir yakınlık vardır. Boym, yeniden kurucu (<em>restorative</em>) ve yansıtıcı nostalji ayrımı yapar. İlki ulus-devlet ritüelleri gibi ciddi ve özcü pratiklere dayanır; ikincisi ise parçalıdır, ironiktir ve kolektif hafıza üzerine kurulur. Boym’un şu tanımı sol melankoliyi çağrıştırır: “Yansıtıcı nostalji, evi yeniden inşa etmeye çalışmaz; mesafeye âşıktır.”</p>
<p>Boym’un örneği olan <em>Nostalgija Snack Bar,</em> Yugoslavya’nın çok kimlikli sosyalist geçmişine duyulan nostaljiyle ilgilidir; kesintisiz bir tarih anlatısı yoktur. Bu nostalji, tıpkı melankoli gibi geçmişin hayaletleriyle doludur.</p>
<p>Sol melankoli, “hatırlanmaya değer tarihsel deneyim mahiyetindeki bir özgürleşme mücadelesi” olabilir. Bir tür sadakat olarak görülebilecek sol melankoli, öznenin hiç yaşamadığı bir döneme kendisini ait hissetmesine de yol açabilir. O hâlde Umuda Ezgi’ye daha yakından bakabiliriz.</p>
<h2>Unutulmadı adları: “Örgütlemişler Baharı”</h2>
<p>Öncelikle bir tür tartışması yapmakta fayda var. “Örgütlemişler Baharı”*** bir türkü mü, şarkı mı, marş mı? Açıkça söylemek gerekirse bu konuda pek bir fikrim yok &#8211; Belki de hepsini içinde barındırır &#8211; “Örgütlemişler Baharı”, bir şiir olarak bu yazının konusu olacak.</p>
<p>Şiir öznesi, her şeyden önce kayıplara seslenmeyi tercih eder: “Sizi türkü, sizi şiir/ Sizi hiç solmayan bir yaşam gibi düşünüyoruz.” Buradaki “siz”, devrimci mücadelede yitirilen devrimcilerdir. Bundan dolayı, şiir “siz” ve “biz” arasındaki ayrımla başlar; bir tarafta bugünün insanı vardır, diğer tarafta geçmişin devrimci hayaletleri. Böylelikle yitirilenlere bakan “biz” ile inşa edilen bir şiir öznesinden bahsedebilmek mümkün olur. Baharı örgütleyen “onlar” bugünün bizi tarafından şiire ismini de verir. Ancak bu sona ermiş bir bahar mıdır?</p>
<p>Sonrasında etkileyici bir dize okurları karşılar: “Gömdüğümüz kitaplar çiçeklenmiş.” 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası politik kitapların gömülmesi bolca anlatılan bir hikâyedir. Fakat şiirde bu hikâye yarım kalmaz; gömülen kitaplar âdeta bir tohum gibi çiçek verir. Enzo Traverso, “Geçmiş ihtimallerin anısı ve farkındalığıdır demektir melankoli; devrimin neticelerine değil, özgürlükçü vaatlerine duyulan sadakattir” derken bu dizeyle yakınlık kurar. Darbe olmuş, hareketler yenilmiştir; sol tartışmasız mağlup olmuştur ama sadakat bakidir. Ve bu sadakat gömülen kitaplardan doğru darbe sonrasında yeniden doğuşu müjdeler.</p>
<p>Şiirin devamında bir soru bulunur: “Unuttum adlarını, neydi?” Bu soru retorik bir sorudur; şiir boyunca tekrar eder ve şiiri sürekli geçmişin devrimci karakterlerine (ekseriyetle Devrimci Yol hareketiyle ilintili isimlere) bağlar. Cevap belirsiz değildir: “Özenç miydi, Hıdır mıydı, yoksa Lale mi?” diye başlar, arada pek çok devrimcinin adı anıldıktan sonra “Cevahir mi, Ulaş mıydı yoksa Mahir mi, canım?” diye acıklı bir şekilde son bulur. Pek çok devrimcinin ismi şiirde bizzat yer alır.</p>
<p>Yas ve melankoli arasındaki ayrım hatırlanacak olursa şiirin neredeyse yapısını belirleyen isim hatırlama dizelerinde, Freudyen anlamda başarılı bir şekilde yas tutan ve sonrasında yoluna sorunsuz devam eden bir şiir öznesi kesinlikle söz konusu değildir. “Örgütlemişler Baharı” Cevahir, Ulaş ve Mahir gibi devrimcilere toprak atıp onların yasını tuttuktan sonra anlatıyı ilerletmez. Traverso sol melankoliyi “imkânsız bir yasın sonucu” olarak tanımlarken şiirdeki devrimci isimlerin anıldığı bu dizeleri okumuştur sanki. Burada kayıpların ardından sona ermiş yas imkânsızdır fakat şiir öznesinin “tekrar aktif olmasını” sağlayan bir sol melankolik adım söz konusudur. Bu adım sayesinde genç kuşaklara geçmişin devrimci hafızasını aktarılır.</p>
<p>“Örgütlemişler Baharı” 1992’de dinleyiciyle buluştuğunda Sovyetler Birliği yeni dağılmış; Melih Pekdemir’in deyimiyle, “yalnızca SBKP değil, Sovyet modelini savunmasa bile mahallenin devrimcisi de” yenilmişti. Bu yenilgi 12 Eylül 1980 yenilgisiyle birleştiğinde büyük bir ütopya kaybına işaret ediyordu. Yarınlar yoldaşların değildi artık; liberalizm solun içine sızmak için tarihte daha önce hiç yakalamadığı bir fırsatı yakalamıştı.</p>
<p>1990’ların başındaki ortamda şiir, “Girmişler saksılara, sarmışlar betonları/Adları olmuş sarmaşık” dizeleriyle zamanı tersine çevirmeye çalışır. Esra Dicle’nin derlediği Edebiyatın Duygu Haritası kitabında, Yalçın Armağan “Muzaffer Mağlup ya da Şeyh Bedreddin Destanı’nda Sol Melankoli” başlıklı yazısında, “Nihai olarak yenilginin mateminin kolektif belleğe işlenmesinin hedefi, ütopyayı anımsatma ve mücadeleyi sürdürme arzusudur” diyerek “Örgütlemişler Baharı”nın da amacını açıklıyor aslında. “Adları sarmaşık” olan devrimciler, kaybedilen ütopyaya ve yaşanılan yenilgilere rağmen, mücadele yeniden sürdürülebilsin diye bugüne uzanmalıydı.</p>
<h2>Hafızanın devridaimi: Metin, dünyaya aittir</h2>
<p>Sivil toplum alanında büyük oranda kendisini gösteren “hafıza çalışmalarına” sol yapılarda pek rastlanmamasının nedeni, aslında bu yapıların kendilerinin kocaman bir hafıza mekânı olması olabilir mi? Günümüzde, özellikle 1980 öncesinin güçlü gelenekleriyle bağı olan solun, bellek konusunda fazladan bir şey yapmasına gerek yok; hâlihazırda sol melankoliyle bu bellek aktarımının gençlere fazlasıyla sağlandığını düşünüyorum.</p>
<p>Umuda Ezgi’nin albümünde yer alan “Örgütlemişler Baharı” şiiri, melankolik sol hafıza aktarımının önemli bir ayağı. Günümüzde genç devrimcilerin bu şiir aracılığıyla hiç yaşamadıkları başka bir zamana gidebildikleri hatırlanacak olursa, asıl önemli olanın “yaratıcı” değil “metin” olduğu ve metnin dünyaya, yani bize ait olduğu tekrar ve tekrar önem kazanıyor.</p>
<hr />
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p>Boym, S. (2009). Nostaljinin geleceği (F. B. Aydar, Çev.). Metis Yayınları.</p>
<p>Traverso, E. (2019). Solun melankolisi (E. Ersavcı, Çev.). İletişim Yayınları.</p>
<p><strong>Editör notları:</strong></p>
<p><strong>*</strong>Finans-sanayi sermayesiyle iç içe geçmiş sınıf fraksiyonu. <strong>[grande bourgeoisie/heute bourgeoisie]</strong></p>
<p>**Freud’a göre, libidinal yatırımın yöneldiği -benliğin örgütlenmesinde etkili olan- fiilen ya da ruhsal olarak yitirilen kişidir ya da idealdir.<strong> [verlorenes objekt]</strong></p>
<p><strong>***</strong>Örgütlemişler Baharı sözleri:</p>
<p>Sizi yüreğimizde kurşun<br />
Sizi mor menevşe, karanfil<br />
Sizi türkü, sizi şiir<br />
Sizi hiç solmayan bir yaşam gibi düşünüyoruz</p>
<p>Gömdüğümüz kitaplar çiçeklenmiş<br />
Örgütlemişler baharı<br />
Karakolların önü lacivert, yeşil, sarı<br />
Örgütlemişler baharı<br />
Karakolların önü lacivert, yeşil, sarı<br />
Örgütlemişler baharı</p>
<p>Unuttum adlarını, neydi?<br />
Özenç miydi, Hıdır mıydı, yoksa Lale mi?<br />
Unuttum adlarını, neydi?<br />
İlyas mıydı, Soner miydi, yoksa Nergiz mi?</p>
<p>Karanfil mi, Nuray mıydı, yoksa Eren mi, canım?<br />
Örgütlemişler baharı<br />
Karanfil mi, Nuray mıydı, yoksa Eren mi, canım?<br />
Örgütlemişler baharı</p>
<p>Menekşeler, fesleğenler şifreli<br />
Örgütlemişler baharı<br />
Bildiri dağıtıyorlar güpegündüz<br />
Polis şefinin bahçesinde<br />
Balkonunda, penceresinde, canım<br />
Örgütlemişler baharı</p>
<p>Unuttum adlarını, neydi?<br />
Özenç miydi, Hıdır mıydı, yoksa Lale mi?<br />
Unuttum adlarını, neydi?<br />
İlyas mıydı, Soner miydi, yoksa Nergiz mi?</p>
<p>Karanfil mi, Nuray mıydı, yoksa Eren mi, canım?<br />
Örgütlemişler baharı<br />
Karanfil mi, Nuray mıydı, yoksa Eren mi, canım?<br />
Örgütlemişler baharı</p>
<p>Girmişler saksılara, sarmışlar betonları<br />
Adları olmuş sarmaşık<br />
Evreni yontuyorlar sırça parmaklarıyla<br />
Örgütlemişler baharı<br />
Kırlarda, bayırlarda, papatyalarda telaş<br />
Örgütlemişler baharı</p>
<p>Unuttum adlarını, neydi?<br />
Özenç miydi, Hıdır mıydı, yoksa Lale mi?<br />
Unuttum adlarını, neydi?<br />
İlyas mıydı, İbo muydu, yoksa Nergiz mi?</p>
<p>Hüseyin mi, Yusuf muydu yoksa Deniz mi, canım?<br />
Örgütlemişler baharı<br />
Cevahir mi, Ulaş mıydı yoksa Mahir mi, canım?<br />
Örgütlemişler baharı<br />
Cevahir mi, Ulaş mıydı yoksa Mahir mi, canım?<br />
Örgütlemişler baharı</p>
<p>Şair: Gülcemal Durdu</p>
<p>Besteciler: Yavuz Bingöl, Gülcemal Durdu</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/sol-melankoliyle-direnmek-gomdugumuz-kitaplar-ciceklenmis/">Sol melankoliyle direnmek: ‘Gömdüğümüz kitaplar çiçeklenmiş’</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çeteleşmenin anatomisi-3: Ya fabrikada ya da gayrimeşruda</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/cetelesmenin-anatomisi-3-ya-fabrikada-ya-da-gayrimesruda/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Çaklı]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Dec 2025 18:18:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Boyun]]></category>
		<category><![CDATA[Çete]]></category>
		<category><![CDATA[Daltonlar]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[suç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3748</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yoksul mahalle gençleri ya fabrika vardiyalarında güneş dahi görmeden hayatlarını kazanmaya çalışıyorlar ya da asgari ücret bile alamadıkları&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/cetelesmenin-anatomisi-3-ya-fabrikada-ya-da-gayrimesruda/">Çeteleşmenin anatomisi-3: Ya fabrikada ya da gayrimeşruda</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Yoksul mahalle gençleri ya fabrika vardiyalarında güneş dahi görmeden hayatlarını kazanmaya çalışıyorlar ya da asgari ücret bile alamadıkları tekstil atölyelerinde işçi oluyorlar. Üçüncü seçenek ise son yıllarda giderek yaygınlaşan gayrimeşru dünyası.</em></strong></p>
<p>İstanbul’un kenar mahallelerinde gençlerin hayatı iki uç arasında sıkışıyor: bir yanda sabahın köründe fabrikaya gidip akşam karanlığında eve dönenler, diğer yanda sokakta “nam” kazanmak için gayrimeşru işlere yönelenler. Kimi için düzen, makinelerin pası ve vardiya saatleriyle sınırlı; kimi için ise sokakta saygı görmek, cezaevine girip çıkmak pahasına bile olsa bir aidiyetin parçası olmak. Çeteler arasındaki husumet kan davasına dönüşürken, gençler ya bu şiddet sarmalının içinde kendine yer buluyor ya da sessizce hayatını tüketen sistemin çarklarında kayboluyor.</p>
<p>Araştırmanın üçüncü ve son bölümünde çete üyelerinin kendi ifadeleriyle ait oldukları dünyaya daha yakından bakıyoruz.</p>
<h2>‘İki icraate namın yürüyor&#8217;</h2>
<p>Okmeydanı genellikle işçilerden oluşan bir semt. Merdiven altı tekstil atölyelerinde yüzlerce göçmen işçi ya da genç yaşta olan insanlar çalışıyor. Sibel Yalçın olarak bilinen parkta akşam saatlerinde toplanan gençler, çekirdek ve kola eşliğinde sohbet ediyorlar. Aldıkları ücreti ve kaç saat çalıştıklarını sorduğumda gelen yanıt semtin refah seviyesine dair izlenim edinmeme yardımcı oluyor. Yaşları 16 ila 23 arasında değişen gençler tek sosyal hayatlarının parkta oturabilmek olduğunu anlatıyorlar ve ekliyorlar: “Günde 10 saate yakın çalışıyoruz, asgari ücret bile almıyoruz abi. Böyle iş mi olur?” Neden asgari ücret bile alamadıklarını sorduğumda ise gelen yanıt “burada böyle” oluyor.</p>
<p>17 yaşındaki M.S. de Okmeydanı’nda yaşıyor. M.S., “Mahalle abilerinin hepsi neredeyse bir gruba ait. Sen yalnız kaldığında, kimse seni korumaz. Bir kavgaya girdiğinde olayın olduğunda birilerini çağıracaksın illa. Özenti de çok. Ama birbirlerine bağlılar. Artık sokakta yalnız yürümüyorsun. Babam yeni işten ayrıldı. Annem genelde evde, arada günlük işlere gidiyor. Benim önümde düzgün bir iş yok zaten onların verdiği parayı ne yapayım. Orada burada garsonluk yaptım, taksiye çıktım. Gayrimeşruda para var. Hızlı yaşıyorsun. Gayrimeşruda bir iki icraat yapınca namın yürüyor. Fısıltı mahallede gürültüye dönüyor, insanlar gözümün içine bakıyor. Adımı biliyorlar. Herkes birbirini tanır. Bu mahallenin çocuğuyuz. Burada kimseyle işimiz yok. Çocukluğumdan beri bu abileri gördüm. Onlar bizim mahallenin abisiydi. Herkes kötü dese de ben onlara öyle bakmıyorum. Bir de doğrudan birine bağlı değiliz. Para nereden geliyor çok sorgulamam, para geliyorsa alırım.”<br />
Okmeydanı duvarlarında son yıllarda gayrimeşru alemindeki kişilerin isimleri yazılı. Mahalle duvarları önceleri sadece politik yazılarla doluyken şimdi kimi ara sokaklarda çetecilik yapanların ismi yazılı.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-3723 aligncenter" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/Yeni-Proje-2025-12-20T195754.828-300x169.jpg" alt="Okmeydanı'nda bir duvar yazısı" width="648" height="365" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/Yeni-Proje-2025-12-20T195754.828-300x169.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/Yeni-Proje-2025-12-20T195754.828-1024x576.jpg 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/Yeni-Proje-2025-12-20T195754.828-768x432.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/Yeni-Proje-2025-12-20T195754.828-527x296.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/Yeni-Proje-2025-12-20T195754.828-1054x593.jpg 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/Yeni-Proje-2025-12-20T195754.828-688x387.jpg 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/Yeni-Proje-2025-12-20T195754.828-1044x587.jpg 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/Yeni-Proje-2025-12-20T195754.828.jpg 1280w" sizes="(max-width: 648px) 100vw, 648px" /></p>
<h2>‘Mahalledeki çocuklar olay derdinde ben de fabrika pasını taşıyorum&#8217;</h2>
<p>Maltepe’de yaşayan 21 yaşındaki A.K. İse kendi halinde bir genç. Kartal’da bir fabrikada vasıfsız işçi olarak çalıştığını anlatıyor. A.K., kendi ifadeleriyle çeperini şöyle anlatıyor: “Abi iş güç mahallede yok, herkes ya boşta takılıyor ya da üç kuruşluk işlere giriyor. Kalıcı olamıyorlar. Ben de Kartal’da bir fabrikaya girdim, sabahın köründe servise bin, akşam karanlıkta eve dön. Maaş fena değil, asgariyi biraz geçiyor ama hayat dediğin sadece makinelerin sesi. Çalış, ye, uyu… başka bir şey yok. Mahalledeki tayfa hala sokakta, kimisi evlendi taşındı gitti kimisi ise gayrimeşru peşinde cezaevine girip çıkıyorlar. Ben ise sürekli yorgunum, kafamda sadece vardiya saatleri. Dışarıdan bakınca ‘adam oldu, düzeni var’ diyorlar ama düzen dediğin koca bir boşluk. Sosyal hayat sıfır, hafta sonu da zaten dinlenmekten başka bir şey yapamıyorsun. Kız arkadaş yok, eğlence yok, sadece cebinde biraz para var. O parayla da kendini kral sanamıyorsun, çünkü zamanını çalan bir sistemin içinde dönüp duruyorsun. Mahalledeki çocuklar hala olay derdinde. Ben ise fabrikanın pasını üzerimde taşıyorum.”</p>
<figure id="attachment_3743" aria-describedby="caption-attachment-3743" style="width: 470px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class=" wp-image-3743" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-300x169.jpeg" alt="" width="470" height="265" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-300x169.jpeg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-1024x576.jpeg 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-768x432.jpeg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-1536x864.jpeg 1536w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-527x296.jpeg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-1054x593.jpeg 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-688x387.jpeg 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-1376x774.jpeg 1376w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-1044x587.jpeg 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-1400x788.jpeg 1400w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-1920x1080.jpeg 1920w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36.jpeg 2048w" sizes="(max-width: 470px) 100vw, 470px" /><figcaption id="caption-attachment-3743" class="wp-caption-text">Okmeydanı&#8217;nda sokak arası</figcaption></figure>
<h2>‘Cezaevlerinde olmaktan memnun değiliz&#8217;</h2>
<p>Çirkinler çetesinin şimdilerde tutuklu olan bir üyesi görüşmemizde gayri meşrunun kendileri için bir mecburiyet olduğu iddiasında bulundu. Daltonlar çetesine atıfla, “İlk onlar bizim kardeşimizi öldürdü, sadece dükkanımızda çalışan biriydi. 16 yaşındaydı. İnanın biz hayatlarımızı cezaevlerinde geçirmekten memnun değiliz. Mesela Burak’ın gençliği gidecek.”</p>
<p>Görüşme aniden kesildi. Aradan aylar geçti Bağcılar’da bir saldırı gerçekleştirdiklerine dair mesaj gönderdiler. Çetelerin husumeti nedeniyle o kadar çok kan döküldü ki bir yerde kan davasına dönüştü.</p>
<h2>‘Sokaklardan geldiğimiz için bize sempati duyuyorlar&#8217;</h2>
<p>Suç örgütlerin liderlerinin pek çoğu artık yurt dışındaydı. Kendilerinin güvenliğini sağladıktan sonra saldırılar yeniden hiddetlenmeye başladı. Bu kez Daltonlar suç örgütü, kendilerini anlatmak istediklerini söyledi. Basının onları kötü gösterdiğini ileri sürdü önce, sonrasında da yapmadıkları pek çok işin de kendilerine yıkıldığı iddiasında bulundular. Ve görüşme şöyle devam etti: “Biz sokaklardan geliyoruz. İnsanlar o yüzden bize sempati duyuyor. Bizim insan sorunumuz yok. Gençler bize katılmak istiyor. Yüzlerce mesaj geliyor her gün. Biz masum kimseye elimizi kaldırmayız. Biz hırsız olduğumuzu kabul ediyoruz. Sokaklarda sürünüyorduk, hırsızlık yapıyorduk. Biz bu yolu seçtik, tercih yaptık. İşin içine uyuşturucu ve silah girince herkes bizi kötü bilmeye başladı. Uyuşturucuyu devletin kendisi getiriyor, herkes bunu biliyor, siyasette bunun üzerinden ne paralar dönüyor. Rüşvetçi polis dolu her yer ama kötü olan biziz. Biz kötüysek onlar bizden daha kötü. En azından ne olduğumuz belli.”</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/cetelesmenin-anatomisi-3-ya-fabrikada-ya-da-gayrimesruda/">Çeteleşmenin anatomisi-3: Ya fabrikada ya da gayrimeşruda</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çeteleşmenin anatomisi-2: Yok sayılmak ve &#8216;kentlilik&#8217; çıkmazı</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/cetelesmenin-anatomisi-yok-sayilmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Çaklı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Dec 2025 17:04:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Casperlar]]></category>
		<category><![CDATA[Çirkinler]]></category>
		<category><![CDATA[Daltonlar]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[Red Kitler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni nesil çeteler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3732</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kentin çeperindeki yoksul mahallelerde milyonlara ulaşan nüfus, yapılaşmanın son sürat devam etmesi, kamusal hizmetlerin eşit ve nitelikli biçimde&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/cetelesmenin-anatomisi-yok-sayilmak/">Çeteleşmenin anatomisi-2: Yok sayılmak ve &#8216;kentlilik&#8217; çıkmazı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kentin çeperindeki yoksul mahallelerde milyonlara ulaşan nüfus, yapılaşmanın son sürat devam etmesi, kamusal hizmetlerin eşit ve nitelikli biçimde herkese ulaşamaması gençlerin çeteleşme eğiliminde bir neden. Öte yandan çeteleşme çocuk ve genç yaştakiler için bir aidiyet ilişkisiyle ortaya çıkıyor.</strong></p>
<p>Daltonlar, Casperlar, Red Kitler, Anucurlar, Baygaralar, Barış Boyun… Bu isimlere her geçen gün yenileri ekleniyor. Kimisi bir mahallenin 3-4 sokağını tutup kendilerini bir isimle anarak güçlenmeye çalışıyor, kimileri ise her yeri kuşatacak örgütlenmelere başvuruyor. Sokak arasında küçük hırsızlık ile başlayan ilişkiler, artık uluslararası çaptaki bir organizasyona dönüştü. 2019 sonrası onlarca operasyona rağmen organize suç çeteleri küçülmek bir yana kısa süre içerisinde uluslararası ilişkiler kurarak büyümeye devam etti.</p>
<p>Sokakların değişen sosyolojisinin çeteleşmeye alan açtığına ilişkin bir dizi işaret mevcut. Uzmanlara göre yoksulluk tek başına bir neden değil. Hatta klasik sosyal teoriyle açıklanamayacak bir evrenin içerisindeyiz. Çocuk suçluluğu ve çeteleşme olgusunun anlaşılması için üç bölümlük bu dosyada yoksulluktan eğitime, kentsel adaletten hukuka kadar çeşitli başlıkları göreceğiz.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3743 size-large" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-1024x576.jpeg" alt="" width="1024" height="576" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-1024x576.jpeg 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-300x169.jpeg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-768x432.jpeg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-1536x864.jpeg 1536w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-527x296.jpeg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-1054x593.jpeg 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-688x387.jpeg 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-1376x774.jpeg 1376w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-1044x587.jpeg 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-1400x788.jpeg 1400w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36-1920x1080.jpeg 1920w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/WhatsApp-Image-2025-12-22-at-17.46.36.jpeg 2048w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h2><strong>Gülsuyu&#8217;nun patikaları</strong></h2>
<p>İstanbul’un önemli gecekondu yerleşkesi olan Maltepe Gülsuyu’ndayız. Burası, bakımsız, yer yer çöp tenekesi dahi olmayan sokaklarıyla birlikte müteahhitlerin gözdesi. Gülsuyu sokaklarında ilerledikçe iki insanın yan yana geçemeyeceği bağlantı patikaları Brezilya&#8217;nın meşhur favelalarını anımsatıyor. Kentsel dönüşüm burada yıllarca hasımlık nedeni olmuş. Bir dönem uyuşturucu satıcılarının sokak ortasında dövülüp, mahalleden kovulduğu Gülsuyu, uyuşturucunun İstanbul’a giriş güzergahlarından biri haline gelmiş durumda. Her anı izleyen güvenlik kameralarına rağmen bunun nasıl mümkün olabildiği mahalleliye göre şüpheli. Hatta birçoğu göz yumulduğu kanaatinde. Aynı zamanda İstanbul’un en çekici manzarasına sahip bu bölgede çocuk olmak hiç kolay değil. Ne bir park alanı ne de kamusal hizmetlere eşit ve nitelikli erişim mümkün; hepsi sınırlı. Kentleşememe cevabının geleceğini tahmin edecekler ki mahalleli direkt Esenyurt dönüşüm örneğini gösteriyor. Çocukların kendini gerçekleştirebilecek alan bulamadıklarında, yoksullukla da buluşan yaşamlarında ergenlik çağında sistem dışı arayışlar olağanlaşıyor.</p>
<p>Buradaki gençler ile yetişkinlerin mahalle ile ilişkisinde temel bir ayrım göze çarpıyor. Uzun süredir mahallede yaşayan yetişkinler, Gülsuyu’nda yaşamaktan gurur duyduklarını söylerken gençler için Gülsuyu’nda yaşamak bir &#8220;utanç nedeni&#8221; olabiliyor. Aynı zamanda mahallelerindeki dayanışma ilişkilerinin halen daha devam ettiği organizasyonlar var fakat bu da sınırlı. Çeteler tam da böyle bir atmosferde alternatif olmaya başlamış. Genç erkekler, utanç ve zayıflık duygusunu organize çeteler içerisinde aştıklarına inanıyor. Güçlü olmak, onların deyimiyle &#8220;cebinde yolluğun olması&#8221;, hayatı kaçırmamaları için bir tercih.</p>
<p>20’li yaşlarda konuştuğumu bir genç, “Gülsuyu’nda hayat yok ağabey. Biz de başka yerlere gitmek istiyoruz. Uyuşturucu satmak öyle korkulacak bir şey değil ağabey, sen İstanbul’u bilmiyorsun galiba. Bu sokakların normali oldu. Ben satmıyorum ama satıcı arkadaşlarım var. Hatta birlikte oturup kalkarız da. Ben, &#8220;oğlum yapmayın başınız belaya girecek&#8221; derim ama dinlemezler. Birbirimizi koruruz. Mahallemizin çocuğudur, başına bir şey gelsin istemeyiz. Yolunu bulunca gelir bizi de görür, yer, yedirir, içirir…” diyor.</p>
<p>Şehir Plancısı <strong>Ceyhan Çılğın</strong>, kentsel adaleti “kentsel hizmetlerden ve haklardan toplumun her kesiminin insan onuruna yaraşır şekilde faydalanabilmesi” olarak tanımlıyor. Ona göre bu yalnızca hizmetlere erişim değil, aynı zamanda bu hizmetlerden <strong>nitelikli şekilde faydalanabilme</strong> meselesidir. Yoksul bir gecekondu mahallesinde yaşayan çocuğun eğitim, ulaşım, barınma ve sağlık hizmetlerinden eşit ve kaliteli biçimde yararlanabilmesi, bütün toplum için kentsel adaletin tesis edilmesi anlamına gelir. Bu da yoksul ve yoksun kesimlerin lehine daha fazla politika ve uygulama geliştirilmesini zorunlu kılar.</p>
<h2>Gecekondu mahallelerinin tarihsel konumu</h2>
<p>Çılğın, İstanbul’daki gecekondu mahallelerinin tarihsel olarak kentsel adaletin tesis edilemediği alanlar olduğunu vurguluyor.</p>
<ul>
<li><strong>1950’lerden 1980’lere kadar</strong> bu mahalleler “köylü”lerin yaşadığı bölgeler olarak görülüyordu. Prof. Dr. Sema Erder’in <em>İstanbul’a Bir Kent Kondu: Ümraniye</em> kitabında aktardığı gibi, bu bölgelerde yaşayanlar jandarma denetiminde tutuluyor, kente eklemlenmeleri engelleniyordu.</li>
<li><strong>1980’lerle birlikte</strong> neo-liberal dönüşümle kentler kentsel rant üzerinden düşünülmeye başlandı. Gecekonducular artık “köylü” değil, kamu arazilerini işgal eden “işgalci”ler olarak tanımlandı. Bu, onları “illegal” olmakla ilişkilendirmenin ilk adımıydı.</li>
<li><strong>1990’ların ortasından itibaren</strong> ise “varoş” kavramı gündeme girdi. Özellikle 1995’te Gazi Mahallesi’nde 22 kişinin öldüğü saldırı sonrası medya bu mahalleleri mekânsal ve kültürel olarak ayrıştırmak için “varoş” tanımını kullandı. Bu kavram, gecekondu bölgelerini suçla özdeşleştiren bir dilin yerleşmesine yol açtı.<br />
<h2><strong>Suç ilişkisi ve sosyal izolasyon</strong></h2>
</li>
</ul>
<p>Çıvğın’a göre, gecekondu mahallelerinin suçla ilişkilendirilmesi, bu bölgelerde yaşayanların kentin geri kalanıyla ilişki kurmasını engelleyen işlevsel bir tutum oldu. Dr. Zeynep Gönen’in <em>Varoşların Zaptiyesi ya da Kent Yoksullarının Neoliberal Denetimi</em> makalesinde de belirtildiği gibi, bu süreç politik kimliklerin suçlulaştırılmasına ve yoksulluğun neoliberal denetim altında tutulmasına hizmet etti.</p>
<h2><strong>Kentsel dönüşüm ve yoksulluk etkisi</strong></h2>
<p>Son yıllarda İstanbul’un birçok gecekondu mahallesi kentsel dönüşüm projelerine konu oldu:</p>
<ul>
<li><strong>Hacıhüsrev</strong>: Yıkılmadan önce sürekli “operasyon” haberleriyle gündemdeydi. Yerine yapılan lüks rezidans projesi, mahallenin geri kalanıyla ilişki kurmayan bir yapı oldu.</li>
<li><strong>Tarlabaşı</strong>: Suç üreten bir merkez gibi sunuldu, ardından kentsel yenileme adı altında sermaye gruplarının müdahale alanına dönüştü. Bugün eski halinden daha izole.</li>
<li><strong>Sulukule</strong>: Suçla ilişkilendirildi, yerine yapılan yapılar üst sınıflar için inşa edildi. Ancak mahalle hâlâ kentin geri kalanıyla bütünleşemedi.</li>
<li><strong>Sarıgöl</strong>: Uzun yıllar suçla ilişkilendirildi, yoksulluk denetim altında tutuldu. Sonrasında kentsel dönüşüme konu edildi.</li>
<li><strong>Ayazma-Tepeüstü</strong>: Doğrudan suçla anılmasa da benzer söylemlerle yıkım operasyonlarına sahne oldu.</li>
</ul>
<p>Çıvğın, bu örneklerin ortak noktasını şöyle özetliyor: Kentsel dönüşüm, yoksul mahallelerde “sihirli değnek” gibi sunuldu. Ancak sonuçta bu mahalleler üst sınıflar lehine düzenlenirken, yoksullar yoksulluklarıyla birlikte başka yerlere taşındı. Kentsel hizmetlerden yoksunlukları da devam etti.</p>
<h2><strong>Kentsel adaletsizlik nasıl etkiliyor?</strong></h2>
<p>Bugün 1 Mayıs Mahallesi, Gülsuyu-Gülensu, Okmeydanı, Derbent, FSM (Armutlu) ve Gazi Mahallesi gibi bölgeler için dile getirilen kentsel dönüşüm projelerinin, yoksulluğu yalnızca <strong>yer değiştiren bir olgu</strong> haline getireceği öngörülüyor.</p>
<p>Çıvğın’a göre bu mahallelerde yaşayan gençler açısından mesele yeni değil:</p>
<ul>
<li>Kentli sayılmamak,</li>
<li>Dışlanmışlık ve yok sayılma,</li>
<li>Kentsel hakların eşitsiz sunumu,</li>
<li>Suçla ilişkilendirilme…</li>
</ul>
<p>Bunların hepsi tarihsel bir geçmişe sahip. Bugün ortaya çıkan informal ve kriminal manzarayı yalnızca bu mahallelerde yaşayanlara yüklemek ise kolaycı bir tutum.</p>
<p>Şehir Plancısı <strong>Ceyhan Çılğın</strong>, gecekondu mahallelerinin tarihsel olarak kentsel adaletin tesis edilemediği alanlar olduğunu, suçla ilişkilendirilmenin bu mahalleleri izole ettiğini ve kentsel dönüşümün yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine yalnızca yer değiştirdiğini vurguluyor. Ona göre, kentsel adaletin sağlanması için yoksul ve yoksun kesimlerin lehine daha fazla politika ve uygulama geliştirilmesi şart.</p>
<h2><strong>TÜİK verisi: Yüzbinlerce çocuk suça itiliyor</strong></h2>
<p>Bu gençlerin birçoğu asgari ücret dahi kazanamıyor. Ya da birkaç bin fazlasını alıyor. Haftanın 6 günü günde 10 saat çalışmayı istemiyorlar. Mahallelerdeki yatay ilişkiler de sistem dışı seçeneklere kolayca ulaşmayı sağlıyor. MHP’li avukat Serdar Öktem’i öldürenler 2006-2009 yıllar arasında doğmuştu. Geçmişlerinde çocuk işçilik var. Ama sanıldığının aksine aldıkları paralar hayat kurtaracak türden değildi. Savcılık ifadelerinde her birinin 10-15 bin TL bandında para aldığı ortaya çıkmıştı. Geçtiğimiz haftalarda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı talimatıyla yeni bir koordinasyon kuruldu. Organize suç örgütleri üzerine çalışmalar sıklaştırılıyor. Operasyonlar sonucunda hazırlanan bir Daltonlar iddianamesinde ise 105 sanığın 72’sinin 2000 sonrası, bunların arasında da 2005-2006 doğumluların öne çıktığını görmüştük. TÜİK verilerine göre son bir yıl içerisinde 612 binden fazla çocuğun suça itildiği gibi bir tablo mevcut. Üstelik hükümlü olanlar hariç. Ve suça karışma-itilme düzeyinde her yıl yüzde 10-15 düzeyinde artış gözleniyor.</p>
<h2><strong>‘Suça itilme ceza azlığı ile açıklanamaz&#8217;</strong></h2>
<p>Çocuk suçlular son dönemdeki cinayetler de göz önüne alındığında suça sürüklenen çocuklar kavramını yeniden tartışmaya açtı. Hatta yasa yapıcılar da çocukların yetişkin gibi yargılanmasını öneren bir dizi teklifi kamuoyu önünde tartışmaya başlayıp, kendi çerçevelerini anlatmaya başladı. Uzmanlara göre adalet, tek başına cezalandırma sisteminden ibaret değil. Çocuk hakları aktivisti ve avukat Kardelen Ateşçi de verilere değiniyor: “Çocukların suçla ilişkilenmesindeki artışı yalnızca ‘cezanın azlığı’ ya da ‘cezasızlık algısı’ ile açıklamak mümkün değil. Çünkü rakamlardaki yükseliş, çocukların yaşam koşullarında, sosyal çevrelerinde ve maruz kaldıkları risklerde yapısal bir değişimin olduğunu gösteriyor. Bu nedenle ilk sormamız gereken soru, ‘cezalar yeterli mi?’ değil; ‘çocukları bu suçlara iten koşullar ne ve biz bu koşulları nasıl bertaraf ediyoruz?’ olmalı. Bu sebeple cezayı artırmak değil, çocuğun suçla karşılaşmasını önlemek öncelikli mesele haline geliyor. Çocuğa ‘ceza alabileceğini’ anlatmak da ancak güvenlik, eğitim, sosyal hizmet ve toplumsal destek mekanizmaları birlikte çalıştığında mümkün olabilir. Yalnızca sonuçtan hareket ederek ceza politikasını sertleştirmek, kök nedenleri tartışmadan atılacak bir adım olur ve beklenen etkiyi kısa vadede yaratsa da uzun vadede büyük sorunlara neden olur. Hatta çoğu zaman daha sert cezalar, çocukları adalet sistemi içinde travmatize ederek suça tekrar sürüklenme riskini artırır.”</p>
<h2><strong>‘Çocuklar beni kim kabul ediyor diye düşünür&#8217;</strong></h2>
<p>Avukat Ateşçi, cezasızlık algısına dair “Toplumda yetişkinlerin işlediği suçların yeterince soruşturulmaması, güç sahibi kişilere yönelik cezasızlık pratikleri, kurumsal şiddetin hesap sorulmadan kalması, çocuklar üzerinde çok daha güçlü etki yaratıyor. Ya da çocuklar rol model arar; gördüklerini normal kabul eder” diyerek devam ediyor:</p>
<p>“Eğer bir çocuk için ‘başarılı, güçlü, saygın’ görünen figürler çete üyeleri, suç örgütleri ya da kolay yoldan zengin olan kişilerse, siz ceza miktarını yetişkinlerle eşitleseniz bile caydırıcılık yaratamazsınız. Çünkü çocuk zihni cezayla değil, aidiyet ve kabul göreceği yerle çalışır. Bugün lüks araçlar içinde gezen, pahalı kıyafetlerle öne çıkan suç örgütü üyelerini gören bir çocuk için mesele ‘ne kadar ceza alırım?’ değildir. Mesele, ‘beni kim kabul ediyor, kim görüyor, bana kim değer veriyor?’ sorusudur. Bu yüzden çocuk suçluluğunu yalnızca ceza kanunlarıyla çözmemiz mümkün değil.”</p>
<h2><strong>Çözüm ne?</strong></h2>
<p>Peki çözüm ne? Ateşçi’ye göre bunun çerçevesi şöyle: “Çocuğa dokunan sosyal politikaları güçlendirmek, risk altındaki çocukları erken dönemde tespit etmek, sosyal hizmet uzmanlarını sahaya yaymak ve STK–kamu işbirliğini artırmaktan geçiyor. Yine, sosyal yardımlar da tek başına çözüm değil; çocuğun çevresini güçlendiren, güvenli yetişkin varlığını artıran, alternatif rol modellerle buluşmasını sağlayan, okul ve toplum temelli koruyucu sistemler gerekiyor. Çocukları cezayla değil, güçlendirilmiş sosyal hizmet ve koruyucu adalet yaklaşımıyla toplumla bütünleştirebiliriz. Aksi halde, her sertleşen ceza politikasının ardından yeni nesillerin aynı döngüye girdiğini görmeye devam edeceğiz.”</p>
<p>Üç bölümlük dosyanın ilk bölümünü okumak için <a href="https://www.mefhumdergi.com/cetelesmenin-anatomisi-yoksulluk-kimlik-ve-guc/">tıklayın.</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/cetelesmenin-anatomisi-yok-sayilmak/">Çeteleşmenin anatomisi-2: Yok sayılmak ve &#8216;kentlilik&#8217; çıkmazı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çeteleşmenin anatomisi: Yoksulluk, kimlik ve güç</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/cetelesmenin-anatomisi-yoksulluk-kimlik-ve-guc/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Çaklı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Dec 2025 14:55:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[yeni nesil çeteler]]></category>
		<category><![CDATA[yoksulluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3719</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216;Yeni Nesil Çete&#8217; kavramı son yıllarda hayatımıza girdi. Türkiye’de çeteleşmenin gençler ve çocuklar arasında neden bu kadar yaygınlaştığı&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/cetelesmenin-anatomisi-yoksulluk-kimlik-ve-guc/">Çeteleşmenin anatomisi: Yoksulluk, kimlik ve güç</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4>&#8216;Yeni Nesil Çete&#8217; kavramı son yıllarda hayatımıza girdi. Türkiye’de çeteleşmenin gençler ve çocuklar arasında neden bu kadar yaygınlaştığı hala merak konusu. Bilinenin aksine çeteleşmeye neden, yalnızca ekonomik yoksunluk değil, gençler aynı zamanda güçlü hissetmek istiyor ve grup aidiyeti geliştiriyor.</h4>
<p>İstanbul’un arka mahalleleri 2018 yılından sonra daha önce görülmemiş biçimde şiddet olaylarına tanıklık etmeye başladı. Özellikle 2022 yılından sonra kendilerine Daltonlar, Casperlar, Red Kitler gibi çizgi film karakteri isimleri veren çeteler adlarından sıkça söz ettiriyor.</p>
<p>Gazi, Gülsuyu gibi mahallelerde hava kararınca gayrimeşru dünyasının hareketlenmeye başladığını görebiliyorsunuz. Akşamın karanlığıyla torbacılık daha belirgin hale geliyor. Mahallede yaşayanlar, hangi sokak başında kimlerin torba tuttuğunu biliyor. Bir dizi isim kulaktan kulağa geziniyor.</p>
<p>Bu araştırma dosyasının ilk bölümü, İstanbul’un yoksul mahallelerinde büyüyen gençlerin nasıl ve neden suç örgütlerinin etki alanına girdiğini anlamaya çalışıyor. TÜİK verilerinden sokak gözlemlerine, gençlerle yapılan görüşmelerden uzman analizlerine uzanan geniş bir çerçevede, yeni nesil çeteciliğin yükselişini, silaha erişimin kolaylığını ve kentsel adaletin bu hikayedeki belirleyici rolünü inceliyor.</p>
<h2>Ortak nokta öfkeleri</h2>
<p>Sokak çeteleri için internet dünyası çok daha büyük ve rahat bir zemin yaratmış durumda. Bir dönem yeni nesil çetelerle ilişkisi bulunan M.S. isimli 19 yaşındaki genç, ilk suçunu 14 yaşında işlemiş. Sosyal medyanın gizlilik açısından daha güvenli olduğu bir gerçek. Görüştüğümüz gençlerin bir kısmıyla ayaküstü konuşabildik. Esasında farklı kimlik ve kültürel gruplara aitler. Ortak noktaları öfkeleri. Mesela M.S., babası ayakkabıcı olmasına rağmen 2 yıl aynı ayakkabıyı giydiğini ve arkadaşlarına özendiğini söylerken, öfkesinin onu daha zengin olma duygusuna ittiğini bunun için de kısa yollar aramaya başladığını söylüyor.</p>
<p>Bir başka genç ise okula giderek bir gelecek kurabileceğini düşünmüyor. Ya da yalnızca arkadaş çevresi nedeniyle ilişki kuranlar da oluyor. Kendini Daltonlar suç örgütüne ait hisseden genç bir topluluk 19 Mart sürecinde Saraçhane eylemlerine katılmaktan imtina etmiyor. Sınıfsal öfkesi olan bu gençlerin derdi, dünyayı değil kendi yaşamlarını değiştirmek.</p>
<h2>Organize suç örgütleriyle ilişkideki sıçrama verilere yansıdı</h2>
<p>Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre son dokuz yılda suça sürüklenen çocuk sayısı yüzde 51.5 artışla 202 bin 785’e ulaştı. En büyük artış ise organize suçlarla bağlantılı alanlarda meydana geldi. 2015’te 549 olan çocukların karıştığı cinayet sayısı, yüzde 131 artarak 2024’te 1270’e çıktı. Uyuşturucu satma suçuna bulaşan çocuk sayısı yüzde 119.5 artışla 16 bin 563’e yükseldi. En sık işlenen suç olan yaralama vakası, yüzde 78.5 artışla 81 bin 875’e ulaştı.</p>
<p>Suça itilen çocuklar, daha çok İstanbul’un yoksul mahallelerinde ortaya çıkıyor. Bu nedenle kentsel adalet başlığı da oldukça önemli. Şehir plancıları bir şehrin kurgulanırken, kamusal hizmetlere eşit ve nitelikli bir yaklaşımın tesis edilmesinin önemine vurgu yapıyor. Bu haklardan mahrum kalanların sayısı milyonlarla anılacak kadar büyümüş durumda.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-3729 size-large" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/0d61506f-2aa7-46e2-abed-a74f22011410-1024x768.jpg" alt="" width="1024" height="768" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/0d61506f-2aa7-46e2-abed-a74f22011410-1024x768.jpg 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/0d61506f-2aa7-46e2-abed-a74f22011410-300x225.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/0d61506f-2aa7-46e2-abed-a74f22011410-768x576.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/0d61506f-2aa7-46e2-abed-a74f22011410-1536x1152.jpg 1536w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/0d61506f-2aa7-46e2-abed-a74f22011410-527x395.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/0d61506f-2aa7-46e2-abed-a74f22011410-1054x791.jpg 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/0d61506f-2aa7-46e2-abed-a74f22011410-688x516.jpg 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/0d61506f-2aa7-46e2-abed-a74f22011410-1044x783.jpg 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/0d61506f-2aa7-46e2-abed-a74f22011410-1400x1050.jpg 1400w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/0d61506f-2aa7-46e2-abed-a74f22011410-1920x1440.jpg 1920w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/0d61506f-2aa7-46e2-abed-a74f22011410.jpg 2000w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h2>‘2022’de 3 bin liraya silah aldım&#8217;</h2>
<p>Türkiye&#8217;de yılda üç bin kişi ateşli silahlarla ölüyor, 700&#8217;ü ise yaralanıyor. Cinayetlerin yüzde 60&#8217;ında ateşli silah kullanılıyor. Her 10 kişiden 1&#8217;inde, her 3 evden 1&#8217;inde ateşli silah var. Saha gözlemi ve görüşmeler sonrasında silaha ulaşmanın ne kadar kolay olduğunu fark ettik.</p>
<p>Suriye çıkması Kalaşnikof, el bombası, çelik yelek, kuru sıkıdan bozma gibi aralarında ağır silah ve patlayıcıların da olduğu bir envanter çetelerin elinde. İletişim kanalları üzerinden sergilenen silahlara ulaşmak ise oldukça kolay. Kuryeler aracılığıyla silahı edinmek mümkün. Üstelik epey mütevazı bir meblağ karşılığında silah deposu oluşturabilecek düzeyde ‘uygunluk’ mevcut.</p>
<p>Bir dönem çetelere bulaşmış, ancak daha sonra korktuğu için bağını koparmış 19 yaşındaki M.S., 4 çocuklu ailenin en küçüğü. Babası ayakkabıcı, annesi ev kadını. Manisalı ailenin en küçüğü olan M.S., 14 yaşında Okmeydanı’nda sol politik gruplarla da ilişkisi olduğunu anlatırken hayata karşı öfkeli olduğunu belirtiyor. İlk suçunun kişisel verileri izinsiz ele geçirme suçundan yargılandığını belirtiyor: “Panel diye bir şey var. Ben bilgisayarda iyiyim. Kabiliyetimi verileri ele geçirerek kullandım sonrasında da yargılandım. Aynı zamanda silahlara merakım var. Biraz da tornacılık biliyorum. Telegram kanalları üzerinden tanıştığım insanlar oldu. 2022 yılında kuru sıkı bozması bir silah aldım. Doğukan Karadeniz isimli kişiden 3 bin liraya bu silahı aldım. Silahın sorunlu olduğunu öğrendim kırıp çöpe attım. Bu bahsettiğim kişi Sultanbeyli’de silah satıyordu. Yanında 16 yaşında başka bir çocuk vardı. Taksim bölgesinde silah satarken yakalandı. Bahçelievler’de evleri vardı. Evlerine gidiyordum. Sosyal medyada adını Can Dalton olarak yapan biri vardı. Çelik yelek satıyordu. Evlerde uyuşturucu kullanılıyordu. Bana birini öldürtürler diye korktum, ilişki kurmadım.”</p>
<h2>‘Babam ayakkabıcı ama 2 yıl aynı ayakkabıyı giyiyordum&#8217;</h2>
<p>M.S., çetelerle ortak noktasının ne olduğunun tespitini kendi yapıyor: “Onlar kolay yoldan zengin olmak istiyorlar, ben daha kolay yoldan zengin olmak istiyorum. Ben öğretmenlerime, arkadaşlarıma özenirdim. Babam ayakkabıcı ama ben 2 yıl aynı ayakkabıyı giyiyordum. Ev sahibi bizi evden çıkarmaya çalışırdı, ben de neden bunu yaşadığımızı düşündüm ve hızlı para kazanmaya başladım. Çetelerden korktum, yanımda Rambo bıçağı ile geziyordum. Biri bana zarar vermeye çalışırsa ona karşı kullanmak için.”</p>
<h2>Aile tepkisi daha çok çeteye itmiş</h2>
<p>M.S., aile üyelerinden biri olan ağabeyinin silah al-sat yaptığını ve aslında ilk ondan öğrendiğini aktarıyor: “Ağabeyim de silah al-sat yapıyordu. Bağcılar’da Bilal Demir diye biri vardı. Onlardan da silah alıyordum, bu vesileyle tanıştık. Daltonlar, Casperlar gibi çeteler de silah satıyor. Ailem de biliyordu bu işleri yaptığımı, babam üzülüyordu ve beni dövüyordu. Ancak daha çok çetelerin içine gidiyordum. Anneme babama da kızıyordum çünkü. Çevremdeki bazı arkadaşlarım da torbacılıktan içeri girdi 7 ay cezaevinde kaldı. Biz böyle kendimizi güçlü hissediyoruz. Aslında bu çetelere katılan insanlar çok zayıf insanlar. Fakirler ve ezilmişler. Mağdur psikolojisine giriyorlar. Sisteme kızıyorlar. Ben de öyle sisteme kızıyorum. Bu sistem bizi kabul etmiyor, fırsat vermiyor. Öfkem dünyayı değiştirmeyi değil beni zengin etmeye yarasın. Türkiye’de her gencin hayali zengin olmaktır. Boğaziçi’nde Tarih okuyan ağabeyim vardı. Ben de onunla ders çalışırdım. O ölünce ben de başka yollara gittim. Daha sonra üniversiteye hazırlandım. Yüzde 100 burslu bir bölüm kazandım. (Öğrenci kartını gösteriyor) Ben okulda da görüyorum. Uyuşturucu kullananları dinliyorum. Havalı olduklarını düşünüyorlar. Cezaevine girmenin ne olduğunun bence farkında değiller. Artık araştırmacı olmak istiyorum. Bana çok para kazandıracak daha yasal yolları arıyorum. İletişim kanalları üzerinden hala ne yapılıyor diye takip ediyorum. Silah satışı çok normal ve kolay. Çelik yelek, el bombası dahi satılıyor. Anadolu Yakası’nda Efsane lakabıyla bilinen biri var. Çetelerle bağı var silahları onlardan alıp satıyor. 200 bin liraya taşıma ruhsatlı silah satıyordu. Hiç mi bulamadın silahı, TikTok’tan bir Dalton hesabına mesaj at. Biraz kazıklanarak silahı alırsın. Telegram’da bir Arap kanalına girmiştim, C4 patlayıcı satıyorlar. Şehit olmuş asker miğferi dahi satıyorlar ve Türkiye’ye getirebileceklerini söylüyorlar. Tabi şimdi bu kanalların çoğu kapandı, Whatsapp’a kaydılar.”</p>
<h2>‘Yoksulluk ilk çocukları etkiliyor&#8217;</h2>
<p>Türkiye’de eğitim sistemi, son yirmi üç yılda kamusal hak olmaktan çıkarılarak giderek piyasalaştırıldı. Eğitim artık parayla alınıp satılabilen bir meta haline gelirken, kamusal kaynaklar özel okullara aktarıldı. <strong>Eğitimci Feray Aytekin Aydoğan</strong>, 2024 verilerine göre özel okulların kamu okullarına oranının ülke tarihinin en yüksek seviyesine ulaştığını (yüzde 24) hatırlatıyor. Devlet okulları dahi kayıt parası ve aidat gibi kalemlerle paralı hale getirildi. Bu süreç, okullar arası eşitsizliği her geçen yıl derinleştirdi.<br />
Aydoğan’a göre: Akademik liseler azaltılırken meslek liseleri ve imam hatipler artırıldı. Akademik eğitim, özel okullarda parayla satın</p>
<p>alınabilir hale geldi. Emekçi ailelerin çocukları çocuk yaşta sermaye için ucuz iş gücü olarak görülmeye başlandı. İmam hatipler, hem siyasal kadrolaşma aracı hem de iş cinayetlerini “fıtrat” ve “kader” söylemleriyle meşrulaştıran rıza aygıtı işlevi gördü. MESEM ve yeni okul modelleri, “Ahilik” vurgusu üzerinden çocuk işçiliğini usta-çırak ilişkisi adıyla yerli ve milli bir gelenek olarak sunmaya başladı. Bu politikalar sonucunda çocuklar sosyo-ekonomik durumlarına göre ayrıştırıldı.</p>
<figure id="attachment_3726" aria-describedby="caption-attachment-3726" style="width: 500px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-3726 size-full" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/artworks-T7KIAj0obtBQb0Ym-rg4NCA-t500x500.jpg" alt="Eğitimci Feray Aytekin Aydoğan" width="500" height="500" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/artworks-T7KIAj0obtBQb0Ym-rg4NCA-t500x500.jpg 500w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/artworks-T7KIAj0obtBQb0Ym-rg4NCA-t500x500-300x300.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/artworks-T7KIAj0obtBQb0Ym-rg4NCA-t500x500-150x150.jpg 150w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/artworks-T7KIAj0obtBQb0Ym-rg4NCA-t500x500-95x95.jpg 95w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/artworks-T7KIAj0obtBQb0Ym-rg4NCA-t500x500-190x190.jpg 190w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /><figcaption id="caption-attachment-3726" class="wp-caption-text"><em>Eğitimci Feray Aytekin Aydoğan</em></figcaption></figure>
<p><strong>Yüksek gelirli ailelerin çocukları özel okullarda veya fen/anadolu liselerinde.</strong></p>
<p><strong>Orta gelirli ailelerin çocukları sınavsız Anadolu liselerinde.</strong></p>
<p><strong>Yoksul ailelerin çocukları imam hatiplerde, meslek liselerinde ve MESEM’lerde.</strong></p>
<p>Eğitimci Aydoğan, yoksulluk arttıkça okul terklerinin ve okullarda şiddetin de arttığını vurguluyor. Bilimsel veriler, okul terkinin çocuk işçiliğini, çocuk yaşta evlilikleri ve tarikatlara/çetelere yönelimi artırdığını gösteriyor.</p>
<p><strong>En az 1,47 milyon çocuk okulda değil.</strong></p>
<p>Lisede olması gereken her on çocuktan biri (yüzde 8,6) okulda değil.</p>
<p>Muş, Ağrı, Şanlıurfa gibi illerde 14-17 yaş grubundaki her üç öğrenciden biri liseye devam etmiyor.</p>
<p><strong>MESEM’lerde 392 bin 887 çocuk çalıştırılıyor.</strong> Denetim oranı yalnızca binde 4. 2020’den bu yana iş kazaları beş kat arttı, son iki yılda 22 çocuk yaşamını yitirdi.</p>
<p>Yaklaşık 300 bin çocuk Açıköğretim’e geçti. Bir yıl içinde açık liseye geçenlerin sayısı yüzde 30 arttı.</p>
<p>Devamsızlık oranları: ilkokulda yüzde 13,2, ortaokulda yüzde 23,7. İmam hatiplerde yüzde 32, meslek liselerinde yüzde 40,6.</p>
<p><strong>Kız çocuklarının okul terki hızlanıyor.</strong> Riskli il sayısı 7’den 11’e çıktı.</p>
<p>Köy okullarının sayısı yüzde 4 azaldı; kırsalda öğrenci sayısı her kademede düşüyor.</p>
<p>Taşımalı eğitimde tasarruf politikaları nedeniyle 2024-25 döneminde öğrenci sayısı yüzde 16,2 geriledi.</p>
<h2>Çocukların gözünden</h2>
<p>Aydoğan’ın dikkat çektiği bir başka nokta ise çocukların iyi olma hali göstergeleri.  Çocukların yüzde 60’ı çevrede uyuşturucu kullanımını en büyük tehlike olarak görüyor.</p>
<h4>PISA 2022 verilerine göre:</h4>
<p>Öğrencilerin yüzde 25’i okulda çeteler gördüğünü,</p>
<p>Yüzde 26’sı silah veya bıçak taşıyan öğrenciye tanık olduğunu,</p>
<p>Yüzde 28’i ise tehdit olaylarına şahit olduğunu belirtiyor.</p>
<p>Çocukların yüzde 41’i para kazanmak için çalışmak zorunda olmanın mutsuzluk nedeni olduğunu söylüyor.</p>
<p>Öğrencilerin yüzde 14’ü haftada en az bir gün çalışıyor; yüzde 5’i okuldan önce, yüzde 6’sı okuldan sonra her gün çalışıyor.</p>
<p>Eğitimci Aydoğan Türkiye’de yoksulluk ve eşitsizlik arttıkça ilk kaybedenlerin çocuklar olduğunu belirterek ekliyor, “Eğitim hakkının piyasalaştırılması, kamusal kaynakların özel okullara aktarılması ve MESEM gibi modellerle çocuk işçiliğinin meşrulaştırılması, çocukları okuldan koparıyor. Aslında sadece okuldan koparmakla da kalmıyor. Çocuklar kamusal hizmetlerden uzaklaştığında farklı arayışlar içerisine girebiliyorlar. En az bir buçuk milyon çocuk okul dışında.”</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-3727 aligncenter" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/sa-300x194.webp" alt="Prof. Dr. Şükrü Aslan" width="510" height="330" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/sa-300x194.webp 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/sa.webp 510w" sizes="(max-width: 510px) 100vw, 510px" /></p>
<h2>‘Sistem dışı alanlara kayış kaçınılmaz&#8217;</h2>
<p>Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü akademisyenlerinden <strong>Prof. Dr. Şükrü Aslan</strong>, Türkiye’de artan çeteleşme vakalarını yalnızca yoksullukla açıklamanın yetersiz olduğunu vurguluyor. Aslan’a göre, bireylerin sisteme dair ümitsizlik yaşadığı noktada “sistem dışı alanlara kayış” kaçınılmaz hale geliyor.</p>
<p>Aslan, klasik sosyolojik teorilerin açıklamakta zorlandığı bir olguya dikkat çekiyor: “Bazen sistemin kendisi suçtur.”</p>
<p>Ona göre illegal politik örgütler, suç işlemek için değil, “suç düzeni” olarak gördükleri yapıyı değiştirmek amacıyla ortaya çıkabiliyor.<br />
Toplumsal mücadeleler, sistemin açmazlarının görünür hale geldiği anlarda doğuyor. Örneğin köylülerin madencilik karşıtı hareketleri, doğrudan sisteme savaş açmak değil, meşru bir reaksiyon olarak ortaya çıkıyor.</p>
<p>Çeteciliğe yönelimin yalnızca yoksullukla sınırlı olmadığını belirten Aslan, “Suça yatkın olmak diye bir şey yoktur. Toplumun her kesiminden insanlar dahil olabilir” diyor.</p>
<p>İyi bir üniversitede okuyan ya da hali vakti yerinde olan bireyler bile tanıklık ettikleri haksızlıklara tepki olarak bu tür yapılara yönelebiliyor.</p>
<p>Aslan, sistemin bazen bu organizasyonlara göz yumduğunu ve kontrol altında tutmak için alan açtığını ifade ediyor.<br />
Türkiye’de üniversitelerin toplumdaki en yüksek mertebelerden biri olduğunu hatırlatan Aslan, “Üniversite sahipleri” kavramının ortaya çıkışına ve irtikap ile yolsuzluk iddialarına dikkat çekiyor.</p>
<p>Bu durumun da bireyleri sistem dışı alanlara yönelten faktörlerden biri olduğunu belirtiyor.</p>
<p>Prof. Dr. Şükrü Aslan’ın değerlendirmesi, çeteleşme hareketlerini yalnızca ekonomik yoksunlukla açıklamanın eksik olduğunu; sistemin sunduğu imkanlar, açmazlar ve bireylerin tanıklık ettiği haksızlıkların bu sürecin temel belirleyicileri olduğunu ortaya koyuyor. Ona göre Türkiye’de sistem dışı alanlara kayış ve bu grupların çoğalması sosyolojik olarak kaçınılmaz bir sonuç.</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/cetelesmenin-anatomisi-yoksulluk-kimlik-ve-guc/">Çeteleşmenin anatomisi: Yoksulluk, kimlik ve güç</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Trump&#8217;ın yeni hedefi Venezuela: &#8216;Narko-terörizm&#8217; rıza imal edebilir mi?</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/trumpin-yeni-hedefi-venezuela-narko-terorizm-riza-imal-edebilir-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alp Ozan Gül]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Dec 2025 19:17:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[askeri operasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Latin Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Maduro]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[saldırı]]></category>
		<category><![CDATA[terörizm]]></category>
		<category><![CDATA[Trump]]></category>
		<category><![CDATA[uyuşturucu kaçakçılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Venezuela]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3694</guid>

					<description><![CDATA[<p>Amerika Birleşik Devletleri Savaş Bakanı Pete Hegseth, 14 Kasım 2025 tarihinde sosyal medya aracılığıyla “Operation Southern Spear” adıyla,&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/trumpin-yeni-hedefi-venezuela-narko-terorizm-riza-imal-edebilir-mi/">Trump&#8217;ın yeni hedefi Venezuela: &#8216;Narko-terörizm&#8217; rıza imal edebilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Amerika Birleşik Devletleri Savaş Bakanı Pete Hegseth, 14 Kasım 2025 tarihinde sosyal medya aracılığıyla “Operation Southern Spear” adıyla, Güney ve Orta Amerika’daki &#8220;narko-teröristleri&#8221; ortadan kaldırmayı hedefleyen bir askerî operasyon <a href="https://x.com/SecWar/status/1989094923497316430">duyurdu</a>. Oysa “Southern Spear” operasyonu, Amerikan ordusunun halihazırda Güney ve Orta Amerika’da yürüttüğü uyuşturucu karşıtı operasyonların etkinliğini artırmaya yönelik alınan teknik tedbirleri içeren bir <a href="https://www.navy.mil/Press-Office/Press-Releases/display-pressreleases/Article/4044322/operation-southern-spear-latest-development-in-operationalizing-robotic-and-aut/">eylem planından</a> ibaretti. Bu duyuruyla birlikte söz konusu isimlendirme, ABD’nin bölgede yürüttüğü tüm askerî hareketliliği kapsayacak şekilde kullanılmaya başlandı.</p>
<p>ABD ordusu bu kapsamda, bölgede onlarca yıldır görülmemiş seviyede uçak gemileri ve nükleer denizaltılar gibi kritik askerî varlıkları da içerecek şekilde askeri güç <a href="https://www.navy.mil/Press-Office/News-Stories/display-news/Article/4332628/gerald-r-ford-carrier-strike-group-enters-caribbean-sea/">konuşlandırıyor</a>. Başlangıçta ABD yetkilileri, konuşlandırmanın amacının bölgedeki narko-terörist hedefleri etkisiz hâle getirmek olduğunu ifade etse de pratikte  operasyonel hareketliliğin Venezuela çevresinde yoğunlaştığı, buna bağlı olarak Venezuela hükümeti üzerinde baskı oluşturmak, hatta hükümeti askerî müdahale aracılığıyla iktidardan düşürmek amacını taşıdığı yönünde <a href="https://www.aljazeera.com/news/2025/9/1/maduro-says-us-naval-forces-aimed-at-regime-change-in-venezuela">değerlendirmeler</a> yapılıyor. Son günlerde ABD yetkilileri tarafından da konuşlandırmanın doğrudan Venezuela hükümetiyle bağlantılı olduğu açıkça <a href="https://www.reuters.com/world/americas/us-military-has-new-options-pursue-group-tied-venezuelas-maduro-pentagon-says-2025-11-20/">ifade</a> edilmeye başlandı. Askerî hareketlilik kapsamında, açık kaynaklardan tespit edilebildiği kadarıyla 21 saldırı düzenlendi; bu saldırılarda 82 kişi hayatını kaybetti.</p>
<p>ABD&#8217;nin Venezuela&#8217;daki rejim değişikliği girişimleri elbette son bir yıl içerisindeki askerî hareketlilikle sınırlı değil. Devlet başkanı Hugo Chávez’in 1999 yılında devlet başkanlığına seçilmesinden bugüne, halefi Nicolás Maduro dönemini de kapsayacak şekilde ABD aralıksız biçimde müdahalelerini sürdürdü. Bu müdahaleler, askerî darbe girişimlerinden finansal <a href="https://cepr.net/publications/the-venezuela-coup-20-years-later/">yaptırımlara</a> kadar geniş bir yelpazede gerçekleşti.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-3696 size-full" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/thumbs_b_c_94721850099f0f0a6113954cda287db3.jpg" alt="" width="864" height="486" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/thumbs_b_c_94721850099f0f0a6113954cda287db3.jpg 864w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/thumbs_b_c_94721850099f0f0a6113954cda287db3-300x169.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/thumbs_b_c_94721850099f0f0a6113954cda287db3-768x432.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/thumbs_b_c_94721850099f0f0a6113954cda287db3-527x296.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/thumbs_b_c_94721850099f0f0a6113954cda287db3-688x387.jpg 688w" sizes="(max-width: 864px) 100vw, 864px" /></p>
<h2>Petrol savaşı</h2>
<p>ABD’nin Venezuela’da rejim değişikliği arayışının ilk akla gelen sebebi, elbette Venezuela’nın sahip olduğu geniş petrol rezervleri. 2023 yılı istatistiklerinde Venezuela, dünyada varlığı bilinen tüm petrol rezervlerinin yüzde 17’sine sahip; buna rağmen aynı yıla ait istatistiklere göre, temelde ABD yaptırımları nedeniyle  toplam ham petrol üretiminin yalnızca yüzde 0,8’ini <a href="https://www.eia.gov/international/content/analysis/countries_long/Venezuela/">gerçekleştirebildi</a>. Rezervler ve petrol üretimi arasındaki bu uçurum, Venezuela kontrolündeki coğrafyada özellikle yabancı firmalar için büyük bir fırsat alanı olduğunu <a href="https://www.chathamhouse.org/2021/05/reforming-venezuelas-oil-and-gas-sector/02-context-venezuela">gösteriyor.</a> Yabancı sermayenin bu fırsatlara erişimindeki en büyük engel ise Venezuela hükümetinin Chávez döneminden itibaren takip ettiği ekonomi politikasıdır. Chávez iktidara gelmesiyle birlikte Venezuela petrol üretiminin yönetiminde önemli değişikliklere gitti. Chávez dönemi öncesinde petrol üretiminden sorumlu PDVSA, yabancı sermayeli firmalarla yaptığı anlaşmalarda bu firmalara çok daha kazançlı şartlar sunuyordu. 1999 yılında kabul edilen anayasada ve 2001 yılında Hidrokarbon Yasası’nda yapılan değişikliklerle bu durum değişti; devlet, petrol üretiminin planlanması ve gelir yönetiminde mutlak biçimde söz sahibi olan ilk aktör hâline geldi. Bu değişikliklerin bir sonucu olarak yabancı sermayeli firmalar lehine olan anlaşmalarda ciddi kayıplar yaşadı.</p>
<p>Elbette ABD tarafından yürütülen Venezuela’daki rejim değişikliği girişimi yalnızca petrol kaynaklarına erişimle açıklanabilecek bir olgudan ibaret değil. Chávez’in sunduğu “21. Yüzyıl Sosyalizmi” vizyonu ve bu kapsamda uygulanan sosyal ve ekonomik politikalar da Venezuela’nın ABD tarafından hedef alınmasında başlıca rol oynuyor. ABD, Venezuela hükümetini ortadan kaldırarak her tür alternatif sistemin gelişme ihtimalini ortadan kaldırmak istiyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-3697 size-full" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/960x540.jpg" alt="" width="960" height="540" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/960x540.jpg 960w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/960x540-300x169.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/960x540-768x432.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/960x540-527x296.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/960x540-688x387.jpg 688w" sizes="(max-width: 960px) 100vw, 960px" /></p>
<h2>Narko-terör öyküsü</h2>
<p>Süregiden bu askerî hareketliliğe dair ABD yetkililerinin yaptığı açıklamalarda narko-terörizm kavramının merkezde yer aldığı görülüyor. Halihazırda ideolojik yüklemelerle dolu olan ve aslında iki farklı olguyu ifade eden “terörle mücadele” ve “uyuşturucuyla mücadele” konseptleri, bu kavram aracılığıyla bir araya getirilerek propaganda faaliyetinin etkinliği artırılmaya çalışılıyor.</p>
<p>Olağan koşullarda terörle mücadele ve uyuşturucuyla mücadele faaliyetlerinin birbirinden açık bir şekilde ayrıştırılması <a href="https://www.ohchr.org/sites/default/files/Documents/Publications/Factsheet32EN.pdf">gerekir</a>, çünkü bu iki faaliyetin hedefleri, kullanılan araçlar ve hedef alınan aktörler birbirinden farklıdır. Uyuşturucuyla mücadele temelde bir <a href="https://www.law.cornell.edu/uscode/text/21/801">halk sağlığı</a> ve organize suç problemi iken terörle mücadele, ulusal güvenlik problemi olarak çerçevelendirilir. Bu bağlamda, yasal düzlemde bu suçlar farklı düzenlemelerle ele alınır. Bu düzenlemeler dâhilinde birbirinden bağımsız devlet birimleri, bu iki suçla mücadelede sorumlu olarak belirlenir ve kullandıkları metotlar da buna göre şekillenir.</p>
<p>1980’li yıllardan itibaren ise başta ABD ve Latin Amerika ülkelerinde olmak üzere bu iki faaliyet arasındaki farkların gitgide silikleştiği ve iç içe geçtiği gözlemleniyor. Narko-terör kavramı da bu bağlamda sık sık siyasî aktörler tarafından kullanılmaya başlandı ve yalnızca söylem düzeyinde kalmayıp bu çerçevede yasal düzenlemelere de konu edildi.</p>
<p>Narko-terörizm kavramının ilk kullanımı 1983 yılında Peru Devlet Başkanı Fernando Belaúnde Terry’ye <a href="https://www.ebsco.com/research-starters/political-science/narcoterrorism">atfediliyor</a>. Belaúnde, 1983 yılında uyuşturucu kartellerinin devlet görevlilerine yönelik gerçekleştirdikleri bombalı saldırıları bu kavramla tanımladı. Kavramın kullanımında vurgulanmaya çalışılan, uyuşturucu kartellerinin terör yöntemlerine başvurduğunu göstermekti. Bu kullanımda, terör ve uyuşturucu arasında doğrudan bir bağ kurulmuyor, yalnızca uyuşturucu kartellerinin kullandıkları metotlara vurgu yapılıyordu.</p>
<p>Kavramın söylemsel düzeyde yaygın biçimde kullanılmaya başlanması ve yerleşik bir hâl alması, Kolombiya’da Pablo Escobar ve Medellín Karteli’nin sivil halka ve devlet görevlilerine yönelik gerçekleştirdikleri saldırılarla oldu. Yine kavramın bu kullanımında terörle uyuşturucu arasında doğrudan bir bağ kurulmuyordu; sadece suç aktörlerinin kullandıkları metotlara vurgu yapılıyordu.</p>
<p>Narko-terör kavramı, ABD’de yerleşik siyasetin söylemine girmesiyle niteliksel bir dönüşüm yaşadı. Kavram, ABD siyasetinin diskuruna 1980’li yıllarda Reagan döneminde <a href="https://warontherocks.com/2018/12/the-enduring-legacy-of-reagans-drug-war-in-latin-america/">girdi</a>. ABD devlet yetkilileri, kavramı, Latin Amerika’daki birbiriyle bağlantısı olmayan uyuşturucu kartelleri ve devrimci silahlı hareketleri kapsayacak şekilde kullanmaya başladı. Kavramın bu kullanımıyla devrimci hareketler ve uyuşturucu kartelleri aynı güvenlik probleminin parçalarıymış gibi lanse edildi. Bu söylem aracılığıyla uyuşturucuyla mücadele faaliyeti, bir halk sağlığı ve organize suç problemi olmaktan çıkarılarak bir ulusal güvenlik problemi hâline getirilmeye başlandı ve bu sayede ABD yönetiminin bölge ülkelerine yönelik gerçekleştirdiği müdahaleler meşrulaştırıldı.</p>
<p>Bu niteliksel dönüşüm, ABD politikasında temelleri Nixon döneminde atılan ve Reagan döneminde yoğunluğu artan “Uyuşturucuyla Savaş” (War on Drugs) söylemiyle paralel şekilde gerçekleşti. Reagan yönetimi bu söylem aracılığıyla uyuşturucuyla mücadeleyi, narko-terör kavramının kullanımına benzer biçimde, bir halk sağlığı probleminden ziyade ulusal güvenlik problemi olarak ele aldı. Bu sayede ABD yönetimi, hem içeride hem dışarıda uyuşturucuyla mücadelede askerî yöntemlerin kullanılmasına meşruiyet kazandırdı.</p>
<p>1990’lı yıllara gelinmesiyle narko-terörizm kavramı ABD yönetimi tarafından görece daha sınırlı ve somut bir biçimde, özellikle Kolombiya’da aktif olan FARC ve ELN gibi örgütleri işaret edecek şekilde kullanılmaya<a href="https://www.diplomatie.gouv.fr/IMG/pdf/drogue-terreur.pdf"> başlandı</a>. Kavram, bu kullanımında hâlâ söylemsel düzeyde olup bahse konu örgütlerin faaliyetlerinin finansmanı için uyuşturucu ticaretinden faydalandığını iddia edecek şekilde evrildi. 11 Eylül saldırılarından sonra ise kavramın coğrafi kullanımı genişledi ve sadece Latin Amerika’da aktif olan örgütleri değil Taliban gibi örgütleri de kapsayacak şekilde dünya ölçeğinde kullanılmaya başlandı. Kavram nitelik itibarıyla hâlâ terör faaliyetlerinin finansmanında uyuşturucu ticaretinin kullanılmasını ifade etmekteydi.</p>
<p>ABD’de kavramın yasal düzeye geçişi ise 2005 yılında gerçekleşti. Yapılan düzenlemeyle &#8220;narko-terörizm&#8221; ifadesi yasaya doğrudan eklendi. Buna göre, uyuşturucu ticaretinin terörizmin finansmanı ile bağlantılı olduğunun tespiti hâlinde sanığa verilecek cezalar artırıldı. Yapılan düzenlemedeki önemli bir nokta, işlenen suçun nerede olduğunun cezaya bir etkisi olmamasıydı. Yasa aracılığıyla suç, dünyanın neresinde işlenmiş olursa olsun ABD hukukuna göre yargılanabilen bir suç hâline geldi. Yasanın bu geniş kapsamı, hukukî perspektiften ciddi <a href="https://lawreview.colorado.edu/wp-content/uploads/2018/05/Said-Limitless-Discretion-in-the-Wars-on-Drugs-and-Terror.pdf">eleştirilere</a> yol açtı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-3698 size-full" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/baris-evet-savas-hayir-venezuela-devlet-baskani-madurodan-dansli-baris-cagrisi-zvqo.jpg" alt="" width="850" height="478" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/baris-evet-savas-hayir-venezuela-devlet-baskani-madurodan-dansli-baris-cagrisi-zvqo.jpg 850w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/baris-evet-savas-hayir-venezuela-devlet-baskani-madurodan-dansli-baris-cagrisi-zvqo-300x169.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/baris-evet-savas-hayir-venezuela-devlet-baskani-madurodan-dansli-baris-cagrisi-zvqo-768x432.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/baris-evet-savas-hayir-venezuela-devlet-baskani-madurodan-dansli-baris-cagrisi-zvqo-527x296.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/baris-evet-savas-hayir-venezuela-devlet-baskani-madurodan-dansli-baris-cagrisi-zvqo-688x387.jpg 688w" sizes="(max-width: 850px) 100vw, 850px" /></p>
<h2>Kartel anlatısı</h2>
<p>Kavram, Venezuela bağlamında ilk olarak 2008 yılında kullanıldı. OFAC (ABD’nin uluslararası finansal yaptırımlarını yöneten kuruluşu), Kolombiya’da aktif olan FARC örgütünün yönettiği uyuşturucu ticaretine katıldıkları gerekçesiyle üç Venezuela devlet yetkilisini yaptırım listesine <a href="https://home.treasury.gov/news/press-releases/hp1132">ekledi</a>. Yine 2011 yılında benzer gerekçeyle dört Venezuela devlet yetkilisi daha yaptırım listesine<a href="https://home.treasury.gov/news/press-releases/tg1295"> alındı</a>.</p>
<p>2020 yılı, kavramın Venezuela&#8217;ya ilişkin kullanımında önemli bir dönüm noktası; ABD Adalet Bakanlığı, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu ve 14 devlet yetkilisini, yine FARC örgütü ile bağlantılı olacak şekilde narko-terörizmle suçladı. Suçlamada, Devlet Başkanı Maduro’nun “Güneşler Karteli” (Cartel de los Soles) adlı uyuşturucu kartelinin lideri olduğu ve FARC ile iş birliği yaptığı <a href="https://www.justice.gov/archives/opa/pr/nicol-s-maduro-moros-and-14-current-and-former-venezuelan-officials-charged-narco-terrorism">iddia edildi</a>. Bu bağlamda son önemli gelişme ise bu yıl içinde yaşandı: ABD, “Güneşler Karteli” olarak adlandırılan bu yapıyı resmî olarak terör örgütleri listesine ekledi; buna bağlı olarak Devlet Başkanı Maduro, sadece terör örgütleriyle iş birliği yapan bir kartelin lideri değil, aynı zamanda doğrudan bir terör örgütünün liderine dönüştürüldü.</p>
<p>Venezuela devlet yetkilileri, kartel suçlamasının tamamen uydurmadan ibaret olduğunu ve Venezuela hükümetine yönelik saldırı için bir gerekçe olarak kullanıldığını <a href="https://www.reuters.com/world/americas/venezuela-rejects-ridiculous-us-plan-designate-cartel-de-los-soles-terrorist-2025-11-24/">belirtiyor</a>. Çeşitli <a href="https://www.euaa.europa.eu/sites/default/files/publications/2020_08_EASO_COI_Report_Venezuela.pdf">resmî</a> raporlar ve medya raporları da bilinen anlamıyla bir kartelin varlığından söz edilemeyeceğini vurguluyor.</p>
<p>Uyuşturucu karteli ifadesi <a href="https://www.un.org/sexualviolenceinconflict/wp-content/uploads/2019/06/report/model-legislative-provisions-against-organized-crime/Model_Legislative_Provisions_UNTOC_Ebook.pdf">uluslararası hukukta</a> veya ABD hukukunda doğrudan karşılığı olan bir ifade değil. Bu terim daha ziyade akademide ve medyada, kâr amaçlı uyuşturucu ticareti yürüten, belirli bir coğrafi alanda kontrolü bulunan, devlet dışı silahlı hiyerarşik yapıları<a href="https://icct.nl/publication/el-chapo-bin-laden-why-drug-cartels-are-not-terrorist-organisations"> tanımlamak</a> için kullanılıyor. ABD’nin yönelttiği suçlamada dahi Venezuela’da bu tanıma uygun bir yapının bulunmadığı, “Güneşler Karteli”nin uyuşturucu ticaretinden gelir elde eden, yolsuzluğa karışmış Venezuelalı devlet yetkililerinin oluşturduğu bir ağdan ibaret olduğu iddia ediliyor. Buna ek olarak ABD yönetimi bu isimlendirmeyi ve suçlamaları yaparken kamuoyuyla elle tutulur bir kanıt paylaşma gereği de<a href="https://www.france24.com/en/live-news/20251123-what-does-us-terrorist-designation-for-venezuela-mean"> duymuyor</a>.</p>
<p>Gelecek dönemde de bu kavramın diğer uluslararası aktörler tarafından çok daha sık kullanılacağı, farklı ülkelerdeki ana akım medya kuruluşları ve uluslararası haber ajanslarının bu kavramı benimseyeceği tahmin edilebilir. Ayrıca, Venezuela örneğinden de anlaşıldığı üzere, ABD hükümetinin öncelikle Latin Amerika coğrafyasında, sonra tüm dünya ölçeğinde bu kavramı bir silah olarak daha etkin biçimde araçsallaştıracağı öngörülebilir; bunun işaretleri halihazırda da gözlemleniyor. Çin aleyhinde ABD resmî yetkilileri ve medyası tarafından yürütülen fentanil kampanyası ile Kolombiya devlet başkanına yönelik devreye sokulan finansal yaptırımlar da buna dair somut göstergeler niteliğinde.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/trumpin-yeni-hedefi-venezuela-narko-terorizm-riza-imal-edebilir-mi/">Trump&#8217;ın yeni hedefi Venezuela: &#8216;Narko-terörizm&#8217; rıza imal edebilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
