<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Görüş kategorisine ait içerikler - Mefhum Dergi</title>
	<atom:link href="https://www.mefhumdergi.com/kategori/gorus/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.mefhumdergi.com/kategori/gorus/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sun, 22 Feb 2026 17:13:21 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>

<image>
	<url>https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cropped-facicon-32x32.png</url>
	<title>Görüş kategorisine ait içerikler - Mefhum Dergi</title>
	<link>https://www.mefhumdergi.com/kategori/gorus/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bataklıktan Metaya: Yaşar Kemal’in Çukurovası’nda ilksel birikim</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/batakliktan-metaya-yasar-kemalin-cukurovasinda-ilksel-birikim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burkay Avcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Feb 2026 14:33:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Emek]]></category>
		<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[ilksel birikim]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[sermaye]]></category>
		<category><![CDATA[yaşar kemal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3809</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaşar Kemal’in &#8220;Akçasazın Ağaları&#8221; serisi, sadece iki soylu ailenin kan davasını anlatmaz; Anadolu’nun kadim topraklarının &#8220;mülke&#8221; dönüşme sancısını,&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/batakliktan-metaya-yasar-kemalin-cukurovasinda-ilksel-birikim/">Bataklıktan Metaya: Yaşar Kemal’in Çukurovası’nda ilksel birikim</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Yaşar Kemal’in &#8220;Akçasazın Ağaları&#8221; serisi, sadece iki soylu ailenin kan davasını anlatmaz; Anadolu’nun kadim topraklarının &#8220;mülke&#8221; dönüşme sancısını, feodalitenin yıkılışını ve vahşi kapitalizmin bataklıktan yükselişini belgeler. Eski dünyanın öldüğü, yenisinin ise henüz doğamadığı o puslu &#8220;fetret&#8221; devrinde, Akçasaz’ın suları çekilirken ortaya çıkan şey sadece verimli toprak değil, modern Türkiye’nin mülkiyet rejiminin kanlı temelidir.</em></p>
<p><em>Yaşar Kemal, Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Yusufçuk Yusuf ile bizi Çukurova’nın kalbine, Akçasaz’a götürür. Ama bu kez doğa, sadece bir dekor değil, bizzat mülkiyet kavgasının kurbanıdır. Akçasazı; Anavarza kayalıklarından Ceyhan’a uzanan uçsuz bucaksız bir yaşam alanıdır. Ancak bu devasa bataklık, insan eliyle kurutuldukça bir &#8220;müşterek&#8221; olmaktan çıkarak &#8220;sermayeye&#8221; dönüşür.</em></p>
<p><em>Eskiden göçerlerin konakladığı, kuşların ve börtü böceğin evi olan bu ıslak topraklar, traktör homurtularıyla birlikte çitlenmeye başlar. Yaşar Kemal’in deyimiyle, &#8220;can eksen bitecek&#8221; kadar verimli olan bu arazi, artık feodal beylerin (Derviş Beyler, Akyollular) değil; tüccarların, fabrikacıların ve yeni yetme kapitalistlerin iştahını kabartmaktadır. Eski ağalar için bu bir ölüm ilanıdır; çünkü onların gücü topraktan değil, toprağa bağlı &#8220;insan&#8221; üzerindeki otoritelerinden geliyordu. Oysa yeni düzen, insanı değil, sadece toprağın getireceği parayı arzulamaktadır.</em></p>
<p><em>Kapitalizm öncesinde toprak, Carol Delaney’in deyimiyle bir &#8220;namus&#8221; meselesidir. Kadınla özdeşleştirilir; doğurgandır, besleyicidir ve korunması gerekir. Köylü için toprak bir ticaret nesnesi değil, varoluşun kendisidir. Ancak Akçasaz’ın suları çekildikçe, toprağın bu &#8220;simgesel&#8221; değeri yerini soğuk bir &#8220;mübadele değerine&#8221; bırakır.</em></p>
<p>“Çukurova düzüne kara kartallar gibi konan çadırlarıyla Yörükler düşüyordu oyulmuş aydınlığın içine. Ve Yörükler Akçasazın kurtulmuş topraklarını, Derviş Beyin, Akyollunun topraklarını talan ediyorlardı. Gözü kanlı adamlar, sıkışmış canını dişine takmış bir karış toprak için can veriyorlar. Oyulmuş aydınlığın içinde kıvıl kıvıl kaynaşıyorlar. Aydınlık gittikçe küçülüyor, yalnız bir sürü insanın, atın başı kalıyor aydınlıkta. Bir de Memet Ali’nin traktörleri gelip homurtularla aydınlığın içine giriyor. Yeni ağalar, tüccarlar durmadan durmadan durmadan, tutmuşlar Çukurovanın ucundan çekiştirip duruyorlar. Her parçası koca ovanın, birisinin elinde kalıyor. Nereli, neci oldukları bilinmeyen bir sürü kimseler Çukurova toprağını paylaşıyorlar” (Kemal, 2004 syf. 240).</p>
<p>Akçasazın Ağaları, Yaşar Kemal’in ilki “Demirciler Çarşısı Cinayeti” ikincisi ise “Yusufçuk Yusuf” adlı kitaplarından oluşan roman serisidir. Seri 1974 ve 1975 yıllarında yayınlanmıştır. Roman ağalar, yeni gelişen kapitalistler, topraksız köylüler; yerleşmeye zorlanan Türkmen göçerler, Çukurova’da yaşayan kasabalılar, bürokratlar gibi Çukurova’nın toplumsal yapısını yansıtan farklı toplumsal aktörler arasında geçmektedir. Birinci Dünya Savaşı sonrası ve Demokrat Parti dönemin-deki toplumsal aktörleri yansıtmakta; “toplumsal formasyondaki” değişimi okuyucuya anlatmaktadır. Olaylar romanlardan anlaşıldığı kadarıyla Mersin, Adana ve Osmaniye illerinde, Çukurova’nın çevresinde yer alan bölgede geçmektedir (Yaşar Kemal 2004). Romanlardaki çatışma Sarıoğlularından Derviş Ağa ve Akyollulardan Mustafa Ağa arasındaki kan davası üzerine kurgulanmıştır. Fakat romanlar kan davasından fazlasıdır. Yaşar Kemalin dünya görüşü romanlarını, derebeylik/feodalite ve gelişen kapitalizmin üzerine yazmasına; Marksist kavrayışın edebiyata giydirilmesine sebep olmuştur. Bu sebeple Yaşar Kemal Romanları çitleme, kapitalist sermaye birikimi; el koyarak birikim gibi bir dizi kavramla düşünmeye uygun bir zemin sunmaktadır.</p>
<p>Yaşar Kemal genel olarak “toplumcu gerçekçilik” içerisinde değerlendirilen bir yazar olmuştur (Yanık, 2016.). Yaşar Kemal’in ait olduğu edebiyat akımı hikayelerini gerçekçi bir biçimde anlatmaktadır. Bu sebeple romanlar tarihsel birer belge gibi değerlendirilip, sosyolojik bir analizi mümkün kılmaktadır. Fakat birer kurgu nesnesi oldukları unutulmamalıdır. Onlar edebiyat “alanının” birer nesnesidirler ama aynı zamanda toplumsal alanı ondan kopmadan, karmaşıklaştırarak anlatırlar (Bourdieu, 2020). O halde Yaşar Kemal’in romanlarını Türkiye’de kapitalist gelişmeyi anlamak için başvuracağımız önemli kaynaklardan olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Üstelik bir dünya görüşüne bağlı olsa da Yaşar Kemal, anlattığı hikayenin tanığı olması, folklor eserleri yazması; akademik metinlerin kurumsal zorlamasından uzak olması dolasıyla, gerçekçi ve çok boyutlu bir anlatım sunmaktadır.</p>
<h2>Can Eksen Biter Akçasazı</h2>
<p>&#8220;Hele narlara, narlara&#8230; Hele ekine ekine&#8230; Kaplan sökemez ekine&#8230; Hele toprağa toprağa, can eksen biter toprağa. Hele başağa, başağa&#8230; Hele sürmeli başağa&#8221; (Kemal, 2013 syf.186). Akçasazı, Anavarza kayalıklarından Ceyhan Irmağına oradan Savrun Çayı’na uzanır. Uçsuz bucaksız bir bataklık, sonu gelemez bir sazlıktır. Akçasazı’nın oluşumu da yok oluşu gibi insan eliyle olmuştur, doğal değildir. Rivayet edilir ki Akçasaz, doğal bir oluşumdan ziyade insan eliyle yaratılmış bir felakettir. Rivayete göre; iskandan çok sonra Amber Ağa adında bir Avşar Beyi, Çukurova&#8217;da çeltik ekmek istemiş ve Savrun Çayı&#8217;nın önüne bir bent çekmiştir. Bu bent yüzünden taşan sular ovayı basmış, 17 köy sular altında kalmış ve zamanla bu bölge Akçasaz adıyla bilinen devasa bir bataklığa dönüşmüştür. Bataklığın kuruyan kısımları, yüzyıllardır su altında dinlenmiş, alüvyonlu ve son derece verimli topraklardır. Bire yüz veren, can eksen biter; yağlı bereketli topraklardır. Adı geçen toplumsal aktörlerin bu toprakları kurutmaktaki motivasyonları, tutkuları değişmekle birlikte ortak olan bir şey vardır, herkes bu toprakları arzu etmektedir.</p>
<p>Akaçasazı ölüm ve yaşamdır, gelenektir; kurulmakta olan modern Türkiye Cumhuriyeti’dir. Romanda bu çatışmanın ardında burada yaşayan kuşlar, böcekler; yılanlar, devler inlemektedirler. Yok olmakta olan bataklık sürekli kaynamakta, sanki yok olacağını bilircesine ağlamakta, ağıt yakmaktadır (Kemal 2004, syf. 38). Akçasazı, romanda yer alan farklı toplumsal aktörler için, farklı anlamlar ifade eder. Yaşamdır, içinde yaşayan börtü böcek için yaşamdır. Topraksız köylüler için yaşamdır. Zorla iskan ettirilmiş, topraksız kalmış Yörükler için yaşamdır. Çiftlik kurup, pamuk ekecek; zengin olacak yeni biten kapitalistler için yaşamdır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni kalkındıracak, bürokrasi için; yaşamdır. Feodalite ise yıkılmaktadır. Akçasazın sınırlarında geniş toprakları olan Derviş Beyler, Akyollular için ölümdür Akçasazı. Buraların geleneksel sahipleri olmalarına rağmen tapusuz bu kocaman arazi onlardan koparılmaktadır. Akaçasaz’ın kıyısında bir dönüm arazisi olan içlerine doğru bataklığı kurutmakta, sazlıkları; ağaçları kesmekte, bir dönüm arazisini bin dönüm yapmaktadır. Derviş Bey romanda ağıt yakmaktadır. Akyollu Mustafa romanda ağıt yakmaktadır. Hastalığa direnci olmayan, fakat gidecek yerleri olmayan Türkmenler ağıt yakmaktadır, sıtmadan ölen çocukları ve hastalığa direnemeyen dedeleri; nineleri için. Ama bataklıkta yaşamaya mecburdurlar, dört bir yandan çoluk çocuk bataklığı kurutmaya çalışmaktadırlar. Buradan toprak edinen köylüler yeni biten kapitalistler tarafından buralardan çıkarılmakta, çıkmadıklarında jandarmanın kurşunu onları bulmaktadır. Akçasazı yaşam ve ölümdür. “Eski dünyanın öldüğü ve yeni dünyanın doğduğu” bir “müşterek mekandır” Akçasazı (Fırat vd., 2023 syf. 273).</p>
<h2>Değer olarak toprak</h2>
<p>Kapitalizm öncesi toplumsal formasyonda yani iyi niyet ekonomilerinde, toprağın anlamı ve “toplumsal” olarak değeri de kapitalizmle farklılaşacaktır. İyi niyet ekonomilerinde emeğin kapitalist anlamda ortaya çıkmadığını Bourdieu, Cezayir’de yapmış olduğu çalışmada anlatmaktadır. (Bourdieu, 2018). Ekonomik alanın simgesel olandan ayrılması ancak ve ancak kapitalizme geçişle mümkün olmuştur (Bourdieu, 2018). O halde kapitalizm öncesi toplumsal formasyonda toprağın sermayenin konusu olmadığı bir toplumsal formasyonda toprak başka anlamlar ihtiva edecektir.</p>
<p>Akçasazın Ağaları’nda köylülerin, göçerlerin, derebeylerin ve toprak kapitalistlerinin toprağa nasıl baktığını anlamaya çalışacağız. Değeri Marksist anlamıyla “kullanım değeri ve değişim değerinden” köklenen anlamının (ekonomik) yani sıra ideolojik olarak da anlamaya çalışacağız (Marks, 2015). Marks’ın da ifade ettiği biçimiyle toprak şu ya da bu şekilde bir değer içermektedir. “Başlangıçtan beri insanlara yiyecekleri, hazır geçim araçlarını sağlayan toprak…insanın faaliyetinden bağımsız olarak, insan emeğinin genel nesnesidir. Emeğin yalnızca çevreleriyle dolaysız ilişkilerinden kopardığı her şey, doğanın kendiliğinden sağladığı emek nesneleridir. Yaşadığı ortam olan sudan çıkarılarak avlanan balık, ormandan kesilen ağaç, topraktaki damarından ayrılan maden cevheri bunun örnekleridir” (Marks, 2015 syf.182). Marks&#8217;a göre toprak, kendi başına bir &#8220;artı değer&#8221; kaynağı değil, maddi zenginliğin (kullanım değerinin) kaynağıdır. Marks, William Petty&#8217;nin şu sözünü onaylayarak alıntılar: &#8220;Maddi servetin babası emek, anası da topraktır&#8221; (Marks, 2015 syf. 56). İnsan, üretim yaparken doğanın (toprağın) sağladığı maddeleri değiştirir ve bu süreçte doğa güçleri ona yardım eder. Dolayısıyla emek, üretilen maddi servetin tek kaynağı değildir; toprak da bu zenginliğin kurucu unsurudur. Ancak Marx&#8217;ın &#8220;değer&#8221; (mübadele değeri) teorisine göre, bir şeyin değerini belirleyen o şeyde cisimleşmiş &#8220;insan emeğidir&#8221;. Bu nedenle, üzerinde insan emeği harcanmamış ham toprağın (el değmemiş araziler, doğal ormanlar vb.) bir değeri yoktur, ancak bir fiyatı olabilir. Bu fiyat, &#8220;sanal&#8221; bir fiyattır ve gerçek bir değer ilişkisini gizler. Marx, toprağın veya üretim araçlarının (toprak, aletler, hammadde) &#8220;doğaları gereği&#8221; sermaye olduğu fikrini reddeder &#8221; (Marks, 2015 syf. 91).</p>
<p>Toprak, ancak belirli toplumsal koşullar altında, yani kapitalist üretim ilişkileri içinde sermaye haline gelir. Bu koşulların dışına çıkarıldığında (örneğin bir köylünün sadece kendi geçimi için işlediği durumda), toprak sadece bir üretim aracıdır, sermaye değildir. O halde sermayeleşmemiş toprak (kullanım değeri) aynı zamanda köylü ve üretim aracı olarak toprağın “yabancılaşmadığı” bir toplumsal formasyona işaret etmektedir. Yani köylü toprağa kişisel olarak bağlıdır. Çünkü kapitalistleşme üretici ile üretim aracı ve ürünün birbirinden ayrılmasını gerektirir (Marks, 2013 syf. 73-91). Yabancılaşmamış ve kullanım değeriyle sabit bir köylü/toprak ilişkisinde ideolojik bir ilişki tespit edebiliriz.</p>
<p>Carol Delaney, Tohum ve Toprak kitabında köylünün toprakla ilişkisinden türeyen toplumsal cinsiyeti; kozmolojiyle şekillendirdiği bir tür ideolojiyi anlatır (Delaney 2001). Toplumsal cinsiyet, ahlak gibi bazı değerler topraktan köklenir. Carol Delaney&#8217;in analizine göre, Türk köy toplumunda toprak simgesel olarak &#8220;kadın&#8221; ile özdeşleştirilir. Toprak (kadın) besleyicidir, doğurgandır ama tohumu (kimliği/ruhu) veren erkektir. Köylü için toprak, korunması, mahremiyetinin sağlanması gereken bir &#8220;namus&#8221; ve &#8220;içerisi&#8221;dir. Toprağın (köyün/ailenin) sınırlarının korunması, kadının korunmasıyla eşdeğer bir namus meselesidir (Delaney, 2001 syf. 49). Carol Delaney’in bir antropolog olarak kurmuş olduğu bu simgesellik Akçasaz’ın Ağaları serisinde toprağa duyulan “şehveti” ve koruma güdüsünü anlatmak için oldukça uygun bir anlam dünyası kurmaktadır. Yaşar Kemal’in romanı Binboğalar Efsanesi’nde göçerlerin yerleşik köylüler yani manavlardan çok çektikleri anlatılır. Bir tutam ot yedikleri için köylülere üç koyun verdikleri, konmaya çalıştıklarında köylülerin göçerleri silahla kovalayıp; vurdukları anlatılır. Yine jandarma da bu şiddet olaylarında göçerlere zulmeder (Kemal, 2013). Müşterekler (konumuz açısından meralar ve “köyün” toprağı olarak görülen bölgeler) topluluğun yaşamı için gerekli, piyasacı olmayan kolektif bölgeler olarak tanımlanıyor olsa da (Fırat vd., 2023 syf.17) farklı toplumsal aktörler için bir mücadele mekanı olmaya devam etmektedir. Köylünün göçerlere bu derece şiddetli bir karşılık vermesi “namus” ve “toprak” ilişkisi içerisinde anlaşılabilir. Toprağın, müşterek mekan yalnızca ekonomik bir değer içermez aynı zamanda “simgesel değerlerle” çevrilidir. Yörükler (Türkmenler-göçerler) içinse toprak onları yaşamdan alan (sıtmadan ölmektedirler) bizahiti yaşam biçimlerini tehdit eden bir unsurdur. Onların yalnızca yazlak ve kışlaklara ihtiyacı vardır ve bunların sınırları değişebilir (Kemal, 2013). “Kapitalizm öncesi toplumsal formasyonda” aktörler için toprak “simgesel sermayeden” ayrılmamış, ekonomik ve simgesel bir bütündür. (Althusser vd. 2007 syf. 365. Poulantzas, 2014 27-29).</p>
<p>Akçasaz’dan toprak kazanma hırsı ise romanda aynı bir kadına duyulan “şehvet” gibi tasvir edilmektedir. “Ve Akçasaz gözle görülecek kadar belli her gün kuruyordu. Kıyıları kurumuş, çatlamış doygun topraktı. Doygun, verimli, taş eksen taşı yeşertir ve gebe, rahat, binbir verime, doğurganlığa hazırlanmış, kendini sere serpe ışığa, güneşe, binbir tohuma, renge, kokuya, biçime, cana vermiş, Akçasaz toprağı dudaklarını açmış, ıslak, döllenmeyi bekliyordu, gerilmiş, yıllardan bu yana yanarak, üşüyerek beklemiş, kısır, donmuş.&#8221; (Kemal 2004, syf. 533). Toprak doğurmalı ve can olmalıdır. Köylülerin, topraksız köylülerin toprağa; erkek karakterlerin gözünden üremesi gereken bir kadın olarak bakıldığını görmekteyiz.</p>
<p>Görüldüğü gibi toprak asla bir “meta”, satılır bir şey olarak görülmemektedir. Ata yadigarı, ata toprağı; namus gibi ifadelerle örülü “sembolik” bir anlamlar dünyası toprağı çerçevelemektedir (Bourdieu, 2018). O halde Türkiye’de uzun bir süre toprağın bir mübadele değeri olmadığını, piyasalaşmadığını pekala iddia edebiliriz, özellikle küçük toprak sahibi köylü için. Kısıtlı ekonomik üretimin olduğu, yalnızca geçim için üretim yapıldığı; açgözlü bir mülkiyet hırsından ziyade, ailesini geçindirecek kadar toprağa sahip olmayı &#8220;hak&#8221; ve &#8220;adalet&#8221; olarak tanımlar. Genel olarak bu ekonomik düzene “ahlak ekonomisi” denilmektedir (Aytekin, 2022 syf. 97). Toprağın piyasalaştığı (Akçasazı-Çukurova için 19.yüz yıl) zamana kadar bu ekonomik düzenin devam ettiğini söyleyebiliriz. Çukurova’da geniş toprak sahipliği, derebeyliğin ortaya çıkması 19.yüz yıla, Çukurova’da pamuk yetiştirilmesiyle başlamaktadır (Savran vd., 2014 syf. 313). Yani Çukurova’da toprak 19.yüz yılda metalaşmaya başlamıştır bu küresel kapitalizme eklemlenme biçimi toprağa meta olarak bakan “toprak ağası” sınıfını da doğurmuştur.<br />
&#8220;Para parayı büyütmezse, büyümeyen para ölüme mahkumdur. Para her gün her gün doğuracak, doğurmalı…Para para&#8230; Doğurmazsa ölür. Toprak da, insan da, kurt kuş da, bilcümle yaratık da doğurmazsa ölürler.&#8221; (Kemal, 2013 syf. 540-541).</p>
<p>Sermaye sınıfı için para, yukarıda alıntılandığı gibi “doğurması” gereken bir şey halini alır. Toprağın yerini para almaktadır. Köylülükten, sermaye sahipliğine; derebeylikten toprak ağalığına geçiş böyle tasvir edilmektedir romanda. Bu artık toprağın simgesel sermayesinden ayrılma durumudur, toprak metalaşmaktadır.</p>
<p>Toprak ağalığı kapitalistleşmeye geçerken, toprağı mülk haline getiren bir sınıfa işaret eden bir kavramdır (Avcıoğlu, 1973 syf.179-182). Toprak ağalığı Anadolu’da derebeyliğin çözülmesiyle meydana çıkmıştır (Avcıoğlu, 1973). Toprak ağalığında ekonomik bağımlılık, ortakçılık; rant, kiracılık veya yarıcılık biçimiyle köylüyü bağımlılık altına alır. Derebeylik ise altındaki köylüde hak iddia eder. Yalnızca ekonomik olarak değil simgesel bir iktidara sahip olan kişidir derebeyi. Derebeyi köylüyü uyruk ilişkileri ve bağımlılıkla tahakküm altına alır. Derebeyi iktidara işaret etmektedir. Derebeyi’nin toprak üzerindeki hakimiyeti genellikle fiili bir durumdur, devlet arazilerinin kullanımı biçiminde cereyan etmektedir (Avcıoğlu, 1973 syf. 68). Derebeyleri ve köylü toprağa bakış bakımından (simgesel sermaye ve değerin iç içeriği) benzer bir yerde durmaktayken toprak ağalı ve ticaret sermayesi toprağa mübadele (meta) olarak bakmaktadır. Romanlardaki toplumsal aktörleri haritalandırmak gerekirse, derebeyleri (Derviş ağa ve Mustafa ağa) ve köylü(göçerler) eski düzenin insanları gibi görünür. Toprak ağaları ve yeni sanayi kapitalistleri ise onların karşısında yer alır. Devlet yeni düzeni temsil eden toprak ağaları ve sanayi kapitalistlerin yanında hakemlik yapmaktadır. Toprak sermayeleştirilmekte, derebeylerinin uyrukları altındaki köylüler(aşireti) tasfiyeye zorlanmakta; derebeylerinin kapitalist olması beklenmekte, göçerler iskan ettirilmektedir. Eski düzenin toplumsal aktörleri devletin “sermaye birikim stratejileri” doğrultusunda “kapitalizmle” uyumlu hale getirilmeye çalışılmaktadır (Jessop, 2014).</p>
<h2>Çukurova’da İlksel Birikim: El koyarak birikimden çitleyerek birikime</h2>
<p>Anadolu’da toprak rejimi coğrafi olarak büyük farklılıklar göstermektedir. Batı Anadolu’da daha çok küçük köylülük görülmekteyken, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da “derebeylik ve toprak ağalığı yaygındır” (Yerasimos, 1974., Savran vd. 2014., Avcıoğlu 1976). Çukurova’da geniş toprak sahipliği, derebeyliğin ortaya çıkması 19.yüz yıla, Çukurova’da pamuk yetiştirilmesiyle başlamaktadır (Savran vd., 2014 syf. 313). Mısır’dan Çukurova’ya kayan pamuk üreticiliği, Amerikan İç Savaşı’yla dünya pamuk üretiminin zora girmesiyle olmuştur. Bataklıklar kurutulmuş ve pamuk tarımına açılmıştır. Çoğu bataklık olan Çukurova’nın kurutulmasıyla ortaya çıkan toprakların ilk sahipleri Ermeniler, tüccar burjuvazi ve Derviş, Akyollu Mustafa karakterlerinden gördüğümüz gibi iskanla yerleştirilen aşiret beyleri olmuştur (Savran vd., 2014 syf 314). Çukurova, Osmanlı coğrafyasına göre erken “kapitalistleşen” ve dünya kapitalist sistemine eklenen bir bölgedir. Bu durum ve sermayenin Ermeniler’in elinde birikmiş olması Adana’da katliamına yol açmıştır. Katliamı Barış Ünlü: Çukurova bölgesi, 1860&#8217;lardan itibaren kapitalist dünya ekonomisine pamuk üretimi aracılığıyla entegre olmuştu. Pamuk üretimi ve ticaretinde başı çekenler, Kilikya olarak da bilinen bu bölgenin Ermenileriydi. 1908 Devrimi&#8217;nin bu ekonomik üstünlüğe politik bir güvence kattığı, en azından Ermenilerce böyle algılandığı ve Ermenilerin artan öz-güveninin Müslümanlarca bir küstahlık olarak görüldüğü tahmin edilebilir…” (Ünlü, 2022 syf.111). Katliamın tetikleyici unsurları Ünlü’ye göre bölgedeki Türk/Müslüman eşraftır. Katliam ideolojik boyutunun Abdülhamid istibdatında yaratılan Müslümanlık Sözleşmesi olduğu vurgulanmaktadır (Ünlü, 2022 syf. 114). Söz konusu “toplumsal sözleşmeden” türeyen “Müslümanlık ve Türklük Sözleşmeleri” kavramlarını “birikim stratejisi” olarak okumaktan yanayım. Söz konusu “sermaye birikim stratejileri” doğrultusunda Adana’da mülk el değiştirmiştir. Çukurova’nın dönüşümünde mülkiyet yapısının değişimi kritik bir rol oynamıştır. Bu süreç, Marx’ın &#8220;ilkel birikim&#8221; kavramıyla açıklanan, üreticilerin mülksüzleştirilmesi sürecidir (Marks, 2015 syf. 686-731). Buradaki kritik soru “mülk” sahibi kim olacaktır sorusudur? Bu sorunun cevabını ise devlet vermektedir. Türkiye yukarıdan aşağı kapitalistleşen(demokratikleşen) bir ülkedir. Bu soruya devletin cevap vermesi Almanya, Japonya gibi toplumsal şiddetin; faşizmin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir (Jr. 2003). Dolayısıyla sermaye birikim stratejisi bağlamında mülksüzleştirme hem bürokrasiye bağlı bir sermaye sınıfı talep etmiş hem de topraksızlaştırılarak (mülksüzleştirilerek) ücretli emekçiler yaratılmaya çalışılmıştır. Topraktan koparılan köylüler ya şehirlere (Adana) göç etmiş ya da pamuk hasadında çalışan mevsimlik ücretli işçilere (ırgat) dönüşmüştür. Çukurova, diğer bölgelerden farklı olarak küçük köylülüğün direnemediği ve büyük kapitalist çiftliklerin hızla hakim olduğu bir bölge haline gelmiştir. Tarımdan (pamuktan) elde edilen büyük karlar, zamanla çırçır fabrikalarına, iplik sanayisine ve tekstil işine yatırılarak sanayi sermayesine dönüşmüştür. Bugünün büyük holdinglerinin temeli bu süreçte atılmıştır. Romanda bu sermaye birikimleri Rüstem Bey üzerinden anlatılır.</p>
<p>Muallim Rüstem Bey, Yaşar Kemal’in Mephistosudur. Selanik’ten Çukurova’ya muallim olarak gelen Rüstem Bey romanlarda, enva-i metruke sonrası Ermenilerin mallarına el koymaktan; Akçasazı kurutmaya kadar birçok fiilin kaynağı olarak gösterilmektedir. Ermeni mallarının dağıtımında “hakem” rol oynayan Rüstem Bey, Türkmenlere bu malları dağıtmaktadır. Roman’da yer almasa da Rüstem Bey’in Selanik kökeni ve politikaları İttihat Terakki bağlantısını akla getirmektedir. &#8220;Sen olmasan kim gelir de o Ermeni topraklarının tapusunu alırdı?&#8221; denilerek yönlendirici rolü vurgulanır. Romanda Rüstem Bey, “yeni dünya koalisyonu” tarafından&#8221; herkesin öğretmeni ve babası&#8221; olarak nitelendirilir. Yerel halkın ve sonradan zenginleşen sınıfın bu servete konmalarının arkasındaki asıl &#8220;feraset&#8221; ve &#8220;akıl&#8221; Rüstem Bey&#8217;e atfedilir. Ermeni emval-i metrukesinin yağmalanması ve tapulanması sürecini organize eden, feodal beylerin yerine geçecek yeni zengin sınıfın temellerini atan ve bu süreçte bürokrasi ile yerel güçler arasındaki bağlantıyı kuran vizyoner ama fırsatçı bir figür olarak tasvir edilmektedir Rüstem Bey. Faust’un Mephisto’yla ilişkisi ne ise “yeni dünya koalisyonunun” Rüstem Beyle ilişkisi odur. Bir yandan Ermeni mallarını “Türklük” nizamında dağıtır, bir yandan Akçasazı’nın kurutulmasını; burada modern tarım yapılması konusunda yönlendirmelerde bulunur. Bir yandan Ermenilerden kalan binaları konar, kimini okul kimini kendi konağı haline getirir. Doğaya savaş açan bir modern, ne olursa olsun “milli” bir kapitalizmi inşa edecek olan “aydın” olarak görülmektedir. Fakat doğrusu Goethe’nin Mephisto’ya biçtiği kadar rol biçmemiştir Yaşar Kemal Muallim Rüstem’e. Fakat tetikleyici rolü hep vurgulanmaktadır.</p>
<p>Özcesi Osmanlı’dan Cumhuriyet’e “kapitalistleşme” politikaları bağlamında bir süreklilik gözükmektedir. Yaşar Kemal Marksizm’in “ilksel birikim ve çitleme” kavramlarını çok iyi kavramıştır. Bu süreç Türkiye’de Ermeni mallarına konmaktan, köylüyü topraksızlaştırmaya; değerli arazilere (ortak, müşterek) el koymaya kadar uzanmaktadır. Yani Harvey’in bahsettiği gibi el koyarak birikim ve mülksüzleştirmek; kapitalizmin yalnızca bir dönemine has değil süreklidir (Harvey, 2012 syf.322). Bu süreç Ermeniler ’in mülksüzleştirilmesi sonra Akçasaz’ın çitlenmesi; köylülerin topraksızlaştırılması şeklinde cereyan etmektedir.</p>
<p>Fakat bu sürece yalnızca devlet ve burjuvazi değil, neredeyse “meşru” tüm toplumsal aktörler katılmıştır. Türk ve Müslüman köylüler. Yaşar Kemal’in anlattığı gibi önce Ermeniler’in mallarına “çökerken” sonra Akçasaz kurutulurken kimin gücü kime yeterse; Vahşi Batı Tarzı bir kapitalistleşme yaşanmaktadır. Amerika’daki “altına hücuma” benzemektedir Akçasaz’ın çitlenmesi. Kuralların tam oturmadığı, hukuki denetimin zayıf olduğu, hızlı ve acımasız bir sermaye birikiminin yaşandığı, zora ve mülksüzleştirmeye dayalı ekonomik dönüşüm sürecini yaşamaktadır. Ulus, kolektif işlenen “suçların” üzerine inşa edilmiştir. Mülk “liberal” anlatının bahşettiği üzere dokunulmaz bir şey değil bizatihi “ekonomi dışı zor” yollar kullanılarak (hukuk, kolluk güçleri) edilen bir şeydir.</p>
<p>Her ne kadar Gramsci’ye atfedilse de “eski ölüyor, yeni doğmak için çabalıyor; şimdi canavarların zamanı” ifadesi, Gramsci’de:<br />
“…modem kriz, namı diğer &#8220;otorite krizi&#8221; ile ilişkilendirilmiştir. Yasa koyucu sınıf konsensüs yitirdiyse, yani artık &#8220;yönetmiyor&#8221; da yalnızca &#8220;yasama&#8221; yapıyorsa -büsbütün zorlayıcı iktidar uyguluyorsa- bu aslında, geniş kitlelerin geleneksel ideolojilerden koptuğu, daha önce inandıklarına artık inanmadıkları anlamına gelir. Kriz, tam olarak, eskinin öldüğü ve yeninin doğamayacağı olgusuyla ilişkilidir: Bu fetret devrinde farklı türden çok sayıda marazi fenomen gerçekleşmektedir” ifadesi yer almaktadır (Buttigieg, 2012 syf. 46).</p>
<p>Akçasaz’ın Ağaları böyle bir “fetret” devrinde geçmektedir. Gramsci bu ifadesiyle Çukurova’dan bahsediyor gibidir. Otoritenin yerel güç odaklarıyla ilişkisi sonu gelmeyen bir şiddete varmaktadır. Ermeniler’in mallarına el konması ve Akçasaz’ın çitlemesi bu zora dayanmaktadır. Fakat çitleme literatüründe bir olgu “simgesel sermayenin” varlığı gözden kaçmaktadır. Toprağa ve yerelliğe bağlı “simgesel sermayeler” dünyası Yaşar Kemal’in romanında olduğu gibi bir dizi ideolojik değişime uğramalıdır. Akçasazın Ağaları serisinde olduğu gibi, kapitalistlerde kendi “değer” dünyalarını geliştirmeli, toprağın yerini para; geleneğin yerini “ulusallık” almalıdır. Bourdieu’ya göre “modern devletin” kökeninde “simgesel sermayenin” merkezileşmesi yatmaktadır (Bourdieu, 2015 syf. 264). “Simgesel malların sergilenmesinı kontrol etmek simgesel sermayeyi kontrol etmektir” (Bourdieu, 2015 syf. 264). Ünlü’de bu konuya dikkat çekmiş: “Şiddet sadece fiziksel değil, aynı zamanda sembolik ve kültüreldi sömürgeci kendi değerlerini evrensel, uygar ve üstün olarak gösterir, şehirleri ve kırsalı kahraman generaller ve devlet adamları isimleri/heykelleriyle donatır ve sömürgeleştirilmişin kültürünü her fırsatta aşağılar ve ondan utanılmasını sağlar” diyerek “simgesel şiddete” gönderme yapmıştır (Ünlü, 2022 syf. 47). Akçasaz’ın Ağaları serisinde Derviş Bey karakteri “sembolik sermayesini” gelenekleri üzerinden savunması üzerine kurgulanmıştır. Kemal “o iyi insanlar o güzel atlara bindiler ve çekip gittiler” derken o dünyayı, sembolik sermayeler dünyasını; iyi niyet ekonomisini özlemle anmaktadır.</p>
<p>Bourdieu’nun dediği gibi: “modern devlet, simgesel sermayenin merkez bankasıdır” (Bourdieu, 2015 syf. 261-265). Modern Türk Devleti’de Ünlü’nün bahsettiği gibi simgesel sermayeyi merkezileştirmiş ve bu konuda şiddet kullanma tekelini kendisine almıştır. Modern devleti ancak Derviş Bey’in gibi derebeylik düzenleri tehdit eder çünkü onlarda “simgesel şiddet” uygulama kapasitelerine sahiptir. Çitleme, mülksüzleştirme; topraktan sürme bir yandan modern devletin bu gücünü merkezileştirme hamleleridir. Çitlemeler sonucunda insanlar yalnızca topraktan olmamakta aynı zamanda “değer” dünyalarını kaybetmektedir, simgesel sermaye de çitlenmektedir.</p>
<p><strong>KAYNAKÇA:</strong><br />
<em>Althusser, L. ve Étienne B. (2007) Kapitali Okumak. (Çev. Işık Ergüden). İstanbul: İthaki Yayınları.</em><br />
<em>Avcıoğlu, D. (1973). Türkiye&#8217;nin Düzeni (Dün-Bugün-Yarın), 1. ve 2. Cilt. İstanbul: Cem Yayınevi.</em><br />
<em>Aytekin, E. A. (2022). Üretim, Düzenleme, İsyan: Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda Toprak Meselesi, Arazi Hukuku ve Köylülük. Ankara: Dipnot Yayınları.</em><br />
<em>Bob, J. (2014). Devlet Teorisi: Kapitalist Devleti Yerine Oturtmak. (Çev. Ahmet Süreyya Özcan), Ankara: Epos Yayınları.</em><br />
<em>(Ed.) Buttigieg, A. J. (2012). Hapishane Defterleri Cilt, (Çev. Ekrem Ekici), İstanbul: Kalkedon Yayınları.</em><br />
<em>Bourdieu, P. (2015). Devlet Üzerine: College De France Dersleri 1989-1992. (Çev. A.Sümer), İstanbul: İletişim Yayınları. </em><br />
<em>Bourdieu, P. (2018). Bir Pratik Teorisi İçin Taslak: Kabiliye Üzerine Üç Etnoloji Çalışması. (Çev. N. Ökten), İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.</em><br />
<em>Bourdieu, P. (2020). Sanatın Kuralları: Yazınsal Alanın Oluşumu ve Kuralları. (Çev. N. Kamil Sevil), İstanbul: Alfa Yayınları. </em><br />
<em>Delaney, C. (2001). Tohum ve Toprak: Türk Köy Toplumunda Cinsiyet ve Kozmoloji. (Çev. S. Somuncuoğlu ve A. Bora), İstanbul: İletişim Yayınları.</em><br />
<em>Fırat, Ö. B. ve Genç, F. (Haz.) (2023). Mülkiyet ve Müşterekler: Türkiye&#8217;de Mülkiyetin İnşası, İcrası ve İhlali. İstanbul: Metis Yayınları.</em><br />
<em>Harvey, D. (2012). Marx&#8217;ın Kapital&#8217;i İçin Kılavuz. (Çev. B. O. Doğan), İstanbul: Metis Yayınları.</em><br />
<em>Kemal, Y. (2004). Demirciler Çarşısı Cinayeti (Akçasazın Ağaları 1). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.</em><br />
<em>Kemal, Y. (2013). Yusufçuk Yusuf (Akçasazın Ağaları 2). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.</em><br />
<em>Kemal, Y. (2013) Binboğalar Efsanesi. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.</em><br />
<em>Marx, K. (2013). 1844 El Yazmaları. (Çev. M. Belge). İstanbul: Birikim Yayınları.</em><br />
<em>Marx, K. (2015). Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi Cilt: I. (Çev. M. Selik ve N. Satlıgan), İstanbul: Yordam Kitap.</em><br />
<em>Moore Jr., B. (2003). Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri. İstanbul: İmge Kitabevi.</em><br />
<em>Poulantzas, N. (2014) Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar. (Çev. Şule Ünsaldı). Ankara: Epos Yayınları.</em><br />
<em>Savran, S., Tanyılmaz, K. ve Tonak, E. A. (Haz.) (2014). Marksizm ve Sınıflar: Dünyada ve Türkiye&#8217;de Sınıflar ve Mücadeleleri. İstanbul: Yordam Kitap.</em><br />
<em>Ünlü, B. (2022). Türklük Sözleşmesi: Oluşumu, İşleyişi ve Krizi. Ankara: Dipnot Yayınları.</em><br />
<em>Yanık, E. (2016). Yaşar Kemal’in İnce Memed, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yusufçuk Yusuf Adlı Romanlarında &#8220;Toplumcu Gerçekçilik&#8221;. (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Kırklareli Üniversitesi.</em><br />
<em>Yerasimos, S. (1974-1975). Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye (Cilt I, II, III). İstanbul: Gözlem Yayınları.</em></p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/batakliktan-metaya-yasar-kemalin-cukurovasinda-ilksel-birikim/">Bataklıktan Metaya: Yaşar Kemal’in Çukurovası’nda ilksel birikim</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hafızalarda 6 Şubat: Kucağımızda defne dallarıyla</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/hafizalarda-6-subat-kucagimizda-defne-dallariyla/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Çaklı]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Feb 2026 14:01:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[6 şubat depremi]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[hatay]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3772</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şubat’ın 6’sı şafakta seher sökerken, arkadaşımın evinin salonunda uyuyordum. İçeriden tedirgin ve panik halinde bir ses işiterek uyandım.&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/hafizalarda-6-subat-kucagimizda-defne-dallariyla/">Hafızalarda 6 Şubat: Kucağımızda defne dallarıyla</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şubat’ın 6’sı şafakta seher sökerken, arkadaşımın evinin salonunda uyuyordum. İçeriden tedirgin ve panik halinde bir ses işiterek uyandım. “Ne” diyordu telefonda Meral, “Nasıl” diye devam ediyordu. Telefonun diğer ucunda ise Gazete Duvar’ın Hatay muhabiri Burcu vardı. Başta ne olduğunu anlamadım. Hemen bilgisayarı açıp, haberlere göz attım. Gördüğüm ilk şey, “Diyarbakır’da da hissedilen çok şiddetli bir deprem meydana geldi” diye son dakika haberleri geçiyordu. O an ne olduğunu çok anlamamıştım. Burcu’nun ve ailesinin iyi olduğunu öğrendikten sonra bir süre Meral ile salonda oturduk. Mesai başlamadan hemen işe, haber merkezine koştuk. Depremin boyutları yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Çok şiddetli ve büyük bir deprem olduğunu herkes gibi kavramaya çalışıyordum. Bir yandan içim hemen bölgeye gitmek istese de bir yandan koordinasyonun da önemi her geçen saat kendini hissettiriyordu. İnsanlar çoktan deprem bölgesine yola çıkmıştı bile…</p>
<h2>Depremin ilk anları</h2>
<p>Haber merkezinde toplantılar alınmaya başlandı. Kimler, nasıl bölgeye gidecek, ne yapacak konuşulup çantalar hazırlandıktan sonra, aklımda tahayyül dahi edemediğim bir manzarayla karşılaştım. Ama öncesinde önce Ankara’ya sonra Hatay’a bir otobüs ile ulaştım. Yolculuk olağan sürenin dışında uzun sürmüştü. Yollar, kentler geride kalırken, İskenderun görünmeye başladı. 7 Şubat’ın sabahıydı. Otobüstekiler camdan dışarıya bakıp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir kent alt ve üst yapısıyla yok olmuştu. Bunu o ana kadar kimse anlamamıştı. Telefonun henüz kesilmediği yerlerde, “Ne düşünüyorsanız, daha kötüsü” diyerek haber merkezine mesaj geçtim. Yavaş yavaş Antakya’ya yaklaşıyorduk. Can pazarı… Dışardan gelen benim gibi insanların dehşete kapıldığı görüntüler karşısında, depremi yaşayanların hissettiğini algılayabilmek mümkün değildi. Kaç kişinin öldüğü, kaç kişinin enkaz altında olduğu belli değildi. Kesin olan ise yardıma gelenlerin yetersiz kaldığıydı. Kıyamet sahneleri başladı. Ne yapacağını bilemez durumdaydı herkes. Güneş çökmüştü çoktan. Elektrik icat edilmemiş gibi karanlıktı. Kentin üzerinde bir toz bulutu, beton yığınlarının altında canlı insanların yardım çığlıkları…</p>
<h2>Yaşam çizgisel akışında değildi</h2>
<figure id="attachment_3779" aria-describedby="caption-attachment-3779" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-3779 size-large" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-1024x576.jpg" alt="" width="1024" height="576" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-1024x576.jpg 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-300x169.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-768x432.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-1536x864.jpg 1536w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-2048x1152.jpg 2048w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-527x296.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-1054x593.jpg 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-688x387.jpg 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-1376x774.jpg 1376w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-1044x587.jpg 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-2088x1174.jpg 2088w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-1400x788.jpg 1400w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-1920x1080.jpg 1920w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya.jpg 2560w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-3779" class="wp-caption-text">Depremden kısa sıra sonra Antakya&#8217;ya ulaşan madenciler enkaz molasında</figcaption></figure>
<p>6 Şubat sabahı, Hatay’da zaman artık bildiğimiz o çizgisel akışında değildi. Şehir, sanki devasa bir canavarın pençesinde can çekişmiş ve sonunda o derin, sağır edici sessizliğe gömülmüştü. Hatay, insanın genzini yakan keskin toz bulutunda kaybolmuştu. Gökyüzü, sanki yeryüzündeki bu kıyamete şahitlik etmek istemiyormuşçasına zifiri bir karanlığa bürünmüştü. Sokak aralarından yükselen çığlıklar, yerini yer yer teslimiyetin o tekinsiz sükunetine bırakmıştı. Şehir, bükülmüş inşaat demirlerinden ve ufalanmış kolonlardan oluşan devasa bir iskelet gibi öylece, yalnızdı.</p>
<p>Yürüdüğüm her adımda, ayaklarımın altındaki zemin sadece moloz değil, birer hayat hikayesiydi. Beş katlı bir binanın üzerinden geçerken, kameran arkadaşım Bilal, ışık açarak “yerlere dikkat et” dedi. Yere baktığımda gördüğüm şey, battaniyeye sarılı cesetlerdi. İlk defa böyle manzarayla karşılaştığım için ne olduğunu anlamamış ve sormuştum.</p>
<h2>Mahşeri kalabalık</h2>
<p>Antakya otogarı ise mahşer günü gibi kalabalıktı. Kiminin hala açık yarası vardı kimi ise kim var kim yok kaybetmişti. Suriyeli göçmen bir aile gözüme ilişti. Kadının kucağında bir çocukla beraber etrafında üç çocuk daha vardı. Çocukların yaraları açıktı. Çocuklar için süt verebileceğimi söylediğimde kafasıyla onayladı. Halinden belliydi, ürküyor ve çekiniyordu. Elbette Hatay’ı derhal bilmedikleri bir yöne doğru terk etmek istiyorlardı. Gara yanaşan otobüsler Nuhun gemisi misali her boşluğa insan tıkışıyordu. Karanlık çöküyor, seher söküyordu. Günler haftalara devriliyor, yine de insani yardım yeterince Hatay’a ulaşamıyordu. İletişim kısıtı, altyapı yetersizliği alabildiğine yok olmuştu. Kentin kamu kurumları dahi çökmüş, kaymakamlar, polisler, askerler bile dışarıdan gelen yardım TIR’larının kuyruğunda battaniye ve gıda sırasında beliriyordu. Helikopterler iniyor, kalkıyordu… Kalabalık artıyor ama kim neye yarıyor belli olmuyordu. Koordine yoktu. Derken, madencilerin Hatay’a doğru yola çıktığı ama engellendiğini öğrendik, günler sürdü. Beraberinde kazma, demir keski ve kürek ile Hatay’ı mütevazılıkları ile kuşatan madenci ordusu gelmişti. Şikayet etmeden, “ne yeriz” diye düşünmeden, ulaşım yardımı olmadan, omuzlarında sallandırdıkları kazmalarla oradan oraya gidip enkazda domuz sığınağı açıp, ölü ya da diri insanları kurtarmaya çalışıyorlardı. Bu tartışmaya burada girmeyeceğim ama hatırlansın; Kızılay da belirmişti, ikinci hafta… Çorba pişirmiş dağıtıyorlardı. Daha sonra çadırları parayla sattıkları da ortaya çıkmıştı.</p>
<h2>Can pazarında bir aile</h2>
<p>Enkazda çalışan arama-kurtarma ekipleri yetersizdi. Fakat yaygın medya flaşlarını patlatmış, enkazlarda nasıl çalışıldığına dair methiyeler düzüyordu. Ara sokaklardaki yalnızlığı, terk edilmişlik ise yalnızca yaşayanların hafızasına kazındı. Beş-altı adım sonrasını seçemediğimiz bir karanlıkta, uzakta ufak bir ateş başına doğru ilerliyorduk. Yıkılmış üç katlı bir evin önünde birkaç kişi oturuyordu. Samsun’dan gelmişlerdi. Bir de bebekleri vardı. Neyi beklediklerini sorduğumuzda, önce ateşin başında ısınmamızı istediler. Sonra anne ve babalarının enkaz altında hala canlı olduğunu tahmin ettiklerini söylediler. Depremi duyunca, apar topar yola koyulmuş, evin önünde bekleyişe koyulmuşlar. Enkaz boşlukları dışında girebilecekleri tek bir alan dahi yoktu. Çaresizliği ise şöyle anlatıyorlardı: “Günlerdir enkazdan çıkardığımız un ve birkaç malzemeden yapıp pişirdiğimiz yemekle duruyoruz.” Bir süre daha durduktan sonra devam ediyoruz, belgelemeye.</p>
<h2><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3781 size-large" style="font-size: 16px;" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-1024x576.jpg" alt="" width="1024" height="576" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-1024x576.jpg 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-300x169.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-768x432.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-1536x864.jpg 1536w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-2048x1152.jpg 2048w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-527x296.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-1054x593.jpg 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-688x387.jpg 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-1376x774.jpg 1376w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-1044x587.jpg 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-2088x1174.jpg 2088w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-1400x788.jpg 1400w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-1920x1080.jpg 1920w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6.jpg 2560w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></h2>
<h2>Defne&#8217;nin ilk hali</h2>
<p>Gördüklerimin hepsini buraya yazmayı zul sayıyorum. Şiddet pornografisine bulaşmadan, olabildiğince hafızamızın diri kalması için bütün açıklığıyla anlatmak istiyorum. Çocuklar… Kimi kimsesi kalmamış, çocuklar. 14 yaşlarında bir çocukla karşılaştık. Pijamalarıyla sokakta. Ailesi Antep’te. Telefonu yok. Kaldığı yurt yıkılırken, balkondan boş araziye düşmüş. Öyle hayatta kalmış. Hemen arkasında yurdunu gösteriyor, yan yatmış… Yakınlarına güç bela haber verip, onların gelmesini bekledikten sonra Armutlu’ya doğru ilerliyoruz. Armutlu, öyle bir yıkıma uğramış ki binalar birbirinin üzerinde, iç içe geçmiş. Yıkılmamış neredeyse tek bir bina bile yok. Hasbelkader ayakta kalanların çoğu da ikinci ya da üçüncü depremde çöktü.</p>
<p>Temiz suya, tuvalete, yakacak oduna, giyecek monta erişim mümkün değildi. Bir anda ilk çağlara geri dönmüş kentteydik sanki. Çocuklar toplanma merkezlerinde, artık yavaş yavaş organize olmaya başlamış ordunun yaptığı parklarda oyunlar oynamaya başlamıştı. Hayatta kalmanın umudu gibiydi. Yerler, enkazların etrafı, bir çocuk ayakkabısı, kenarı yanmış bir aile albümü, mutfak masasının üzerine devrilmiş bir vazo ile doluydu. Her biri, o dehşet anının saniyeler içinde dondurduğu hayat fragmanı gibiydi.</p>
<p>&#8220;Cennetten bir köşe&#8221; vaadiyle satılan, cam kaplı o heybetli binaların, aslında sahiplerine mezar olan birer mukavva kutudan farksız olduğu ortaya çıkarmıştı. Domino taşı gibi birbiri ardına yıkılmış binlerce insana mezar olmuştu Rönesans rezidans.</p>
<p>Arka sokaklarda, zaten ihmal edilmişliğin yorgunluğunu taşıyan binalar, devletin ve yardımın ulaşamadığı birer &#8220;kör nokta&#8221; gibiydi.</p>
<p>Bir yanda kurtarma ekiplerinin gelmesini bekleyen umutlu gözler, diğer yanda ise hayatta kalsa bile yarın ne yiyeceğinin derdine düşmüş, mülksüzlüğün en çıplak haliyle yüzleşmiş bir halk.</p>
<h2><img decoding="async" class="alignnone wp-image-3780 size-large" style="font-size: 16px;" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-1024x576.jpg" alt="" width="1024" height="576" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-1024x576.jpg 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-300x169.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-768x432.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-1536x864.jpg 1536w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-2048x1152.jpg 2048w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-527x296.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-1054x593.jpg 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-688x387.jpg 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-1376x774.jpg 1376w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-1044x587.jpg 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-2088x1174.jpg 2088w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-1400x788.jpg 1400w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-1920x1080.jpg 1920w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5.jpg 2560w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></h2>
<h2>Kadim Hatay</h2>
<p>Hatay, sadece binaların yıkıldığı bir yer değildi o gece; o çok kültürlü, kadim ruhun da sarsıldığı bir mekandı. Bir gazeteci olarak not defterime düşebildiğim her kelime, bu devasa trajedinin karşısında cılız kalıyordu. Yardım tırlarının uzağında, bir ateş başında ısınmaya çalışan yaşlı adamın bakışındaki o &#8220;neden?&#8221; sorusu, bütün sınıfsal analizlerden daha ağırdı.<br />
Sermayenin betonlaştırdığı hayaller, o gece Asi Nehri’nin sularına karışıp gitti. Geriye kalan ise; liyakatsizliğin, hırsın ve insan hayatını hiçe sayan o sistemin yarattığı devasa bir kolektif yas oldu.</p>
<p>Zaman, burada bildiğimiz o ritmik akışını çoktan terk etti. Akreple yelkovanın yerini; moloz yığınları arasından yükselen bir &#8220;Sesimi duyan var mı?&#8221; nidası ile o nidanın cevapsız kaldığı o kahredici boşluk aldı. Gazeteci olarak pek çok yıkıma, pek çok acıya mercek tuttuk; ancak Hatay’da gördüğümüz şey, sadece bir doğa olayının bakiyesi değil, bir sistemin enkaz altında kalmış ahlak tahtasıydı.</p>
<h2>Aylar sonra yeniden</h2>
<p>Depremin üzerinden geçen aylardan sonra tekrar Hatay’a gittik. Değişen ne var diye görmeye. İnsanların nasıl yaşadığına tanık olmaya. Değişen pek bir şey yoktu. Kimi enkazlardan ağır bir koku yayılıyordu etrafa. Enkaz çalışmalarına istenen siyah ceset torbasına ölen kişi, hijyenik kıyafetler ile koyuluyordu. Çıkarılan ölüler kaldırıma diziliyor, varsa yakınlarından teşhis edilmesi isteniyordu. Ölüsünü bulduğu için sevinen insanlar bile vardı. Umut öylesine yerle bir olmuştu Hatay’da.</p>
<p>Bir yandan da memleketlerini bırakıp gitmek isteyen bir irade güçlenmeye başladı yeniden. Sokaklarda seyyar künefeciler türedi. Hatay’ın akşamlarında seyyar satıcılar artık boy gösteriyordu. Nedenini soruyorduk, hem kendisine hem de onu görenlere moral olması için dükkanını işletmeye çalıştığını söylüyorlardı. Slogan ise belliydi, “terk etmiyoruz.”</p>
<p>Yayılan ırkçılık, tutkal gibi birbirlerini tutmayı sağlayan kolektif yasla bertaraf edildi. İlk günlerdeki kavga ve linç görüntüleri artık yoktu. Bayramlar kutlanıyor, mezarlıklar ziyaret ediliyordu. Yas da ortaktı, kalma iradesi de. Hatay’ın kentsel hafızası silinmiş olsa da toplumsal, manevi hafıza başka bir biçimde yaşamın içine, derinine zerk etmişti.</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/hafizalarda-6-subat-kucagimizda-defne-dallariyla/">Hafızalarda 6 Şubat: Kucağımızda defne dallarıyla</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Neoliberalizmin sahte umudu: Yasa dışı bahis</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/neoliberalizmin-sahte-umudu-yasa-disi-bahis/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mefhum Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Feb 2026 21:57:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[illegal bahis]]></category>
		<category><![CDATA[intihar]]></category>
		<category><![CDATA[kumar]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[yasa dışı bahis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3767</guid>

					<description><![CDATA[<p>Neoliberalizm işçi sınıfının farklı katmanlarını maddi, kimliksel ve sosyal boyutlarıyla atomize hale getirdi. Belirsizlik, statü kaybı-korkusu ve süreklileşen&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/neoliberalizmin-sahte-umudu-yasa-disi-bahis/">Neoliberalizmin sahte umudu: Yasa dışı bahis</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Neoliberalizm işçi sınıfının farklı katmanlarını maddi, kimliksel ve sosyal boyutlarıyla atomize hale getirdi. Belirsizlik, statü kaybı-korkusu ve süreklileşen gelecek kaygısı içerisindeki geniş kesimler yönlerini ‘kolektif bir gelecek’ etrafında tayin edemiyor. Cendereyi anlamlandıramayan toplum parçalanarak kurtuluşu bireysel ama palyatif çözümlerde arıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son yıllarda yüksek enflasyon, borçlanma ve güvencesizlik kıskacı altında sıkışmış milyonlar bir çıkış yolu olarak yasa dışı bahis oyunlarına yoğun bir biçimde yöneldi. İşyerinde, kampüste, evde yahut çeşitli sosyalleşme alanlarında…</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dijital bağımlılık hayatımızın gündelik rutinlerinin merkezine oturmuş vaziyettte.  Büyük teknoloji şirketlerinin devasa bütçeler ayırarak oluşturdukları algoritmalar, hayatımızın her noktasında sadece davranış ve tüketim alışkanlıklarını şekillendirmeyle kalmıyor, aynı zamanda düşüncelerimize ve eylemlerimize de yön veriyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dijital platformların sunduğu anlık ve kesintisiz erişim, “kumar davranışını” gündelik yaşamın baskın bir rutini hâline getiriyor. Dijital cüzdanlar, entegre ödeme sistemleri ve hızlı finansman olanakları, bu davranışın sürekliliğini pekiştiren yapısal faktörler olarak karşımıza çıkıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye&#8217;de yasa dışı bahis, yıllık 50 milyar doları aşan devasa hacmiyle yasal pazarın yaklaşık sekiz katına ulaşarak, ekonomik bir faaliyetten ziyade kitlesel bir mülksüzleştirme mekanizmasına dönüşmüş görünüyor.</span></p>
<h2><b>Şafak Çelik örneği</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Şafak Çelik gibi örneklerin de kanıtladığı üzere sistem; &#8220;metalaşmış umut&#8221; vaadiyle bireyi önce finansal, sonra ruhsal ve en nihayetinde hayati bir yıkıma sürüklüyor. Kapitalizmin &#8220;zahmetsiz kazanç&#8221; illüzyonunu dijital bir silah olarak kullanan bu yapı; mahalle bakkallarından sosyal medya fenomenlerine, öğrenci banka hesaplarından (smurfing) sofistike kripto transferlerine kadar yayılan kılcal bir suç ağına çoktan dönüştü bile.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kamu otoritelerinin son bir yılda 85 binden fazla siteyi engellemesine rağmen, organizasyonun &#8220;ayna siteler&#8221; ve yurt dışı merkezli sunucularla gösterdiği teknik direnç, sorunun sadece bir asayiş meselesi değil, köklü bir sosyo-ekonomik yapısal kriz olduğuna işaret ediyor. Özellikle bağımlılık yaşının 15&#8217;e düşmesi ve intihar verilerinin şeffaf bir şekilde raporlanamaması, bu krizin toplumsal maliyetinin (ekonomik yıkım, aile parçalanması, uyuşturucuyla geçişkenlik) buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu kanıtlamaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">“Ailemin her şeyini kumar yüzünden çaldım. Belki 4 belki 5 tane evi yedim. Bir sürü nakit para yedim. Ailem borçlarım yüzünden şehir değiştirmek zorunda kaldı, memlekete döndük. Uyuşturucudan kurtuldum ama kumardan kurtulamadım. Annemin hesabında bildiği parayı 10 gün içinde yedim. Para nasıl bitti yemin ederim hiçbir şey bilmiyorum. Sanki ben değildim, başka biriydim. Bir şeyler geri gelmezse hayatıma son vermeyi düşünüyorum…” Bu sözler 37 yaşındaki beden eğitimi öğretmen Şafak Çelik’e ait. Yaşamına son verdikten hemen sonra sosyal medyaya düşen video kaydıyla tanındı. Çelik’in hikayesi yaklaşık 10-15 yıldır Türkiye’de sessizce büyüyen pek çok intiharla sonuçlanan kumar bağımlılığıyla aynıydı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre son bir yıl içinde dünya genelinde yetişkinlerin yüzde 46,2’si ve ergenlerin yüzde 17,9’u en az bir kez kumar oynadı. İnsanları borçlandıran ve hatta intihar etmeye kadar sürükleyen kumar bağımlılığı nasıl ve neden bu kadar yaygınlaştı</span></p>
<h2><b>Kumar oynama yaşı</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Çeşitli raporlara göre Türkiye’de kumar oynama yaşı 15’e kadar düştü. 15 yaşından büyük her 10 kişiden biri hayatında en az bir kez kumar oynadı. Bağımlılıkla mücadelede yalnızca Yeşilay’a başvuran her 7 kişiden 2’si kumar bağımlılığı olduğunu belirtiyor. Kumar bağımlılığı finansal kayıp, ruhsal çöküntü, sosyal ilişkilerde bozulma, boşanma, intihar gibi çok ağır faturalara sebep olmanın yanı sıra alkol ve sigara bağımlılığını tetikleyerek ağır fizyolojik hasarlara da yol açabiliyor. Yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da kumar bağımlılığı kitleselleşmeye devam ediyor. En sade biçimiyle kumar, insanların istedikleri yaşamı elde edebilecekleri en ‘kolay’ yol olduğu vaadinde bulunuyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Başlangıçta sosyalleşmek, eğlenmek ya da sorunlardan kaçmak amacıyla oynanan kumar, zamanla kontrol edilemeyen bir bağımlılığa dönüşebiliyor. Kumar bağımlılığı nedeniyle sosyal ve psikolojik çöküntü yaşayıp yaşamına son verenlere ilişkin veriler TÜİK ya da çeşitli kamu kurumları raporlama çalışması yapmıyor. TÜİK, Türkiye’deki intihar vakalarına ilişkin raporunu ise en son 2018 yılında yayımlamıştı. Rapora göre Türkiye’de her yüz bin kişiden 4’ü intihar ediyordu. Ancak bu veri güncel olmadığı için kerteriz alınabilecek vaziyette değil.</span></p>
<h2><b>Kumar oynayanların gözünden</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Agos Gazetesinde İşhan Erdinç imzasıyla yayımlanan bir haberde iki gencin gözünden hikaye aktarımı yapılıyordu. Aren, yasa dışı bahis ile nasıl tanıştığını şu sözlerle anlatıyor: “Ben 17 yaşındaydım. Bizim Ermeni toplumundan birkaç kişi, yasa dışı bahis sitelerinde hesap açıyorlardı. Biz oraya para atıyorduk, o da komisyon alıyordu. Ne kadar çok insan toplarsa o kadar para kazanıyordu. Oturduğum mahalledeki bakkallarda da kaçak bahis oynatılıyordu. Oranları, legal bahis sitelerine göre yüksekti.” Haberin işaret ettiği yer çok mühim. Bahis oyunları mahalle aralarındaki tekel bayilere kadar girmiş durumda. Hikaye devam ediyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu kez başka bir genç anlatıyor. İsmi Garabet. “Geceleri tek başına oynamaya başladım ve bir süre böyle devam etti. Her param bittiğinde siteye para yüklüyordum. Çoğunlukla rulet oynuyordum. Düzenli olarak oynadım. Sonra bırakmaya karar verdim. Fakat iki sene önce tekrar oynamaya başladım” diyor.</span></p>
<h2><b>Sistem nasıl işliyor?</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Yasa dışı bahis şebekeleri, teknolojik ve hiyerarşik olarak oldukça sofistike bir yapıya sahip. Yurt dışı (genellikle Kıbrıs, Balkanlar veya Uzak Doğu) merkezli lisanssız siteler üzerinden oyun oynatılıyor. Takibi zorlaştırmak için &#8220;öğrenci&#8221;, &#8220;ev hanımı&#8221; veya &#8220;işsiz&#8221; bireylerin banka hesapları/dijital cüzdanları belirli bir komisyon karşılığında kiralanıyor. Türkiye’de bu yöntemle özellikle 18 yaşını henüz doldurmuş olan gençler yoğunlukla kullanılıyor. Hesabın kiralanması karşılığında ise kişiye ödeme yapılıyor. Para bu hesaplar üzerinden parçalara bölünerek (smurfing) sisteme sokuluyor. Son yıllarda banka blokesinden kaçmak için USDT (Tether) gibi kripto paralar ana transfer aracı haline getirilmiş durumda. Maç yayınlarındaki sanal reklamlar, sosyal medya fenomenleri ve SMS yağmurları ile kullanıcılar kesintisiz bir bombardıman içerisinde. Ödül ve bonus hediyelerle paraya ulaşmanın kolaylığına dair cazibe yaratılıyor. Kumar bağımlılarının neredeyse tamamı başlangıçta bu kadar sık oyun oynayacağını düşünmediğini ve bunu hayal edemediklerini belirtiyor.</span></p>
<h2><b>Finansal hacim ne?</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de yasal bahis siteleri Spor Toto Teşkilat Başkanlığı’na bağlı. İçişleri Bakanlığının verilerine göre, yasal bahisin yıllık geliri 6 milyar dolar civarında. Ancak araştırma ve verilere göre, yasa dışı bahis pazarının yıllık geliri 50 milyar dolar. Yasadışı bahisin yıllık hacminin 100 milyar dolara yakın olduğunu belirten çeşitli raporlar da mevcut. Dünya’da ise bu hacim, 1.8 trilyon dolar düzeyinde. Aslında devasa bir ekonomiden söz ediyoruz.</span></p>
<h2><b>Kaç kullanıcı olduğu tahmin ediliyor ve kaç internet sitesi mevcut ediliyor?</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Son bir yıllık süreçte düzenlenen irili ufaklı yüzlerce operasyonda (SİBERGÖZ serisi dahil) 10 binden fazla şüpheli hakkında işlem yapıldığı ve binlerce kişinin gözaltına alındığı bilinmektedir. (İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın açıklaması)</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ancak gerçek kullanıcı sayısını tespit etmek oldukça zor. Hali hazırda binlerce internet sitesi yasa dışı bahis oynatıyor. Yalnızca 2025 yılında yaklaşık 85 bin internet sitesi yasa dışı bahis nedeniyle erişime engellendi. Son 20 yılda ise yaklaşık 550 bin internet sitesi aynı gerekçeyle erişime engellendi. Fakat, her gün bu internet sitelerinin yenileri açılmaya devam ediyor. O nedenle kullanıcı sayısının milyonlar olduğu düşünülüyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Rakamların bu kadar yüksek olmasının sebebi, yasa dışı bahis organizasyonlarının teknik hızıyla ilişkili. BTK (Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu) bir siteyi engellediğinde, şebekeler dakikalar içinde yeni bir alan adı (domain) alarak yayına devam edebiliyor. 2025 yılı itibarıyla sadece domain bazlı değil, sunucu bazlı engellemelere de odaklanılmış ve 12 bin 548 sunucu (server) doğrudan devre dışı bırakılmış.</span></p>
<h2><b>Toplumsal çözülme</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">&#8220;Zahmetsiz kazanç&#8221; illüzyonu, enflasyon altında ezilen işçi sınıfı ve güvencesiz gençler için bir &#8220;çıkış kapısı&#8221; gibi pazarlanmakta; ancak sonuç, bireylerin elindeki son varlıkların da (Şafak Çelik örneğinde olduğu gibi ev, nakit ve itibar) sisteme geri pompalanmasıyla bitiyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bağımlılık yaşının 15’e düşmesi, toplumsal dokunun en hassas noktasından darbe aldığını gösteriyor. TÜİK’in 2018’den bu yana intihar verilerini şeffaf bir şekilde paylaşmaması, sorunun boyutlarının kamuoyu nezdinde tam olarak algılanmasını engelliyor. Bu &#8220;istatistiksel sessizlik&#8221;, toplumsal krizin teşhis edilmesini de zorlaştırıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">85 bin sitenin kapatılmasına rağmen sistemin &#8220;ayna sitelerle&#8221; devam etmesi, devletin geleneksel yasaklama yöntemlerinin, dijital şebekelerin ‘çevikliği’ karşısında yetersiz kaldığını gösteriyor. Sorun, sadece domain engellemekle çözülemeyecek kadar derin, sosyo-ekonomik bir kökene sahip. Hal böyle olunca, toplum kendi finansal ve psikolojik yıkımını finanse eder noktaya hızla evriliyor. Bu da aslında toplumsal çözülmenin başka bir açısı olarak önümüzde duruyor.</span></p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/neoliberalizmin-sahte-umudu-yasa-disi-bahis/">Neoliberalizmin sahte umudu: Yasa dışı bahis</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Trump&#8217;ın yeni hedefi Venezuela: &#8216;Narko-terörizm&#8217; rıza imal edebilir mi?</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/trumpin-yeni-hedefi-venezuela-narko-terorizm-riza-imal-edebilir-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alp Ozan Gül]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Dec 2025 19:17:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[askeri operasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Latin Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Maduro]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[saldırı]]></category>
		<category><![CDATA[terörizm]]></category>
		<category><![CDATA[Trump]]></category>
		<category><![CDATA[uyuşturucu kaçakçılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Venezuela]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3694</guid>

					<description><![CDATA[<p>Amerika Birleşik Devletleri Savaş Bakanı Pete Hegseth, 14 Kasım 2025 tarihinde sosyal medya aracılığıyla “Operation Southern Spear” adıyla,&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/trumpin-yeni-hedefi-venezuela-narko-terorizm-riza-imal-edebilir-mi/">Trump&#8217;ın yeni hedefi Venezuela: &#8216;Narko-terörizm&#8217; rıza imal edebilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Amerika Birleşik Devletleri Savaş Bakanı Pete Hegseth, 14 Kasım 2025 tarihinde sosyal medya aracılığıyla “Operation Southern Spear” adıyla, Güney ve Orta Amerika’daki &#8220;narko-teröristleri&#8221; ortadan kaldırmayı hedefleyen bir askerî operasyon <a href="https://x.com/SecWar/status/1989094923497316430">duyurdu</a>. Oysa “Southern Spear” operasyonu, Amerikan ordusunun halihazırda Güney ve Orta Amerika’da yürüttüğü uyuşturucu karşıtı operasyonların etkinliğini artırmaya yönelik alınan teknik tedbirleri içeren bir <a href="https://www.navy.mil/Press-Office/Press-Releases/display-pressreleases/Article/4044322/operation-southern-spear-latest-development-in-operationalizing-robotic-and-aut/">eylem planından</a> ibaretti. Bu duyuruyla birlikte söz konusu isimlendirme, ABD’nin bölgede yürüttüğü tüm askerî hareketliliği kapsayacak şekilde kullanılmaya başlandı.</p>
<p>ABD ordusu bu kapsamda, bölgede onlarca yıldır görülmemiş seviyede uçak gemileri ve nükleer denizaltılar gibi kritik askerî varlıkları da içerecek şekilde askeri güç <a href="https://www.navy.mil/Press-Office/News-Stories/display-news/Article/4332628/gerald-r-ford-carrier-strike-group-enters-caribbean-sea/">konuşlandırıyor</a>. Başlangıçta ABD yetkilileri, konuşlandırmanın amacının bölgedeki narko-terörist hedefleri etkisiz hâle getirmek olduğunu ifade etse de pratikte  operasyonel hareketliliğin Venezuela çevresinde yoğunlaştığı, buna bağlı olarak Venezuela hükümeti üzerinde baskı oluşturmak, hatta hükümeti askerî müdahale aracılığıyla iktidardan düşürmek amacını taşıdığı yönünde <a href="https://www.aljazeera.com/news/2025/9/1/maduro-says-us-naval-forces-aimed-at-regime-change-in-venezuela">değerlendirmeler</a> yapılıyor. Son günlerde ABD yetkilileri tarafından da konuşlandırmanın doğrudan Venezuela hükümetiyle bağlantılı olduğu açıkça <a href="https://www.reuters.com/world/americas/us-military-has-new-options-pursue-group-tied-venezuelas-maduro-pentagon-says-2025-11-20/">ifade</a> edilmeye başlandı. Askerî hareketlilik kapsamında, açık kaynaklardan tespit edilebildiği kadarıyla 21 saldırı düzenlendi; bu saldırılarda 82 kişi hayatını kaybetti.</p>
<p>ABD&#8217;nin Venezuela&#8217;daki rejim değişikliği girişimleri elbette son bir yıl içerisindeki askerî hareketlilikle sınırlı değil. Devlet başkanı Hugo Chávez’in 1999 yılında devlet başkanlığına seçilmesinden bugüne, halefi Nicolás Maduro dönemini de kapsayacak şekilde ABD aralıksız biçimde müdahalelerini sürdürdü. Bu müdahaleler, askerî darbe girişimlerinden finansal <a href="https://cepr.net/publications/the-venezuela-coup-20-years-later/">yaptırımlara</a> kadar geniş bir yelpazede gerçekleşti.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-3696 size-full" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/thumbs_b_c_94721850099f0f0a6113954cda287db3.jpg" alt="" width="864" height="486" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/thumbs_b_c_94721850099f0f0a6113954cda287db3.jpg 864w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/thumbs_b_c_94721850099f0f0a6113954cda287db3-300x169.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/thumbs_b_c_94721850099f0f0a6113954cda287db3-768x432.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/thumbs_b_c_94721850099f0f0a6113954cda287db3-527x296.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/thumbs_b_c_94721850099f0f0a6113954cda287db3-688x387.jpg 688w" sizes="(max-width: 864px) 100vw, 864px" /></p>
<h2>Petrol savaşı</h2>
<p>ABD’nin Venezuela’da rejim değişikliği arayışının ilk akla gelen sebebi, elbette Venezuela’nın sahip olduğu geniş petrol rezervleri. 2023 yılı istatistiklerinde Venezuela, dünyada varlığı bilinen tüm petrol rezervlerinin yüzde 17’sine sahip; buna rağmen aynı yıla ait istatistiklere göre, temelde ABD yaptırımları nedeniyle  toplam ham petrol üretiminin yalnızca yüzde 0,8’ini <a href="https://www.eia.gov/international/content/analysis/countries_long/Venezuela/">gerçekleştirebildi</a>. Rezervler ve petrol üretimi arasındaki bu uçurum, Venezuela kontrolündeki coğrafyada özellikle yabancı firmalar için büyük bir fırsat alanı olduğunu <a href="https://www.chathamhouse.org/2021/05/reforming-venezuelas-oil-and-gas-sector/02-context-venezuela">gösteriyor.</a> Yabancı sermayenin bu fırsatlara erişimindeki en büyük engel ise Venezuela hükümetinin Chávez döneminden itibaren takip ettiği ekonomi politikasıdır. Chávez iktidara gelmesiyle birlikte Venezuela petrol üretiminin yönetiminde önemli değişikliklere gitti. Chávez dönemi öncesinde petrol üretiminden sorumlu PDVSA, yabancı sermayeli firmalarla yaptığı anlaşmalarda bu firmalara çok daha kazançlı şartlar sunuyordu. 1999 yılında kabul edilen anayasada ve 2001 yılında Hidrokarbon Yasası’nda yapılan değişikliklerle bu durum değişti; devlet, petrol üretiminin planlanması ve gelir yönetiminde mutlak biçimde söz sahibi olan ilk aktör hâline geldi. Bu değişikliklerin bir sonucu olarak yabancı sermayeli firmalar lehine olan anlaşmalarda ciddi kayıplar yaşadı.</p>
<p>Elbette ABD tarafından yürütülen Venezuela’daki rejim değişikliği girişimi yalnızca petrol kaynaklarına erişimle açıklanabilecek bir olgudan ibaret değil. Chávez’in sunduğu “21. Yüzyıl Sosyalizmi” vizyonu ve bu kapsamda uygulanan sosyal ve ekonomik politikalar da Venezuela’nın ABD tarafından hedef alınmasında başlıca rol oynuyor. ABD, Venezuela hükümetini ortadan kaldırarak her tür alternatif sistemin gelişme ihtimalini ortadan kaldırmak istiyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-3697 size-full" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/960x540.jpg" alt="" width="960" height="540" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/960x540.jpg 960w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/960x540-300x169.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/960x540-768x432.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/960x540-527x296.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/960x540-688x387.jpg 688w" sizes="(max-width: 960px) 100vw, 960px" /></p>
<h2>Narko-terör öyküsü</h2>
<p>Süregiden bu askerî hareketliliğe dair ABD yetkililerinin yaptığı açıklamalarda narko-terörizm kavramının merkezde yer aldığı görülüyor. Halihazırda ideolojik yüklemelerle dolu olan ve aslında iki farklı olguyu ifade eden “terörle mücadele” ve “uyuşturucuyla mücadele” konseptleri, bu kavram aracılığıyla bir araya getirilerek propaganda faaliyetinin etkinliği artırılmaya çalışılıyor.</p>
<p>Olağan koşullarda terörle mücadele ve uyuşturucuyla mücadele faaliyetlerinin birbirinden açık bir şekilde ayrıştırılması <a href="https://www.ohchr.org/sites/default/files/Documents/Publications/Factsheet32EN.pdf">gerekir</a>, çünkü bu iki faaliyetin hedefleri, kullanılan araçlar ve hedef alınan aktörler birbirinden farklıdır. Uyuşturucuyla mücadele temelde bir <a href="https://www.law.cornell.edu/uscode/text/21/801">halk sağlığı</a> ve organize suç problemi iken terörle mücadele, ulusal güvenlik problemi olarak çerçevelendirilir. Bu bağlamda, yasal düzlemde bu suçlar farklı düzenlemelerle ele alınır. Bu düzenlemeler dâhilinde birbirinden bağımsız devlet birimleri, bu iki suçla mücadelede sorumlu olarak belirlenir ve kullandıkları metotlar da buna göre şekillenir.</p>
<p>1980’li yıllardan itibaren ise başta ABD ve Latin Amerika ülkelerinde olmak üzere bu iki faaliyet arasındaki farkların gitgide silikleştiği ve iç içe geçtiği gözlemleniyor. Narko-terör kavramı da bu bağlamda sık sık siyasî aktörler tarafından kullanılmaya başlandı ve yalnızca söylem düzeyinde kalmayıp bu çerçevede yasal düzenlemelere de konu edildi.</p>
<p>Narko-terörizm kavramının ilk kullanımı 1983 yılında Peru Devlet Başkanı Fernando Belaúnde Terry’ye <a href="https://www.ebsco.com/research-starters/political-science/narcoterrorism">atfediliyor</a>. Belaúnde, 1983 yılında uyuşturucu kartellerinin devlet görevlilerine yönelik gerçekleştirdikleri bombalı saldırıları bu kavramla tanımladı. Kavramın kullanımında vurgulanmaya çalışılan, uyuşturucu kartellerinin terör yöntemlerine başvurduğunu göstermekti. Bu kullanımda, terör ve uyuşturucu arasında doğrudan bir bağ kurulmuyor, yalnızca uyuşturucu kartellerinin kullandıkları metotlara vurgu yapılıyordu.</p>
<p>Kavramın söylemsel düzeyde yaygın biçimde kullanılmaya başlanması ve yerleşik bir hâl alması, Kolombiya’da Pablo Escobar ve Medellín Karteli’nin sivil halka ve devlet görevlilerine yönelik gerçekleştirdikleri saldırılarla oldu. Yine kavramın bu kullanımında terörle uyuşturucu arasında doğrudan bir bağ kurulmuyordu; sadece suç aktörlerinin kullandıkları metotlara vurgu yapılıyordu.</p>
<p>Narko-terör kavramı, ABD’de yerleşik siyasetin söylemine girmesiyle niteliksel bir dönüşüm yaşadı. Kavram, ABD siyasetinin diskuruna 1980’li yıllarda Reagan döneminde <a href="https://warontherocks.com/2018/12/the-enduring-legacy-of-reagans-drug-war-in-latin-america/">girdi</a>. ABD devlet yetkilileri, kavramı, Latin Amerika’daki birbiriyle bağlantısı olmayan uyuşturucu kartelleri ve devrimci silahlı hareketleri kapsayacak şekilde kullanmaya başladı. Kavramın bu kullanımıyla devrimci hareketler ve uyuşturucu kartelleri aynı güvenlik probleminin parçalarıymış gibi lanse edildi. Bu söylem aracılığıyla uyuşturucuyla mücadele faaliyeti, bir halk sağlığı ve organize suç problemi olmaktan çıkarılarak bir ulusal güvenlik problemi hâline getirilmeye başlandı ve bu sayede ABD yönetiminin bölge ülkelerine yönelik gerçekleştirdiği müdahaleler meşrulaştırıldı.</p>
<p>Bu niteliksel dönüşüm, ABD politikasında temelleri Nixon döneminde atılan ve Reagan döneminde yoğunluğu artan “Uyuşturucuyla Savaş” (War on Drugs) söylemiyle paralel şekilde gerçekleşti. Reagan yönetimi bu söylem aracılığıyla uyuşturucuyla mücadeleyi, narko-terör kavramının kullanımına benzer biçimde, bir halk sağlığı probleminden ziyade ulusal güvenlik problemi olarak ele aldı. Bu sayede ABD yönetimi, hem içeride hem dışarıda uyuşturucuyla mücadelede askerî yöntemlerin kullanılmasına meşruiyet kazandırdı.</p>
<p>1990’lı yıllara gelinmesiyle narko-terörizm kavramı ABD yönetimi tarafından görece daha sınırlı ve somut bir biçimde, özellikle Kolombiya’da aktif olan FARC ve ELN gibi örgütleri işaret edecek şekilde kullanılmaya<a href="https://www.diplomatie.gouv.fr/IMG/pdf/drogue-terreur.pdf"> başlandı</a>. Kavram, bu kullanımında hâlâ söylemsel düzeyde olup bahse konu örgütlerin faaliyetlerinin finansmanı için uyuşturucu ticaretinden faydalandığını iddia edecek şekilde evrildi. 11 Eylül saldırılarından sonra ise kavramın coğrafi kullanımı genişledi ve sadece Latin Amerika’da aktif olan örgütleri değil Taliban gibi örgütleri de kapsayacak şekilde dünya ölçeğinde kullanılmaya başlandı. Kavram nitelik itibarıyla hâlâ terör faaliyetlerinin finansmanında uyuşturucu ticaretinin kullanılmasını ifade etmekteydi.</p>
<p>ABD’de kavramın yasal düzeye geçişi ise 2005 yılında gerçekleşti. Yapılan düzenlemeyle &#8220;narko-terörizm&#8221; ifadesi yasaya doğrudan eklendi. Buna göre, uyuşturucu ticaretinin terörizmin finansmanı ile bağlantılı olduğunun tespiti hâlinde sanığa verilecek cezalar artırıldı. Yapılan düzenlemedeki önemli bir nokta, işlenen suçun nerede olduğunun cezaya bir etkisi olmamasıydı. Yasa aracılığıyla suç, dünyanın neresinde işlenmiş olursa olsun ABD hukukuna göre yargılanabilen bir suç hâline geldi. Yasanın bu geniş kapsamı, hukukî perspektiften ciddi <a href="https://lawreview.colorado.edu/wp-content/uploads/2018/05/Said-Limitless-Discretion-in-the-Wars-on-Drugs-and-Terror.pdf">eleştirilere</a> yol açtı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-3698 size-full" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/baris-evet-savas-hayir-venezuela-devlet-baskani-madurodan-dansli-baris-cagrisi-zvqo.jpg" alt="" width="850" height="478" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/baris-evet-savas-hayir-venezuela-devlet-baskani-madurodan-dansli-baris-cagrisi-zvqo.jpg 850w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/baris-evet-savas-hayir-venezuela-devlet-baskani-madurodan-dansli-baris-cagrisi-zvqo-300x169.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/baris-evet-savas-hayir-venezuela-devlet-baskani-madurodan-dansli-baris-cagrisi-zvqo-768x432.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/baris-evet-savas-hayir-venezuela-devlet-baskani-madurodan-dansli-baris-cagrisi-zvqo-527x296.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/12/baris-evet-savas-hayir-venezuela-devlet-baskani-madurodan-dansli-baris-cagrisi-zvqo-688x387.jpg 688w" sizes="(max-width: 850px) 100vw, 850px" /></p>
<h2>Kartel anlatısı</h2>
<p>Kavram, Venezuela bağlamında ilk olarak 2008 yılında kullanıldı. OFAC (ABD’nin uluslararası finansal yaptırımlarını yöneten kuruluşu), Kolombiya’da aktif olan FARC örgütünün yönettiği uyuşturucu ticaretine katıldıkları gerekçesiyle üç Venezuela devlet yetkilisini yaptırım listesine <a href="https://home.treasury.gov/news/press-releases/hp1132">ekledi</a>. Yine 2011 yılında benzer gerekçeyle dört Venezuela devlet yetkilisi daha yaptırım listesine<a href="https://home.treasury.gov/news/press-releases/tg1295"> alındı</a>.</p>
<p>2020 yılı, kavramın Venezuela&#8217;ya ilişkin kullanımında önemli bir dönüm noktası; ABD Adalet Bakanlığı, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu ve 14 devlet yetkilisini, yine FARC örgütü ile bağlantılı olacak şekilde narko-terörizmle suçladı. Suçlamada, Devlet Başkanı Maduro’nun “Güneşler Karteli” (Cartel de los Soles) adlı uyuşturucu kartelinin lideri olduğu ve FARC ile iş birliği yaptığı <a href="https://www.justice.gov/archives/opa/pr/nicol-s-maduro-moros-and-14-current-and-former-venezuelan-officials-charged-narco-terrorism">iddia edildi</a>. Bu bağlamda son önemli gelişme ise bu yıl içinde yaşandı: ABD, “Güneşler Karteli” olarak adlandırılan bu yapıyı resmî olarak terör örgütleri listesine ekledi; buna bağlı olarak Devlet Başkanı Maduro, sadece terör örgütleriyle iş birliği yapan bir kartelin lideri değil, aynı zamanda doğrudan bir terör örgütünün liderine dönüştürüldü.</p>
<p>Venezuela devlet yetkilileri, kartel suçlamasının tamamen uydurmadan ibaret olduğunu ve Venezuela hükümetine yönelik saldırı için bir gerekçe olarak kullanıldığını <a href="https://www.reuters.com/world/americas/venezuela-rejects-ridiculous-us-plan-designate-cartel-de-los-soles-terrorist-2025-11-24/">belirtiyor</a>. Çeşitli <a href="https://www.euaa.europa.eu/sites/default/files/publications/2020_08_EASO_COI_Report_Venezuela.pdf">resmî</a> raporlar ve medya raporları da bilinen anlamıyla bir kartelin varlığından söz edilemeyeceğini vurguluyor.</p>
<p>Uyuşturucu karteli ifadesi <a href="https://www.un.org/sexualviolenceinconflict/wp-content/uploads/2019/06/report/model-legislative-provisions-against-organized-crime/Model_Legislative_Provisions_UNTOC_Ebook.pdf">uluslararası hukukta</a> veya ABD hukukunda doğrudan karşılığı olan bir ifade değil. Bu terim daha ziyade akademide ve medyada, kâr amaçlı uyuşturucu ticareti yürüten, belirli bir coğrafi alanda kontrolü bulunan, devlet dışı silahlı hiyerarşik yapıları<a href="https://icct.nl/publication/el-chapo-bin-laden-why-drug-cartels-are-not-terrorist-organisations"> tanımlamak</a> için kullanılıyor. ABD’nin yönelttiği suçlamada dahi Venezuela’da bu tanıma uygun bir yapının bulunmadığı, “Güneşler Karteli”nin uyuşturucu ticaretinden gelir elde eden, yolsuzluğa karışmış Venezuelalı devlet yetkililerinin oluşturduğu bir ağdan ibaret olduğu iddia ediliyor. Buna ek olarak ABD yönetimi bu isimlendirmeyi ve suçlamaları yaparken kamuoyuyla elle tutulur bir kanıt paylaşma gereği de<a href="https://www.france24.com/en/live-news/20251123-what-does-us-terrorist-designation-for-venezuela-mean"> duymuyor</a>.</p>
<p>Gelecek dönemde de bu kavramın diğer uluslararası aktörler tarafından çok daha sık kullanılacağı, farklı ülkelerdeki ana akım medya kuruluşları ve uluslararası haber ajanslarının bu kavramı benimseyeceği tahmin edilebilir. Ayrıca, Venezuela örneğinden de anlaşıldığı üzere, ABD hükümetinin öncelikle Latin Amerika coğrafyasında, sonra tüm dünya ölçeğinde bu kavramı bir silah olarak daha etkin biçimde araçsallaştıracağı öngörülebilir; bunun işaretleri halihazırda da gözlemleniyor. Çin aleyhinde ABD resmî yetkilileri ve medyası tarafından yürütülen fentanil kampanyası ile Kolombiya devlet başkanına yönelik devreye sokulan finansal yaptırımlar da buna dair somut göstergeler niteliğinde.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/trumpin-yeni-hedefi-venezuela-narko-terorizm-riza-imal-edebilir-mi/">Trump&#8217;ın yeni hedefi Venezuela: &#8216;Narko-terörizm&#8217; rıza imal edebilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hegemonya mücadeleleri ve 19 Mart sonrası Türkiye</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/hegemonya-mucadeleleri-ve-19-mart-sonrasi-turkiye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sinan Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Nov 2025 19:15:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[19 Mart]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[çözüm süreci]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<category><![CDATA[milliyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[neoliberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Öcalan]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[sol]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[ulus]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3680</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyada hegemonya mücadelesinin mevcut denklemini değiştirmeye muktedir bilek güreşinin dinamikleri ve muhtemel sonuçları nasıl bir dünya vaat ediyor?&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/hegemonya-mucadeleleri-ve-19-mart-sonrasi-turkiye/">Hegemonya mücadeleleri ve 19 Mart sonrası Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyada hegemonya mücadelesinin mevcut denklemini değiştirmeye muktedir bilek güreşinin dinamikleri ve muhtemel sonuçları nasıl bir dünya vaat ediyor? Dünyada ve Ortadoğu’daki gelişmelerin çerçevelediği Türkiye’de neler oluyor? Kürt sorununun çözümü için yeniden kurulan masa nasıl yorumlanabilir? 19 Mart virajı sonrasında siyasetini arayan halk ve CHP’nin direnme potansiyeli bir değişim vadedebilir mi? CHP nasıl bir yol ayrımına yaklaşıyor? Bugün toplumsal muhalefetin imkanları ve yönelimleri neler olabilir?</p>
<p>Dünyada ve Türkiye&#8217;de büyük gerilimlerin yaşandığı bu kaotik ortamda,<strong> Yalçın Bürkev’e</strong> bu sorulardan yola çıkarak olan bitenlerin nedenlerini ve nasıllarını sorduk…</p>
<figure id="attachment_3688" aria-describedby="caption-attachment-3688" style="width: 579px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-3688 size-full" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Yalcin-Burkev.jpg" alt="" width="579" height="485" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Yalcin-Burkev.jpg 579w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Yalcin-Burkev-300x251.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/Yalcin-Burkev-527x441.jpg 527w" sizes="(max-width: 579px) 100vw, 579px" /><figcaption id="caption-attachment-3688" class="wp-caption-text">Notabene Yayınları kurucusu Yalçın Bürkev</figcaption></figure>
<p style="text-align: center;"><strong> <em>&#8220;KEMALİSTLER CUMHURİYETİN KAZANIMLARINI KORUMANIN, SOSYALİSTLER GÜVENCESİZLİĞİ AŞMANIN,  </em><em>KÜRTLER ÖZGÜR VAROLUŞUN YOLUNU AÇMANIN  </em><em>EMEK EKSENLİ BİR “YENİDEN ULUSLAŞMA” İLE  </em><em>MÜMKÜN OLDUĞUNU GÖRMELİ&#8221;</em></strong></p>
<p><strong>Dünya genelinde büyük bir dönüşüm yaşandığını söylüyorsunuz. Bu dönemi nasıl tanımlıyorsunuz ve hangi tarihsel dönemle kıyaslıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Yalçın Bürkev:</strong> Bu dönemde iki sürecin iç içe geçtiği büyük bir dönüşüm yaşanıyor. Bunlardan birincisi,<strong> ABD’</strong>nin küresel hegemonyasını artık eskisi gibi sürdürememesi, buna karşın en yakın aday olan Çin’in (ya da onun da içinde olacağı bir uluslararası ittifakın) ise yeni hegemon pozisyonuna hazır olmaması. İkincisiyse, uluslararası ölçekte sermaye birikim süreci açısından da yeni bir döneme girilmiş olması. Bu iki olgu iç içe geçerek dünya çapında hemen her şeyi etkiliyor.</p>
<p><strong>ABD hegemonyası</strong> uzun süredir bir düşüş içinde. <strong>Çin</strong> karşısında ne askeri ne teknolojik ne de ekonomik anlamda bariz bir üstünlük kurabiliyor. <strong>Rusya</strong>, Çin kadar olmasa da, özellikle politik birikimiyle, dünya dengelerini etkileyen bir diğer aktör durumunda. Ayrıca uluslararası planda <strong>ABD’nin vazettiği sömürgecilik yaklaşımının dışına çıkma arayışları</strong> da artıyor. Mesela<strong> BRICS</strong> düzlemi, bütünsel anlamda olmasa da, bu açıdan bir olgu.</p>
<p>Günümüzdeki sermaye yapısı içinde yükselen yeni teknoloji şirketlerinin ve savaş sektörünün desteğini arkasına alan <strong>Trump’ın</strong> <strong>iktidara gelmesiyle birlikte ABD</strong>, bu düşüşü tersine çevirmek için atak bir siyasete yöneldi. Bu atak siyasetin bir bölümü ABD ekonomisinde yapısal değişimler sağlamak için “korumacı” politikalara yönelmek başta olmak üzere, ekonomisini toparlamak için geniş bir tedbirler paketini yürürlüğe sokmak oldu. Diğer bölümü ise özellikle nadir elementler ve yeni enerji yataklarını elde etmeye yönelme hedefiyle sömürgecilik ilişkilerini yeniden dizayn etmeye girişmek oldu. ABD bu politikalara yönelirken, diğer yandan da en büyük rakibi olan Çin’i yalnızlaştırmayı hedefleyen, ticaret savaşları tehdidini yükselten, Çin’in ticaret yollarını ve enerji hatlarını kesmeye yönelen bir çizgi izlemeye başladı. <strong>Ukrayna savaşını bitirme projesiyle Rusya’yı yanına değilse bile nötr bir pozisyona getirmeyi hedefledi.</strong> Elbette askeri alanda da bu yeniden paylaşım mücadelesinin izdüşümleri Asya, Ortadoğu, Afrika, Güney Amerika ve Kafkasya/Ukrayna hatları başta olmak üzere birçok coğrafyada şiddetlenerek sürüyor. Trump büyük risk alarak ABD içinde de federal yapılanmayı zorlayan bir merkezileşme politikası güdüyor; hukuk dışı uygulamaları olağanlaştırıyor, devlet aygıtında temizliğe girişerek faşizan adımları yoğunlaştırıyor.</p>
<p>Ancak bu ataklarına rağmen Trump yönetimi henüz ne içerde ne de dışarda tam bir hakimiyet tesis edebilmiş değil. İçerde sürecin nereye gideceğini zaman gösterecek. Dışarda ise hiçbir açıdan Çin’i geriletebilmiş değil. Geçtiğimiz aylarda, Çin’e yönelik yüksek teknoloji kısıtlamaları getirmeye giriştiğinde, “stratejik tedarik gücünü” elinde tutan Çin, bu hamleye karşı yüksek teknoloji alanının en önemli girdilerinin başında gelen “nadir elementlerin” ihracatını durduracağını açıkladı. Bunun üzerine ABD geri adım attı. Rusya ile Ukrayna konusunda istediği şekilde bir barışı henüz tesis edemediği gibi, başta planladığı şekilde Rusya’yı nötralize edecek bir durum da oluşturamadı. Öte yandan Trump Dönemi’nde yapılan hamlelerle ABD, emperyal hiyerarşiyi ve kendi ittifak ilişkilerini de alt üst etti. Mesela Avrupa’ya bu hiyerarşide küme düşürüldü.</p>
<p>Kısacası, sömürgecilik sistemi açısından da önemli değişimlerin yaşandığı ancak henüz yeninin yeterince belirginleşmediği bir zaman diliminden geçiyoruz. Üstelik bütün bunlar dünya çapında yeni bir mali krizin ayak seslerinin hissedilmeye başlandığı bir dönemde yaşanıyor. Geçtiğimiz günlerde Avrupa Merkez Bankası çok olağandışı gelişmelere yönelik olarak Avrupa bankalarının hazır olması gerektiğine ilişkin denetlemeler ve açıklamalar yaparken,<strong> İngiltere ve ABD’de de çeşitli ana akım yayın organları bir mali kriz olasılığına işaret ediyorlar.</strong></p>
<p>Görüldüğü üzere Trump’la başlayan dönemin artık geriye dönüşü yok. 1980’de başlayan dönem kapandı, belirsizliklerle dolu bir başka dönem başladı. Bu yeni dönemin <strong>“neoliberalizmin üst bir aşaması”</strong> mı olduğu, yoksa neoliberalizmin tamamen bitip bir başka dönemin mi başladığı tartışmaları bir süredir devam ediyor.</p>
<p>Bu dönemin niteliğinin anlaşılmasını biraz kolaylaştırmak istersek tarihe bakıp bir benzetmeye başvurabiliriz.<strong> Bu dönem Birinci Dünya Savaşı öncesine benziyor.</strong> O dönemde de İngiliz hegemonyası çözülüyordu ama onun yerini alacak belirgin bir özne yoktu. 1900 başlarından 1945’e kadarki dönemde, büyük çatışmalar sonucunda İngiliz İmparatorluğunun elindeki emperyal hegemonya el değiştirerek ABD’ye geçmişti. Ekim Devrimi ile birlikte kapitalizm açısından büyük tehlike oluşturan işçi hareketlerinin bastırılması, ulusal kurtuluş hareketlerinin anti emperyalist bir karakter kazanması, şovenizm ve faşizmin yükselişine paralel emperyalist paylaşımın mücadelesinin ürünü olan iki dünya savaşı bu yılların büyük kapışmalarıydı. Bunların tümü, hegemonya değişim sancılarının ürünü ya da yan ürünü olarak yaşandı. Nihayet tüm bunların sonucunda ancak 1945 sonrasında, yeni birikim rejimi oluşturan, askeri üstünlüğü elde eden, kültürel bir hegemonya geliştirebilme kapasitesi olan ABD, uluslararası ölçekte emperyal bir hegemonya tesis edebilmişti.</p>
<p>İçinden geçtiğimiz uluslararası konjonktürde de yeni bir emperyal hegemonya krizi yaşanırken benzer şiddette sarsılmalar ve büyük belirsizlikler yaşanıyor. <strong>Henüz herhangi bir emperyal aktör, dönemin ihtiyaçlarına denk düşen ve sıçrama sağlayacak yeni bir sermaye birikim rejimi oluşturabilmiş değil.</strong> Dolayısıyla, kısa bir zaman dilimine sığmayacağı kesin olan bu belirsizlik dönemi ne kadar sürer, yeni bir dünya savaşına yol açar mı, bunları bilemeyiz. Ancak öncekilerden farklı olarak bu kez “doğa” sürece “müdahale edebilir.” Zira bu kez uluslararası arenadaki aktörlerin “öznel” gerilimlerinin yanı sıra, yaşadığımız küresel ısınmanın “nesnel” bir süre sınırı dayatabileceği, başka düzeyden bir “müdahale” oluşturabileceği gerçeğini de hesaba katmak gerekir.</p>
<h2><strong>&#8216;Ortadoğu, hegemonya mücadelesinin kilit bölgelerinden biri&#8217;</strong></h2>
<p><strong>Bu küresel dengelerin sarsılması bağlamında, Ortadoğu’daki gelişmeler yeniden nasıl biçimleniyor?</strong></p>
<p><strong>Ortadoğu</strong>, dünyadaki hegemonya mücadelesinin kilit bölgelerden birisi. Zira Çin’in muazzam üretiminin gerektirdiği devasa enerji ihtiyacı, önemli ölçüde Ortadoğu üzerinden gideriliyor. Dolayısıyla ABD’nin Çin’e yönelik yürüttüğü kuşatma stratejisi, Ortadoğu’nun enerji kaynaklarını kontrol altına almayı, hegemonya mücadelesinin öncelikleri arasına yerleştiriyor.</p>
<p><strong>İsrail</strong> ise “Büyük İsrail” planı çerçevesinde bu konjonktürü bir fırsata dönüştürmeye, yeni toprak kazanımları elde etmeye yönelirken Netanyahu da sallantıdaki iktidarını sağlama almak için işgalci ve soykırımcı politikaları süreklileştiriyor.<strong> 7 Ekim 2023’te Hamas’ın “Aksa Tufanı” saldırılarının hemen ardından İsrail aradığı fırsatı yakaladı ve bölgedeki dengeleri altüst eden hamlelere yöneldi.</strong> İlk aşamada Gazze’nin işgaliyle birlikte İsrail’in soykırıma girişmesi, Lübnan Hizbullah’ının İsrail saldırılarıyla saf dışı edilmesi gündeme geldi. Bunlar sonraki büyük saldırılar için zemin oluşturdu. Ardından ABD-İsrail-Türkiye desteğiyle <strong>IŞİD’çiler</strong> üzerinden Suriye’deki <strong>BAAS iktidarının</strong> yıkılması ve yeni yönetimin askeri kapasitesinin İsrail operasyonlarıyla güçsüzleştirilerek Suriye’de iktidar boşluğunun süreklileştirilmesi gündeme geldi. Asıl büyük hamle ise İran’la yeni ve uzun bir savaşın başlaması oldu. İran beklenenin üzerinde bir direnç gösterdi ve savaşın bu evresi noktalandı. Ancak İsrail’in İran’a yönelik yeni saldırı hazırlıklarını sürdürüyor. Gelinen noktada ise İsrail ve ABD saldırılarının sonucu olarak <strong>İran’ın Şii Hilali olarak adlandırılan bölge üzerindeki etki alanı -en azından şimdilik- önemli ölçüde geriletildi.</strong> İran’ın kendi iktidarını ve toprak bütünlüğünü koruma derdine düşmesiyle birlikte, aynı ittifak zemininde yer alan İsrail ile Türkiye’nin bölgenin paylaşımına yönelik gerilimleri arttı. Ardından İsrail’in <strong>Müslüman Kardeşler’in</strong> ana aktörlerini (Hamas, Türkiye, Katar iktidarlarını) geriletme atakları peşpeşe geldi. Bu arada Rusya, Fransa, hatta İngiltere’nin Ortadoğu’daki etki alanları tamamen değilse bile büyük ölçüde aşındı. Arap devletleri ise bu gelişmeleri, esas olarak (Katar’daki İsrail operasyonu dışında) nispeten sessizlikle izleyerek Hamas, Hizbullah ve Husiler’in ezilmelerine göz yumdular. <strong>Kürtlerin Suriye’deki ulusal varoluş mücadelelerinde kazandıkları pozisyonu dizginlemeye çalışan Türkiye’nin bölgesel planlarıyla çatışması ise Erdoğan rejimini zorlayan bir faktöre dönüştü.</strong> Tüm bunlar ve ortaya çıkan birçok başka olgu, bölgesel dengelerin altüst olduğu bir süreçte Ortadoğu’da kapsamlı bir yeniden paylaşım/dizayn yaşandığını gösteriyor. Bütün bu altüst oluşun asıl kilit noktası ise İran’da iktidar değişimi ve ülkenin parçalanması gibi emperyal hedeflerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği olacaktır. Gerçekleşmesi son derece zor olan İran’a yönelik emperyal planların başarı ya da başarısızlığı, bölgenin geleceğinde belirleyici rol oynayacaktır.</p>
<p>Gerek dünyada gerekse de Ortadoğu’da yaşananlar, Türkiye’deki siyasal gelişmeleri doğrudan etkiliyor. O nedenle son dönemde Türkiye’de yaşananları da bu bağlam içinde okumak gerekir.</p>
<p><strong>Türkiye’deki siyasi gelişmeleri bu küresel tabloyla nasıl ilişkilendiriyorsunuz? Özellikle de CHP’ye yönelik operasyonları nasıl değerlendiriyorsunuz? </strong></p>
<p>Elbette küresel ve bölgesel yeni paylaşım kavgaları, Türkiye’deki gelişmelere yansıyor. Bugünden bakıldığında, Suriye rejiminin çözüleceğinin tüm taraflar açısından epey önceden bilindiği görülüyor. İsrail’in Gazze’ye ve<strong> Lübnan Hizbullahı’na</strong> yönelik operasyonlarının ardından, kısa vadede ilk büyük hedefin Suriye rejiminin değiştirilmesi olduğu belirginleşmişti. Nitekim Rusya’yla Esad’ın iktidarı bırakmasına yönelik yapılan pazarlıklar ve Rusya’nın Esad’a telkinlerinin kamuoyuna yansıması üzerinden olayların seyrinin önceden bilindiği anlaşılıyor.</p>
<p>Suriye ve bölgedeki değişime bağlı olarak aynı dönemde, <strong>PKK</strong> ile barış sürecinin de pişirildiğini ve bu hamleyle Türkiye’de rejimin tahkim edilmek istendiğini de artık biliyoruz. <strong>Gürsel Tekin</strong>’in <strong>Kılıçdaroğlu</strong> ile birlikte, 2024 yazında <strong>CHP’yi</strong> ele geçirme  hazırlıklarına girişmeleri ve bunu mevcut rejimin yeniden dizaynında rol kapmak üzerine gerekçelendirdikleri de tanıklar aracılığıyla kamuoyuna yansıdı. Kısacası iç siyasette neredeyse bir yıl sonra ortaya çıkan operasyonların 2024 yazı, hatta daha öncesinden planlanmış adımlar olduğu artık tartışmasız bir gerçek. Yani <strong>Türkiye’nin iç siyaseti</strong>, bölgedeki gelişmelerle iç içe geçen bir seyir izledi ve bundan sonra da izleyecek.</p>
<p>Bu konjonktürde, Suriye iktidarının dağılması ve İran’a yönelik saldırılarla oluşan boşluk, Erdoğan iktidarı tarafından bir fırsat olarak değerlendirilmek istendi. Bir yandan yeniden şekillenecek <strong>Ortadoğu’da</strong> ana aktörlerden biri olma niyetiyle yayılmacı politikalarla bölgeden ekonomik olarak nemalanmak hedeflendi. Diğer yandan da <strong>Suriye Kürtleri</strong> üzerinde en azından kontrolün elden kaçırılmaması, mümkünse bölgede yeni nüfuz alanları elde edilmesinin amaçlandığı görülüyor. Bunun iç siyasete yönelik uzantısı ise belki de sürecin en önemli parçası. Barış süreci üzerinden <strong>Kürtlerin “Cumhur İttifak”nın</strong> tabanına içerilerek ittifak zemininin genişletilmek istendiği, böylece Erdoğan’ın kendi iktidarını yeniden yapılandıracağı yeni bir dönemin planlandığı anlaşılıyor.</p>
<p><strong>Öcalan</strong> bu noktada Kürtler içinden kritik aktör olarak devreye sokuldu. 2024’teki bu gelişmeler, Trump’ın ABD seçimlerini kazanmasıyla birlikte daha da hızlandı. Erdoğan’ın özellikle CHP’yi hizaya sokmaya, olmuyorsa elimine etmeye yönelik kapsamlı planı; <strong>19 Mart</strong> günü İmamoğlu ve ekibine, ardından da diğer belediyelere yönelik operasyonlarla yürürlüğe sokuldu.</p>
<p>Bu adımlar, mevcut rejim açısından yeni bir tahkimat yaratma, bir yeniden yapılanma girişimidir. Tayyip Erdoğan’ın yavaş yavaş siyaseten geri çekilirken, kendi yerine oğlu Bilal Erdoğan’ı önce parti başkanlığına getirmeyi, kendisinden sonra da Bilal Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını devralmasını istediği kamuoyuna yansımış durumda.</p>
<p>Ancak gerek <strong>AKP</strong> gerek devlet içindeki bazı kesimler, gerekse de <strong>MHP</strong> gibi iktidar ortakları açısından bu plan kabul görmüş değil. Saray’da bu hamleler nedeniyle bir karışıklık ve gerilim yaşandığı anlaşılıyor. Hakan Fidan, Selçuk Bayraktar gibi aktörlerin de Tayyip Erdoğan sonrasının ana aktörü olmak istedikleri anlaşılıyor. Son birkaç aydır ardarda gelen <strong>“iktidar cenahı içindeki sermayedar, şirket ve kişilere” yönelik operasyonlar</strong>, saraydan sızdırılan videolar, iktidar basınındaki atışmalar, dolaylı aktörler üzerinden gerçekleşen kapışmaların hepsi bu iç gerilimle bağlantılı. Taraflar birbirlerini ekarte etmeye yönelik hamleler yapıyorlar. Elbette bu adayların arkasında farklı güçlerin olduğu ve gelecek iktidar politikalarını belirlemek istedikleri de akılda tutulmalıdır.</p>
<p>Öte taraftan Erdoğan iktidarı, <strong>Suriye’de Kürtlerin hedeflerini daraltmak</strong>; İslamcı iktidar üzerinden rol kapmak; gerekse de Suriye’deki “ekonomik pastadan (!)” pay almak istiyor. Ancak hedeflerinin kendi beklentilerinin çok gerisinde kaldığı da ortada. Suriye’de bilek güreşindeki bu zayıflık görüntüsü, içerde Erdoğan’ın manevra alanını daraltan bir rol oynuyor. Bu nedenle iktidar, barış süreci konusunda tutuk davranmak zorunda kalıyor. AKP-MHP-DEM yakınlaşması bu açıdan iç gerilimler yaşarken, bu tıkanıklıklar Saray içindeki iktidar kavgasına da yansıyor; ortamı kızıştırıyor.</p>
<p>Ancak bu tabloyu doğru okuyabilmek için sadece iktidarın değil, muhalefetin hamlelerine de bakmak gerekir. 19 Mart, sadece iktidar saldırılarının tırmanışı açısından değil, halk direnişi ve CHP’de yaşanan dönüşüm açısından da bir dönüm noktası oldu. CHP, <strong>Özgür Özel</strong> liderliğinde, kendisinden beklenmeyen bir direnç ve performans ortaya koyarak oyunbozan bir aktör haline geldi. Aslında iktidar ve ortakları arasındaki gerilim ve çatışmaların bu denli şiddetli biçimlerde seyretmesinin altında iki ana faktör var, birincisi Suriye’deki sürecin istendiği gibi gitmemesi, ikincisiyse halkın ve <strong>CHP’nin gösterdiği direnç</strong>. Burada halkın ve CHP’nin gösterdiği direncin çok önemli olduğunun altını çizmek gerekir. Suriye’den beklentilerin yerine gelmediği bir atmosfer içinde CHP ve halkın bu direncinin yarattığı istikrarsızlık sayesinde “hanedan” dışındaki aktörler bir manevra alanı elde edebiliyorlar. Bu direnç olmasa Erdoğan karşısında tüm aktörlerin elleri çok daha zayıf olacaktı.</p>
<p><strong>Biraz geri dönmek gibi olacak fakat “Özgür Özel CHP’si, AKP-MHP-DEM yakınlaşmasının insicamını bozuyor.” mealinde bir yaklaşımınız oldu, bu nasıl oluyor? </strong></p>
<p>Öncelikle <strong>AKP-MHP-DEM</strong> yakınlaşması olarak tarif ettiğiniz noktaya bir açıklık getirmek gerekiyor. Burada tarafların muradı tam olarak aynı değil. Erdoğan’ın ana gayesi aslında kendi rejimini yeniden yapılandırmaya giriştiği bu konjonktürde DEM’i, CHP’nin başını çektiği muhalefet zemininden çekip çıkarmak. Bunu yaparken de mümkün olan en az tavizi vermek. DEM’in temsil ettiği <strong>Kürt hareketi</strong> açısından ise durum daha karmaşık. DEM’in ve Kürt hareketinin içinde Erdoğan rejiminin yeniden yapılandırılmasına tam destek vermenin Kürtler açısından en gerçekçi yol olduğunu düşünenlerin var olduğu ortada. Buna karşın Kürt hareketi bünyesinde Erdoğan’ın diktatörel yaklaşımının kısa, orta ve uzun vadede demokratik bir çözüm getirmesinin mümkün olmadığı düşüncesinde olan ancak bunun sınanması gerektiğini kabullenen kesimler de var. Kürt hareketinin çok parçalı, çok aktörlü yapısı ve pragmatik siyaset geleneği bu hamlelere izin verebiliyor.</p>
<p>Şimdi sorunuza gelecek olursak, <strong>CHP</strong>’nin insicamı bozduğu tespiti, iki dönem içinde ele alınmayı gerektiriyor. Birincisi <strong>19 Mart</strong> öncesindeki tabloyla, ikincisiyse 19 Mart sonrası tabloyla bağlantılı.</p>
<p><strong>Ortadoğu</strong>’da taşlar yerinden oynamaya başladığında Erdoğan rejimi buna uygun pozisyon almaya çalışıyordu ancak içerde eli rahat değildi. Son yerel seçim sonuçlarının ortaya koyduğu üzere CHP birinci parti olmuştu. CHP’nin bu durumu tehdit olarak algılandı. Çünkü hem dışardaki hem de içerdeki etkili egemen odaklar açısından, “Başlayan yeni dönemde direksiyonda Erdoğan olmalı.” şeklinde bir konsensüs vardı. CHP’nin ise “Masadaki, ‘küçük kardeş’ olması” planlanmıştı. Kısacası CHP’ye halk içinden güçlü bir desteğin çıkmış olması, Erdoğan’ın rejimi yeniden yapılandırma politikasına uymuyordu.</p>
<p>İkinci noktadaysa, CHP’li belediyelere operasyonlar ve İmamoğlu başta olmak üzere belediye başkanlarına yönelik kumpaslarda “düşman ceza hukuku” uygulanması durumun niteliğini sıçrattı. Artık bu hamlelerle AKP’nin işgalci bir güce dönüştüğü gerçeğiyle yüzleşildi. 19 Mart süreciyle birlikte AKP’nin siyaset algısının işgalci bir güç zihniyetiyle oluştuğu çok açık. AKP ve Cumhur İttifakı karşısındaki çoğunluğun giderek dinamik bir hareketlenme ve güçlü bir direnç açığa çıkarması CHP’yi oyun bozucu bir konuma getirdi. <strong>Kılıçdaroğlu</strong> döneminde kendisine uygun görülen misyonun ötesine geçmeyen CHP, 19 Mart sonrasında “halkın siyaset arayışına” cevap verebilme potansiyeline sahip olduğunu gösterdi. Diğer yandan da, etrafında geniş bir ittifak kurabilme kapasitesine sahip olduğunu ortaya koydu. Böylece Cumhur İttifakının politik manevra alanını daraltan, planlarını zora sokan bir aktöre dönüştü.</p>
<h2><strong>&#8216;Yönünü arayan halk dinamiği&#8217;</strong></h2>
<p><strong>CHP’nin direncinde hangi faktörler etkili oldu? Özellikle öğrenci hareketinin rolü neydi?</strong></p>
<p>Görüldüğü gibi, CHP’nin direnci sadece CHP’nin iç dinamikleriyle açıklanamaz. Mesela <strong>öğrenci hareketinin 19 Mart günü Beyazıt ve ODTÜ’de sokağa çıkışı, CHP’nin de sokağa yönelmesinde etkili bir rol oynadı.</strong> Bu tablonun gösterdiği bir başka gerçek de “yönünü arayan bir halk dinamiği” olduğu gerçeğidir. Dikkat edilirse halk içinde hem CHP’nin eylemlerine büyük bir destek hem de CHP’yi ileri ittiren bir enerji birikimi olduğu görülüyor. Halkın dinamizminin ve direnme eğiliminin CHP’nin önünde olması çok kritik bir olgu. Elbette Özgür Özel’in halk dinamizmine başarılı bir şekilde uyum sağladığı ve kendini aşarak gerçek bir lidere dönüşmeye başladığını da tespit etmek gerekir.</p>
<p>CHP’nin bu direnci, tüm muhalefet için kritik bir durum oluşturuyor. Eğer CHP bu direnci gösteremeseydi, kendi varlığı tehlikeye gireceği gibi, toplumsal muhalefet için de çok zor bir dönem başlardı. Kısacası, bu gidişi sadece CHP kurmaylarının oluşturduğu bir durum olarak görmemek gerekir. Toplumun çoğunluğu haline gelen muhalif bir kitle yön arayışı içinde, CHP ise şu an itibariyle bu arayışın öncüsü konumunda.</p>
<p><strong>CHP’nin bu öncü rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Gezi Direnişi ile kıyasladığınızda neler söylersiniz?</strong></p>
<p>19 Mart’la başlayan hareketlilik bir yanıyla benzer özellikler gösterse de <strong>Gezi Direnişi</strong> ile önemli farklar da içeriyor. Gezi, 19 Mart’a kıyasla daha sol bir yönelime sahipti. Bu nedenle katılımcıları daha sınırlıydı. Siyasal önderlikten yoksundu, kendiliğindenci yanı ağır basıyordu ve tamamen tabandan gelen bir hareketti. Bunun sonucunda aktif direniş ilk bir ayın ardından yavaş yavaş sönümlendi.</p>
<p>Gezi direnişi, muhalefetin akabileceği bir siyasal proje çıkaramadı. <strong>Sol hazırlıksızdı.</strong> Sonradan bunu gerçekleştirmeye yönelen sol çabaların yukardanlığı ve gecikmişliği de bunu gösterdi. O dönemde bu siyasal boşluğu kısmen CHP, önemli ölçüde de <strong>Selahattin Demirtaş</strong>’ın becerisiyle <strong>HDP</strong> doldurmaya kalkıştı. Ancak Kürt hareketinin genel yaklaşımları bu role uygun değildi. Bu en açık biçimde sonraki Hendek Süreci’ndeki hatalı yönelimde görüldü. Buna karşın Gezi’nin asıl büyük etkisi, <strong>“iktidar koalisyonu”</strong> içindeki çatlağın kırılmasında ortaya çıktı. <strong>Fethullahçılar</strong> bu atmosferden cesaret alarak Erdoğan’a bayrak açtı ve iktidar bileşenleri arasında büyük bir savaş patladı. Savaşı Erdoğan kazandı ama bu savaş, iktidarı özellikle program ve kadro düzeyinde çok zayıflattı. Bunun iktidar üzerindeki etkileri, günübirlik politikalar izlenmesinde ve <strong>kronik kadro yetersizliğinin</strong> yol açtığı dar ufuklulukta ortaya çıktı, halen de çıkıyor.</p>
<p>19 Mart süreciyse önemli farklar içeriyor. Her şeyden önce 19 Mart konjonktürü; AKP’nin düşüşte olduğu, kitle desteğinin zayıfladığı ve partinin azınlığa düştüğü bir dönemde ortaya çıktı. İpliği pazara çıkan bir diktatörlüğe karşı beklenmedik bir refleks olarak gelişti. Dolayısıyla daha geniş bir kitleyi aktifleştirerek kapsadı. Direnişin en baştan itibaren CHP öncülüğünde gelişmesi de çok önemli bir fark. Bunun elbette avantajları ve dezavantajları var. <strong>Direnişin başarısı da başarısızlığı da CHP’nin hanesine yazılıyor</strong>. Başarıda halkın desteğini daha güçlü alması, başarısızlıkta ise hesap sorulabilir bir siyasal muhatabın olması yönüyle bu fark önemli. Diğer taraftan şunu da görmek lazım: CHP’nin başına birtakım çoraplar örülse bile toplumun çoğunluğunu oluşturan bu muhalif zemin, kendini farklı platformlarda da olsa bir şekilde ifade eder.</p>
<p>Üzerinde durulması gereken önemli bir farklılık da, Gezi’nin dünyada yükselen bir sol dalganın içinde yer almasına karşın, 19 Mart’ın <strong>dünyada yükselen neofaşist dalganın</strong> baskın olduğu bir atmosferde gerçekleşmiş olması. Bu yanıyla 19 Mart’la başlayan hareket Türkiye’de neofaşist bir yükselişin önünü kesti ve halkın, özellikle de gençlerin öfkesini demokratik bir zemine yöneltti.</p>
<p>Bir başka farklılık ise 19 Mart direnişinin zamana yayılan bir aşındırma çizgisi izlemesi. 19 Mart, Gezi gibi şiddetle patlayıp birkaç ay içinde sönümlenen bir seyir izlemiyor. 19 Mart’tan sonra aylara yayılan ve halen sürmekte olan bir çizgi oluştu. Aşındırmaya dayalı bu çizgi elbette 19 Mart direnişinin sistem içi ve ana muhalefet ekseninde gelişmesinin etkisinin yanı sıra, 13-14 yıl önceki Gezi dönemine kıyasla çok daha baskıcılaşan rejim karşısında zorunlu bir mücadele tarzı olarak ortaya çıktı.</p>
<h2><strong>&#8216;CHP önce kendi ezberlerini bozmalı&#8217;</strong></h2>
<p><strong>CHP’nin muhalefet rolünü değerlendirirken eksikliklerini nasıl görüyorsunuz?</strong></p>
<p>CHP’nin eksiklerini esas olarak iki düzeyde sınıflandırabilirim: Siyasal programa ilişkin olanlar, siyasal pratiğe ilişkin olanlar.</p>
<p>Öncelikle CHP’nin programatik olarak büyük belirsizlikler sergilediğini vurgulamak gerekir. Kağıt üstündeki programdan bahsetmiyorum. Liderin ya da önde gelen yöneticilerin bizzat kendilerinin oluşturduğu ya da onların ikna olduğu bir stratejik plan olarak parti programından söz ediyorum. <strong>CHP böylesi bir programdan yoksun.</strong> Bunu özellikle iki açıdan söylüyorum. Birincisi, CHP ülkenin hangi güçlerine dayanacağına karar vererek bir program oluşturmadığı gibi, 1980-2024 döneminde kalan ve artık sonuçları daha net görülen<strong> neoliberal kapitalizme ilişkin eleştirel bir bakış açısı</strong> da geliştirmiş değil. İkincisi, CHP’nin <strong>dünyada yaşanan hegemonya krizinin</strong> adeta farkında değilmişçesine, emperyal yarılmaların yarattığı manevra alanlarını değerlendirmek yerine eski klişeleşmiş argümanlarla ilerliyor olması.</p>
<p>İlk noktayı<strong> İmamoğlu’nun</strong> egemenlere ve dışarıya yönelik olarak sürekli dillendirdiği mealen şöyle özetlenebilecek bir yaklaşımda görebiliriz, <strong>“Biz iktidara geldiğimizde, neoliberalizmin gereklerini AKP’den daha iyi yerine getiririz. Özellikle AB ile iyi geçinerek kredi alırız, ekonomiyi toparlarız, vb…”</strong> Oysa bu zihniyetin artık karşılığı yok. Üstelik böyle bir tutum onu destekleyen halk kitlelerinin çıkarlarına da aykırı. AKP’nin yarattığı tahribatın sadece yolsuzlukların giderilmesiyle önleneceğine, dışardan açılacak kredi musluklarıyla ekonominin toparlanacağına inanmak mümkün değil. Yoksullaştırma, geleceksizleştirme ve güvencesizleştirme üzerine kurulu bir model olan neoliberalizmin bataklığında 45 yılda gelinen yer ortada. CHP bu modeli daha iyi uygulayacağını söyleyerek halk kitleleri açısından nasıl bir gerçek çözüm sağlayabilir? Günümüzde eski neoliberal reçetelerin iflas ettiği, <strong>ABD başta olmak üzere tüm dünyada, 1980 sonrası uygulanan neoliberal politikaların rafa kalktığı yeni bir dönemden geçiyoruz.</strong> Oysa CHP, hâlâ neoliberalizmi derinliğine sorgulamıyor, halkçı bir programa da yönelmiyor. Bu tutum hem bugünün dünyasının ihtiyaçlarına denk düşmüyor hem de CHP yönetiminin ona destek veren geniş halk kesimlerinin çıkarlarına öncelik vermediğini gösteriyor. Kısacası CHP yönetimi bu haliyle ülkenin gereksindiği kapsamlı ve köklü bir yeniden yapılanma ihtiyacına cevap veren bir görüntü çizemiyor. Sürekli AKP icraatlarının kötülüğünü, çürümüşlüğünü teşhir ederek gidilebilecek yerin sınırlarını zaten uzun yıllardır yaşıyoruz ve sonuç ortada. Oysa CHP’nin şimdi geniş halk kitlelerinin günlük hayatında önemli değişiklikler yaratacak politikalara yönelmesi gerekiyor.</p>
<p>İkinci açıdan, yani dünyada yaşanan hegemonya mücadelesindeki tutumuna baktığımızda da CHP’nin bugünün dünyasının epey uzağında, eski klişelerin etkisinde kalarak pozisyon aldığını görüyoruz. CHP kendisini hâlâ Avrupa egemenlerine beğendirmeye çalışıyor. Elbette bunlarla ve çok daha yaygın uluslararası kesimlerle dayanışma ilişkisi kurulmalıdır. Ancak bilinmeli ki artık Avrupa’nın Türkiye’deki iktidarın belirlenmesinde hatırı sayılır bir rolü olmayacak. Zira artık <strong>Avrupa güçsüzleştiği gibi, emperyal ilişkiler içinde de küme düşmüş durumda</strong>. CHP’nin esas olarak gücünü halktan aldığını bilince çıkartması, beyhude biçimde dünya egemenlerine kendini beğendirme çabasından vazgeçmesi, kaçınılmaz olarak dış politika önceliklerini de gözden geçirmesini beraberinde getirecektir. <strong>Bağımsızlıkçı bir dış politikaya yönelme vurgusu, CHP’nin dışa dönük pazarlık gücünü de arttıracaktır.</strong> CHP liderlerinin bu açıdan da bir sınav geçireceği görülüyor.</p>
<p><strong>Siyasal pratiğe yönelik eleştirilere geçmeden CHP’nin programatik sorunları üzerinde biraz daha durabilir miyiz? Bu nokta önemli, çünkü CHP’nin nerede durduğunun belirginleştirilmesi gerekir.</strong></p>
<p>Bahçeli ve Erdoğan’ın, hatta dolaylı olarak Öcalan’ın da açıkladığı üzere, kimlikler üzerinden “yeni” bir rejim inşa edilmek istendiği görülüyor. Önümüzdeki dönemin emperyal projesinde Türkiye’nin payına düşen kilit nokta olarak bunu görüyorum. Son 45 yılın neoliberal politikaları sonucunda devletler sosyal işlevlerini terk ettiler. Daha 23 Ağustos 2025’te, Almanya Başbakanı Friedrich Merz, “Bugünkü haliyle refah devleti artık ekonomik olarak sürdürülemez” diye konuştu. Toplumlar, çok kapsamlı “yoksullaştırma, mülksüzleştirme, işçileştirme” politikalarıyla sosyal haklarından arındırılarak güvencesizleştirildiler. Neoliberal politikaların, savaşların, iklim krizinin yol açtığı uluslararası göç dalgaları da toplumların çözülmesini hızlandıran bir başka faktör oldu. Bütün bunların sonucu olarak, güvencesiz insanlardan oluşan öbeklerin ortaya çıkmasıyla birlikte modern toplumlar büyük ölçüde çözüldü, yurttaşlık olgusu aşındırıldı, şimdi de ortadan kaldırılmak isteniyor. Kimlik politikaları bu noktada insanların en eski, en geleneksel, modern toplum öncesi kimliklerine sarılmalarında kilit rol oynadı. Güvencesizleştirilerek tek başlarına kalan insanlar; çaresizlik içinde dini, etnik kimlikleri üzerinden sosyalleşmeye, bu kimlikleri kendilerine sığınak olarak görmeye yöneldiler.</p>
<p><strong>“Güvencesizlik”</strong>, bir insanın önündeki birkaç ayı ekonomik olanaksızlıklar yüzünden öngörememesi basitliğinde algılanmamalıdır. <strong>Neoliberal düzende</strong> ortaya çıkan güvencesiz toplumlarda, <strong>Fransız Devrimi’yle kazanılan yurttaşlık, eşitlik gibi kavramlar; statüler, haklar da ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.</strong> Parlamento zaten fiilen işlevsiz hale gelmiş durumda. Yürütme erki, anti demokratik işleyişi kurumsallaştıracak biçimde, olağanüstü güçleniyor ve çok hızlı manevra yapacak şekilde yapılandırılıyor. Demokratik mekanizmalar sistematik olarak terk ediliyor, yani daha fazla baskıcılaşan, faşizmin toplumları iliklerine kadar kontrol altına almaya çalıştığı bir süreç yaşanıyor. Faşizmin tüm dünyadaki yükselişi de bununla bağlantılı.</p>
<p>Güvencesizliğin yarattığı sorunlar karşısında çöken sosyal devletin rolü, geleneksel kimliklerin dayanışması üzerinden giderilmeye çalışılıyor. Aslında bu ortaya çıkan, <strong>“yoksulluğun yönetimi”</strong>dir. Yoksullaştırılmış, hakları elinden alınmış insan öbeklerinin idare edilmesidir. Bugün gelinen noktada da çözülen toplumların kimlik eksenli insan öbeklerine dönüşmesine uygun rejimler tesis edilmeye yöneliniyor. Yeni dönemin sömürgeciliğinde bu hususun temel bir rol oynaması bekleniyor. <strong>Tom Barrack’ın</strong> dile getirdiği “Türkiye’ye Osmanlı modeli uygundur.” ve<strong> “Ortadoğu denilen coğrafya, yapay ulus devletlerden oluşmuştu; şimdi aslına dönüyor.”</strong> ifadelerinin arka planındaki vurgu, sözünü ettiğim çerçevedir. <strong>“Hayek’in Piçleri”</strong> adlı kitabın yazarı <strong>Quinn Slobodian</strong>, bunu daha iyi açıyor ve önümüzdeki dönemde, “Ne ulusa ne de imparatorluğa benzeyecek örgütlenme biçimlerinin çoğalacağından” söz ediyor. Tom Barrack’ın belirttiği Osmanlı modelini de Slobodian’ın öngörüsünün bizim coğrafyamıza uyarlanmak istenen şekli olarak düşünebiliriz.</p>
<p>Cumhuriyet’in ve modern toplumun inşasının ülkedeki kurucu aktörü olan CHP’nin genleri, aslına bakılırsa bu yeni emperyal projeyi sindirmeye uygun değil. Bu durumda ya bu projeyi kusacak, reddedecek ya da bu yeni durumu kabullenerek genetiğinde değişime gidecek, yani özünü terk ederek bir kimliğin temsilcisi olmayı kabullenecek ki şimdilik CHP’ye uygun görülen kimlik de Alevilik. CHP bu açıdan tarihsel bir yol ayrımında. Tabii bu yol ayrımında bu emperyal projeyi redddederse nasıl bir toplumsal proje sunacak? Neoliberal kodlarla hareket edildiğinde dönüp dolaşıp gelinecek yerin, en fazla bu projenin başka bir varyantı olabileceği ortada değil mi? İşte sosyalist solun devreye girmesi gereken en önemli gündemlerden birisinin de bu olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Öte yandan, siyaseti seçimlere endeksleyen bakış açısı artık günümüzde boşlukta kalıyor. Çünkü AKP’nin seçimle gitmeye niyeti olmadığı ortada. Devletin şiddet tekelini de elinde tutan bu rejim, son çare olarak sandığı da ortadan kaldırabilir. Elbette bunun önceki aşamalarında önündeki engelleri çeşitli manipülasyonlar, hileler, kumpaslarla aşmaya çalışır ve meşruiyet sağlama mekanizması olarak sandığın varlığını son noktaya kadar tutmaya çalışır. Böylesi koşullarda CHP’nin tek dayanağı halktır. İçerde burjuvazinin ya da dışarda Avrupa’nın desteğini aramanın beyhude olduğu yıllardır görüldü, bugün ise hiç şansı yok. Yani CHP’nin tamamen halka yaslanmaktan başka seçeneği kalmamış durumda. Halkın arayışlarına kulak vermediği takdirde sürdürdüğü direniş patinaj yapmaya başlar. Bu nedenle CHP’nin direnci çok anlamlı ama bu direnç halkçı taleplerle buluşmadığı, halkçı bir programa doğru yönelmediği takdirde içi boşalır.</p>
<h2><strong>CHP’nin değişen sınıfsal dinamiği</strong></h2>
<p><strong>O halde şimdi CHP’nin siyasal pratiğine ilişkin eleştiri ve değerlendirmelerinize geçebiliriz.</strong></p>
<p>Pratik mücadeleye baktığımızda<strong> CHP’</strong>nin muhalefetinin ağırlıkla mitingler üzerinden şekillendiğini görüyoruz. Bu kuşkusuz önemli ama yeterli mi tartışılır. Bana kalırsa diktatörlüğe karşı mücadelenin çok boyutlu bir şekilde sürdürülmesi gerekiyor. <strong>Grevler, ücret ve tazminat taleplerinin genişletilmesi,</strong> işten atılmalara karşı direnişler, emeklilere dayatılan sürünme maaşına karşı mücadeleler; gençliğin geleceksizlik karşısındaki tepkileri; <strong>eğitim, sağlık, barınma vb. alanlarda hak mücadeleleri; ekolojik mücadeleler;</strong> <strong>kadınların şiddete ve cinsiyetçi baskılara karşı eylemleri, LGBTİ+’lar üzerindeki sistematik baskılara karşı mücadeleler…</strong> Bunların hepsi diktatörlüğe karşı küçüklü büyüklü çatlaklar oluşturabilme kapasitesine sahip. CHP’nin ise bu çok boyutlu mücadeleyi tek başına götüremeyeceği, mitinglere sıkışan bir mücadele sürecinin bir noktadan itibaren yetersizleşeceği ortada. O zaman iktidarı aşındırma üzerine kurulu bu mücadelenin çeşitlendirilmesi ve fiili bir cephesel boyut kazanması gerekiyor. CHP kendi başına değil, aksine diğer tüm muhalefet unsurlarına zemin sunarak ilerlemeli. Kısacası cephe tarzı bir hat izlenmeli ve bunu her fırsatta genişletecek bir bakış açısı oluşturulmalı. Sol ve toplumsal muhalefet, bu noktada da devreye girmeli.</p>
<p>Aslında bu cephede yer alması beklenen<strong> Kürt hareketi</strong> ise şu konjonktürde Cumhur ittifakına paralel bir gidişi tercih etmiş durumda. Kürtlerin makul talepleri ve barış istemleri elbette desteklenmelidir. Ama <strong>Öcalan’ın</strong> ısrarla vurguladığı siyasal proje ve çizginin bugünün liberalizmine denk düştüğü de akıldan çıkarılmamalıdır. “Reel siyasetin gereği olarak bunlar söyleniyor” türü argümanlar da bu tespiti değiştirmez. Öte yandan Kürt hareketi aslında çok parçalı, çok aktörlü ve çok boyutlu bir yapı. Bu sürecin neler getirip, neler götüreceğini göreceğiz. Ancak konu geniş, hayli de karmaşık.</p>
<p>Öte yandan, <strong>CHP</strong>’nin kitle ve kadro açısından aşağıdan yukarı doğru bir değişim basıncıyla karşı karşıya olduğuna dair de birçok belirti mevcut. Kitlesel boyutta artık CHP’nin -esas olarak-<strong> kentli orta sınıfların partisi olma özelliği ortadan kalktı.</strong> Artık CHP’de işçileşen orta sınıfların varlığı gerek dışarda gerekse de içerde hissediliyor. Özellikle CHP’yi destekleyen genç kesimlerde bu kök belirgin. Kadro düzeyinde de aşağıdan bir yenilenme yaşandığı, <strong>işçileşen orta sınıflar</strong> ve çeşitli toplumsal tabakalardan mücadeleci ve genç unsurların yavaş yavaş örgüt içinde etki alanlarını genişletmeye başladıklarını görüyoruz.</p>
<p>Bunun yanı sıra tüm partilerde, tüm siyasal yapılarda olduğu gibi CHP içinde de bir lümpenleşme eğilimi görülüyor. Bunun önde gelen nedenleri olarak güvencesizliğin yarattığı kültürel atmosfer, toplumsal çürüme, siyasal-toplumsal hafıza yitimi ve pragmatik düşünce yapısının adeta toplumsallaşmasını sayabiliriz. Kuşkusuz lümpenleşme olgusu örgüt içi zemini de deforme eden bir olgudur. Ancak bundan kaçma şansı yok. Tıpkı 19. ve 20. yüzyılın işçi profilinin genellikle düşük eğitimli olmasının yarattığı problemler gibi, bugün de lümpenleşmenin yarattığı problemlerle boğuşulmak durumundadır. Buna karşın işçileşen eğitimli genç orta sınıf kökenlilerin yoğunluğu da bu açıdan CHP ve sol için bir avantaj olarak da düşünülmelidir.</p>
<p><strong>CHP içindeki dönüşümden bahsettiniz. Bu dönüşüm nasıl bir profil değişimine işaret ediyor?</strong></p>
<p><strong>“Siyasetini arayan kitlelerin”</strong> basıncı CHP’yi istemese de dönüştürüyor. Bu dönüşüme bağlı olarak CHP içinde iki ayrı profil görüyoruz. Bir yanda geri çekilen, hareketsizleşen, bir kesim var. Bu profil, yakın geçmişteki nemalanma zihniyetiyle partiyi adeta işgal etmiş unsurların öne çıktığı CHP’yi temsil ediyor. Diğer yanda ise daha militan, mücadeleci, şehir plancısı, mimar, mühendis, eczacı, avukat, hekim örgütleri gibi demokratik kurumlarda zaten AKP’yle mücadele içinden gelenler; taşrada gerici, faşist basınçlar karşısında yıllardır direnenler var. Yeni, genç bir nesil. Bu yeni profilin parayla pulla bağlantısı genellikle geçim düzeyinde. Siyasetle kurduğu ilişki de “nemalanma” motivasyonu üzerine kurulu değil. Henüz yönetimler düzeyinde çoğunluk olmasalar da öne çıkmaya başlayanlar bunlar. Bu değişim, halk hareketinin arayışlarına paralel bir seyir izliyor. Bakalım tüm bu değişimler CHP gibi köklü bir düzen partisini nasıl etkileyecek?</p>
<p>Profillere ilişkin bu tabloyu CHP yönetimi düzeyine yansıtıp biraz şematize eder ve zorlarsak, mevcut durumda, İmamoğlu’nun parti içindeki sağ liberal çizginin popülist lideri olduğunu; Özgür Özel’in mücadeleciliğiyle CHP’nin sol yanını yansıttığını; Mansur Yavaş’ın ise milliyetçi sağın desteğini aldığını ifade edebiliriz. Elbette büyük mücadeleler toplumlarda olduğu gibi insanlarda da büyük dönüşümler yaratabilir. O nedenle CHP’nin önde gelen bu isimlerinin zamanla değişme olasılıklarını da aklın bir kenarında tutmak gerekir.</p>
<h2 style="text-align: center;"><em><strong>&#8220;19 Mart sonrası neofaşist bir tepkiselliğe yönelebilecek genç kuşakları demokratik değerler doğru yöneltti&#8221;</strong></em></h2>
<p><strong>Sol değerlerin Türkiye’de giderek kabul görmeye başladığını düşündüğünüzü biliyoruz. Ancak bu değerleri taşıyacak bir aktörün eksikliğinden de bahsettiniz. Bu eksiklik nasıl giderilebilir?</strong></p>
<p>Sol değerler, sadece solda değil, sağ kitleler arasında bile epeydir kabul görmeye başlamıştı. 2009 krizinin, özellikle de geziye denk gelen isyanlar silsilesinin ardından sol değerler marjinaliteyi değil, olması gereken normali temsil eder hale geldi. Çünkü kapitalizm insanları öylesine uçlara sürüklüyor, onlara öylesine olumsuzluklar yaşatıyor ki solun, sosyalizmin ve devrimciliğin değerleri “makul, zaten olması gereken değerler” haline dönüşüyor. Toplumun her kesiminden birçok insan, artık pek çok meseleyi farkında olmadan sol değerler üzerinden ele alıyor ama bunları “sık sık değişkenlik gösteren kendi dönemsel siyasal pozisyonuna” yamıyor. Ancak son dönemde yükselen neofaşist hareketlerle birlikte tüm dünyada ve ülkemizde de özellikle genç kuşaklarda faşizan, ataerkil, maço kültürlerin yer bulduğu gerçeği de tablonun diğer yüzü. Bu da toplumdaki lümpenleşme eğiliminin en belirgin yansıması ve en uç biçimi.</p>
<p>Rasyonel aklın rafa kalktığı bir çürüme çağından geçiyoruz, sol fiziken güçsüz durumda ama değerleri ciddi ölçülerde kabul görür durumda. Sol değerler üzerine kurulacak bir sol politik çizgiyi hayata geçirecek bir aktör ise henüz ortada yok. Sosyalist solun bu boşluğu dolduramamasını sorgulamak lazım. 19 Mart neofaşist bir tepkiselliğe yönelebilecek genç kuşakları demokratik değerlere doğru yöneltti. CHP’nin mevcut rolü bu noktada da önemli ama tek başına yeterli değil. Toplumun çoğunluğunu oluşturan muhalif kesimler bir arayış içindeler ve kendi yollarını bulmaya çalışıyorlar. Bu arayış kolay kolay tükenmez. İster CHP üzerinden ister başka platformlarda, bu zemin kendini ifade edecektir. Önemli olan, bu enerjiyi görünür kılacak, antikapitalist bir programla buluşturabilecek sol bir siyasal hareketin ortaya çıkmasıdır.</p>
<p><strong>Elbette solun siyasal bir aktör haline gelebilmesi için önce kitle gücüne sahip olması gerekir</strong>. Siyasal aktör olamıyorsanız esameniz okunmaz. Siyasal güç ise sadece eylemle, günlük protestolarla oluşturulamaz. Bir fikrin arkasında toplanarak oluşur. Kitleler, fikrin taşıyıcı olduğu düzlemde siyasallaşarak toplumsal aktörlere dönüşürler. Ancak günlük siyasal mücadeleyle temas kuramayan, pratikten kopuk, dolayısıyla kitlelerle buluşamayan fikirlerin de büyük tarihsel dönüşümleri doğuracak roller oynayabilmeleri mümkün değildir.</p>
<p>Kısacası düşünce ile pratiğin birbirine paralel bir seyir izlemesi gerekir. Geçmişte bu ikisi, soldaki parti, örgüt ve hareketlerin kendi bünyelerinde makul bir zenginlik içinde varolabiliyordu. Ancak gelinen noktada bundan söz etmek kolay değil. Bu iki kulvarın ayrı ayrı seyrettiğini görüyoruz. Günün koşulları içinde bu anlaşılabilir bir durum ancak süreç içinde bunları birbiriyle etkileşime sokacak çabalar gerekir.</p>
<p>Günümüz kapitalizmi, 20. yüzyılın kazanımlarını geri aldıktan sonra, bu dönemde <strong>Fransız Devrimi’</strong>nin kazanımlarını da ortadan kaldırmaya odaklanmış durumda. Önümüzdeki devrimlerin işçi sınıfının bu kazanımlarını geri almanın yanı sıra, günümüzün öne çıkan sorunlarına da cevap verecek yeni bir sentez yaratmayı hedeflemesi gerekir. Günümüzde güvencesizlik nedeniyle geleneksel kimliklerine sarılarak öbeklere bölünmüş insan toplulukları, büyük göç dalgalarının etkisini de eklersek, modern toplum olma özelliğini yitirmiş ve ulus vasfını kaybetmiş durumdalar. Solun dağılan modern toplumun yerini alan kimlik öbeklerinin karşısında, artık toplumun çok büyük büyük çoğunluğunu oluşturan emeğiyle geçinenleri eksen alan, proleter bir “Yeniden Uluslaşma” tahayyülü geliştirmesi gerekiyor. <strong>Kemalistler</strong> cumhuriyetin kazanımlarını korumanın; sosyalistler güvencesizliği aşmanın; Kürtler özgür varoluşun yolunu açmanın emek eksenli bir “yeniden uluslaşma” ile mümkün olduğunu görmeli. Mesela bu çok büyük ve çok önemli bir tartışma başlığı.</p>
<p>“Ne ulus ne de imparatorluğa benzeyen yeni teritoryal oluşumların” karşısına sol ne koyacak? Mevcut cumhuriyetin savunusu bu gidişi durdurmak için yeterli olabilir mi? <strong>Ulusalcılık, milliyetçilik, dincilik ve kimlikçilik eksenli</strong> politikalardan türetilebilecek her tür akımın ve modelin karşısında solun ortaya koyacağı büyük projenin en önemli başlıklarından birisi olarak <strong>“Yeniden Uluslaşma”</strong> ne anlama geliyor? <strong>Kürt uluslaşması</strong> ile ilişkisi ne, karşıtlık mı içeriyor? Yeniden uluslaşmanın siyasal yapılanma formu olarak sosyal cumhuriyet günümüzde ne anlama geliyor? Bu tartışmaların beraberinde getirdiği, “Hangi mekanda, hangi coğrafyada?” sorusu ister istemez önem kazanıyor.</p>
<p>Bu soruları biraz daha geliştirecek bir başka noktaya da değinelim. İşçi sınıfı elbette sosyolojik anlamıyla var. Üstelik de toplumun çok büyük bir bölümünü artık emeğiyle geçinenler, yani işçiler oluşturuyor. Ancak<strong> işçilerin ezici çoğunluğu sınıf olma özelliğini yitirmiş</strong>,<strong> farklı kimliklerin etki alanı içinde düşünür ve davranır hale gelmiş bir öbekler topluluğu olarak varlığını sürdürüyor.</strong> Çünkü <strong>“sınıf olabilmek için”</strong> bazı ortak düşünceler, ortak davranışlar ve tutumlar geliştirebilmek gerekir. Yani işçi öbekleri ancak hareket içinde sınıf olma özelliğini kazanıyor. Aslında benzer bir durum yurttaşlık kavramı açısından da geçerli. Toplumda geleneksel kimlikler, yani dini cemaatler, etnisiteler, vb. üzerinden pozisyon alma eğiliminin etki alanı hızla genişliyor. O zaman ilk büyük soru şu olmalı: <strong>Yeniden uluslaşmaya</strong> giden yolda, öncel olarak farklı kimliklerden emekçilerin özgürleşmek için harekete geçmelerini sağlayacak şey nedir ve birliğe gidecek yol nasıl açılacak?</p>
<p>Solun düşünsel aktivitesi bu gibi tartışmalara yoğunlaşırken pratiği de bunların izdüşümü olarak hayat içinde karşılık bulmalı. Yaşanan gericilik çağından çıkış ancak bu tür çabaların yoğunlaşmasıyla mümkün olabilir.</p>
<p><strong>Sonuç olarak…</strong></p>
<p>Bu tür çetrefilli konularda çabuk sonuca varmak kolay değil. Zira söylenecek çok şey var ancak bu söyleşi şu haliyle bile çok uzadı. Burada toplumsal muhalefete, sosyalist hareketin durumuna, geleceğine ve Kürt hareketinin yönelimlerine, başarı ve başarısızlıklarına pek giremedik, sadece bazı değiniler yapmakla yetindik. Tabii, bunlar çok kapsamlı ve karmaşık konular. Onları da başka zamana bırakalım.</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/hegemonya-mucadeleleri-ve-19-mart-sonrasi-turkiye/">Hegemonya mücadeleleri ve 19 Mart sonrası Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çocuk yoksulluğu: Beslenme eşitsizliğinin gerçek yüzü</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/cocuk-yoksullugu-beslenme-esitsizliginin-gercek-yuzu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dicle Dilan Salman]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Nov 2025 22:00:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk hakları]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk yoksulluğu]]></category>
		<category><![CDATA[derin yoksulluk]]></category>
		<category><![CDATA[enflasyon]]></category>
		<category><![CDATA[gıda]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[yoksulluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3637</guid>

					<description><![CDATA[<p>16 Ekim Dünya Gıda Günü, 17 Ekim Dünya Yoksullukla Mücadele Günü… Özel günlerle farkındalık oluşturulmaya çalışılan, öneminin kavranması&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/cocuk-yoksullugu-beslenme-esitsizliginin-gercek-yuzu/">Çocuk yoksulluğu: Beslenme eşitsizliğinin gerçek yüzü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>16 Ekim Dünya Gıda Günü,</em><br />
<em>17 Ekim Dünya Yoksullukla Mücadele Günü…</em></p>
<p>Özel günlerle farkındalık oluşturulmaya çalışılan, öneminin kavranması için uğraşılan birçok derdimiz var. Geçen ekim ayında özellikle Dünya Gıda Günü ve Yoksullukla Mücadele Günü, en çok üzerinde durduğumuz günlerden biriydi.</p>
<p>Tüm ülkede yoksulluk derinleşirken, bu tür günlerde genellikle “veriler” üzerinden konuşmalar yapılıyor. Oysa unutmamamız gereken şey; karşımızda bir veri değil, bir insan olduğu ve bu yoksulluktan en çok çocukların zarar gördüğüdür.</p>
<p>Beslenme hakkının tanımlandığı tarihten bu yana neredeyse yüzyıl geçti. Geldiğimiz noktada, hakların kullanımı konusunda durumumuz çok parlak gözükmüyor.  Herkesin; yeterli, güvenli ve sağlıklı gıdaya kolayca ve sürdürülebilir biçimde ulaşmasını kapsayan <strong>beslenme hakkı</strong>, bugün birçok çocuk için geçerli değil.</p>
<p>Meselenin politik boyutunu görmemek ve bu çerçevede ele almamak; hayırseverlik ve yardım kültürüyle derinleşen krizi geçici olarak hafifletmeye çalışmak, yoksulluğun ve açlığın daha da derinleşmesine, kök nedenlerin ise görünmez hale gelmesine yol açıyor.</p>
<p>Toplumsal ve ekolojik krizin derinleşmesi ile birlikte, eve yeteri kadar gıda girmemesinin çocuklar üzerinde çok çeşitli etkileri bulunuyor. Bu etkiler hem ruhsal hem fiziksel anlamda ortaya çıkıyor. Depresyon, dikkat eksikliği gibi ruhsal sorunlardan; anemi, bağışıklık sisteminin zayıflaması ve kronik hastalıkların artışı gibi birçok fiziksel sorun gelişebiliyor. Ne yazık ki bunların karşısında duran bir otorite, kamusal hizmet ya da örgütlenme faaliyeti ise yok denecek kadar az.</p>
<p>Çocuk yoksulluğunu tek bir neden üzerinden tartışmak doğru değil. Ancak en büyük sebeplerinden biri enflasyon ve fiyat artışları. Son bir yılda Türkiye’de gıda fiyatları, genel enflasyonun çok üzerinde artış gösteriyor. TÜİK verilerine göre, 2025 yılında gıda ve alkolsüz içecekler grubundaki yıllık fiyat artışı yüzde 32,9. Ancak sendikalar ve bağımsız araştırmalar bu oranın çok daha yüksek olduğunu belirtiyor. Tekgıda-İş’e göre artış oranı yüzde 54,5; Birleşik Kamu-İş’e göre ise yüzde 59,5 civarında seyrediyor. Türkiye, OECD ülkeleri arasında en yüksek gıda enflasyonuna sahip ülkelerden biri konumunda.</p>
<figure id="attachment_3644" aria-describedby="caption-attachment-3644" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-3644 size-large" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/iki-milyon-cocuk-derin-yoksulluk-icinde-yasiyor-1024x640.jpg" alt="" width="1024" height="640" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/iki-milyon-cocuk-derin-yoksulluk-icinde-yasiyor-1024x640.jpg 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/iki-milyon-cocuk-derin-yoksulluk-icinde-yasiyor-300x188.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/iki-milyon-cocuk-derin-yoksulluk-icinde-yasiyor-768x480.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/iki-milyon-cocuk-derin-yoksulluk-icinde-yasiyor-527x329.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/iki-milyon-cocuk-derin-yoksulluk-icinde-yasiyor-1054x659.jpg 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/iki-milyon-cocuk-derin-yoksulluk-icinde-yasiyor-688x430.jpg 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/iki-milyon-cocuk-derin-yoksulluk-icinde-yasiyor-1044x653.jpg 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/iki-milyon-cocuk-derin-yoksulluk-icinde-yasiyor.jpg 1200w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-3644" class="wp-caption-text">Fotoğraf: Canva</figcaption></figure>
<p>Fiyat artışlarının temel nedenleri arasında; mazot ve gübre gibi tarımsal üretim maliyetlerinin yükselmesi, lojistik giderlerindeki artış, dışa bağımlılığın artması, her şeyin döviz kuruna bağlı olması ve ekolojik krizin derinleşmesi yer alıyor. Gübre, yem, mazot ve elektrik gibi girdilerdeki maliyet artışı doğrudan tüketici fiyatlarına yansıyor.</p>
<p>Yoksul hanelerde, çocuklar özellikle sebze, meyve, süt, yumurta gibi gelişim döneminde kesinlikle tüketilmesi gereken gıdaları tüketemiyor. Bunların sonucunda, mevsiminde beslenmek bile artık pahalı hale geliyor.</p>
<p>Gıda fiyatlarındaki bu yükseliş yalnızca ekonomik bir sorun değil; aynı zamanda <strong>gıda güvencesi</strong> ve <strong>halk sağlığı</strong> açısından da ciddi bir risk oluşturuyor. Paul Farmer’ın sözleriyle:</p>
<p><em>“Bazı hayatların daha az önemli olduğu fikri, dünyadaki yanlış olan her şeyin kökü olmaya devam ediyor.”</em></p>
<p>Artan fiyatlar, gıda kalitesinin ve güvenilirliğinin düşmesi, yoksul kesimlerin yeterli ve dengeli beslenme imkanlarını kısıtlıyor, özellikle çocuklar üzerinde derin olumsuz etkiler yaratıyor.</p>
<p>Her hayat önemli, görülmeye değer. Görmek ve buna dair bir politika geliştirmek kamunun temel görevi.</p>
<p>Bunu yaptıracak güç her birimizde.<br />
Her şey; buna dair bir mücadele örgütlemek, sözü büyütmek ve daha fazla kendimize hak olarak görerek başlayacak.</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/cocuk-yoksullugu-beslenme-esitsizliginin-gercek-yuzu/">Çocuk yoksulluğu: Beslenme eşitsizliğinin gerçek yüzü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MESS Grup TİS süreci: Sefalet kuşatmasını yarabilmenin imkanları</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/mess-grup-tis-sureci-sefalet-kusatmasini-yarabilmenin-imkanlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Selim]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Nov 2025 11:25:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[asgari ücret]]></category>
		<category><![CDATA[işçi sınıfı]]></category>
		<category><![CDATA[Mess]]></category>
		<category><![CDATA[orta vadeli plan]]></category>
		<category><![CDATA[sendika]]></category>
		<category><![CDATA[toplu iş sözleşmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3445</guid>

					<description><![CDATA[<p>MESS Grup Toplu İş Sözleşmesi, yalnızca metal işkolundaki yüz binlerce işçiyi değil, Türkiye işçi sınıfının genel ücret rejimini&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/mess-grup-tis-sureci-sefalet-kusatmasini-yarabilmenin-imkanlari/">MESS Grup TİS süreci: Sefalet kuşatmasını yarabilmenin imkanları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>MESS Grup Toplu İş Sözleşmesi, yalnızca metal işkolundaki yüz binlerce işçiyi değil, Türkiye işçi sınıfının genel ücret rejimini belirleyecek stratejik bir “ekonomik” mücadele alanı. Çünkü metal sektörü, ülke ekonomisinin ihracat, üretim ve istihdam zincirinin merkezinde yer alıyor; burada kurulacak yeni ücret dengesi, diğer bütün sektörlerin pazarlık sınırlarını tayin edecektir. Bu nedenle MESS masası, bir “ücret pazarlığı” değil, sınıf mücadelesinin ekonomik cephesinde açılmış en kritik mevzilerden biri.</p>
<h2><strong>KÇP’den MESS’e: Ücretlerin Arkasındaki Siyaset</strong></h2>
<p>Geçtiğimiz yaz aylarında imzalanan Kamu Çerçeve Protokolü (KÇP) ve memur toplu sözleşmelerinde belirlenen ücret artış oranları, daha şimdiden milyonlarca işçi ve emekçiyi yoksulluk ve geçim sıkıntısına mahkum etti. Ortaya çıkan bu tablo, toplu iş sözleşmesi prosedürleri çerçevesinde tarafların eşit koşullarda yürüttüğü bir müzakerenin değil; doğrudan AKP iktidarının belirlediği Orta Vadeli Plan (OVP) aracılığıyla emekçilere dayattığı yoksulluk rejiminin bir sonucu. Burada “pazarlık” diye sunulan süreç, aslında AKP’nin belirlediği senaryo çerçevesinde sergilenen bir müsamereden öteye gidemedi.</p>
<p>Bu müsamerede, iktidarın onlara tanıdığı ayrıcalıklı zemin sayesinde kamu işyerlerinde en ufak bir zorluk yaşamadan yetkili sendika durumuna gelen sarı rengin farklı tonlarını taşıyan Türk-İş, Hak-İş ve Memur-Sen gibi konfederasyonlar, görüşmeler çıkmaza girdiğinde bile göstermelik de olsa eylemler ve grevler organize edemedi. Tersine, aldıkları grev kararlarını bile boşa düşürerek, AKP iktidarlarının onlara dayattığı sefalet ücretlerine imza atıp kendi üstlerine düşeni yaparak masadan kalktılar.</p>
<p>Bu noktada OVP neyi amaçlıyor? Kısaca belirtmemiz gerekirse, Türkiye oligarşisinin sınıfsal çıkarları doğrultusunda enflasyonu düşürmek, bunun için de iç talebi kısmak adı altında ücret artışlarını baskılandırmak ve emekçi halk sınıflarını yoksulluğa mahkum etmek…</p>
<p>Bu planın ilk sonucu kamu sözleşmelerinde görüldü; önümüzde yıl sonunda asgari ücret var. Plan çerçevesinde 2026 yılı için asgari ücrete en fazla yüzde 20 artış yapılacağı öngörülüyor ve benzer artış seviyeleri toplu iş sözleşmesi masaları için de “makul” bant olarak dayatılmak isteniyor. Yaşanan hayat pahalılığı ve yoksulluk karşısında işçi sınıfına mensup milyonlarca yurttaşın cebini boş bırakacak bu adım, AKP’nin ve oligarşinin bilinçli siyasi tercihidir. Bu yüzden, 13 Ekim 2025 tarihinde başlayan MESS Grup Toplu İş Sözleşmesi görüşmeleri sadece 150 bin metal işçisinin değil, Türkiye işçi sınıfını doğrudan ilgilendiren, ücretlerini ve geleceklerini belirleyecek kritik bir referans sözleşme olma niteliği taşıyor.</p>
<h2><strong>Büyüyen sermaye ve yoksullaşan işçiler: &#8216;Metal&#8217;de derinleşen çelişki</strong></h2>
<p>2025 yılı itibarıyla metal işçileri, yoksulluk ve hayat pahalılığı ile birlikte ağır bir ekonomik kuşatma altında yaşıyor. Vergi dilimleri ve enflasyonun birikimli etkisiyle MESS kapsamındaki ortalama bir işçi, yalnızca yılın ilk sekiz ayında yaklaşık 210 bin TL reel kayba uğradı. Buna karşılık MESS patronları, tarihî kâr oranlarını sürdürmeye devam ediyor.</p>
<p>Otomotiv üretimi, 2025’in ilk dokuz ayında geçen yıla göre yüzde 3 arttı. 2024’te 37,2 milyar dolar olan otomotiv ihracatı, 2025’in ilk dokuz ayında 30 milyar doları aştı. Sektörün başını çeken Renault, Ford Otosan ve TOFAŞ gibi tekeller rekor düzeyde kâr açıkladı: Renault 4,8 milyar TL, Ford Otosan 38,8 milyar TL, TOFAŞ ise 2025’in ikinci çeyreğinde 1,7 milyar TL net kâr elde etti. Bu tablo, üretim zincirindeki artı-değer sömürüsünün ulaştığı düzeyi bizlere açık biçimde gösteriyor.</p>
<h2><strong>Verimlilik adı altında yoksullaştırma</strong></h2>
<p>AKP’nin uyguladığı para politikası ile döviz gelirini artıran sermaye, içeride işçilik maliyetlerini düşürdü; böylece işçiden kesilen her kuruşu kâr hanesine yazdı. “Verimlilik” olarak sunulan bu tablo, aslında işçilerin yoksullaştırılması üzerinden büyüyen bir sermaye birikim rejimidir. Renault’da işçi başına 900 bin TL, Ford Otosan’da 1 milyon 511 bin TL net kâr elde edilmesi bu gerçeği özetlemeye yetiyor.</p>
<p>Bugün bir metal işçisi, kendi ürettiği orta segment bir otomobili satın alabilmek için en az üç yıl boyunca yemeden içmeden çalışmak zorunda. Buna karşılık patronu, o işçiden her yıl ortalama 900 bin TL kâr elde ediyor. Oysa BİSAM’ın Eylül 2025 ayı için açıkladığı 91 bin 381 TL olan yoksulluk sınırının on binlerce TL alındaki ücretlere çalışan metal işçileri için bu tablo sadece ekonomik değil, doğrudan politik bir çelişki anlamına da geliyor.</p>
<p>Üretimin motoru olan işçi sınıfı, üretimin sonucundan dışlanıyor. İşçiler tarafından yaratılan zenginlik, işçilere yabancılaşıyor; kazanan, üretmeyen ama üretileni elinde tutan sermaye sınıfı oluyor. Türkiye kapitalizmi, “büyüme” adı altında aslında ucuz işgücüne dayalı bir yoksulluk rejimi kurmuş durumda. OVP, bu rejimin makro planı işlevini görüyor: iç talebi kısarak, ücretleri bastırarak, ihracatı ucuz işçilikle desteklemek. Bu nedenle metal işçilerinin bugünkü mücadelesi, sadece ücret artışı talebi değil; sermayenin bu yoksullaştırma programına karşı işçi sınıfının varlık mücadelesidir. İşçiler örgütlü güçleriyle birlikte harekete geçtiğinde, bu tabloyu tersine çevirecek potansiyele sahiptir.</p>
<h2><strong>Referans etkisi: Sonuç sanayi sektörünün ücretini belirleyecek</strong></h2>
<p>MESS Grup TİS’ten çıkacak sonuç, yalnızca metal işçilerini değil, Türkiye sanayisinin bütününü doğrudan etkileyecektir. Bu sözleşmede belirlenecek ücret düzeyi, otomotivden beyaz eşyaya, petro-kimyadan enerjiye kadar geniş bir üretim zincirinde hem “taban” hem “tavan” işlevi görecektir. Çünkü metal sektörünün, Türkiye kapitalizmi açısından stratejik bir işlevi var: hem ihracatın hem de istihdamın omurgası.</p>
<p>Bugün Türkiye’de sanayinin lokomotifi konumundaki otomotiv sektörü, bu durumun en somut göstergesi. Toplam ihracat içinde en yüksek paya sahip olan bu sektör, küresel ekonomide durgunluğun yaşandığı, tedarik zincirlerinin kırıldığı ve uluslararası ticaretin ivme kaybettiği pandemi dönemi dahil olmak üzere son altı yıldır kesintisiz biçimde büyümesini sürdürdü.</p>
<h2><strong>MESS&#8217;te kazanım bütün işçi sınıfına nefes aldıracak</strong></h2>
<p>Küresel üretim sıralamasında dünya genelinde 13’üncü, Avrupa Birliği ülkeleri arasında ise 4’üncü sırada yer alan Türkiye otomotiv sanayisi, bugün yaklaşık 550 bin işçiyi istihdam ediyor. Bu rakam, Türkiye kapitalizminin ihracata dayalı birikim modelinin, ucuz işgücü üzerinden nasıl ayakta tutulduğunu açık biçimde gösteriyor.</p>
<p>Bu yapıda MESS, yalnızca bir işveren sendikası değil; metal sektörünün tamamında ücret politikalarını belirleyen, dolayısıyla Türkiye kapitalizminin ücret rejimini düzenleyen hegemonik bir merkez işlevi görüyor. MESS sözleşmeleri, sadece metal işçilerinin yaşam standardını değil, Türkiye’deki tüm sanayi işçilerinin reel gelir düzeyini de dolaylı biçimde tayin eder. O yüzden bu TİS sürecinde elde edilecek her bir kazanım, yalnızca metal işçisine değil, bütün işçi sınıfına nefes aldıracak.</p>
<p>Tam tersine, MESS’in dayattığı düşük ücret bandı kabul edilirse, bu yalnızca metal sektöründe değil, kamuda ve özelde bütün işçi ücretlerinin OVP’nin belirlediği “düşük ücret rejimi”ne sabitlenmesi anlamına gelecektir. Metaldeki sonuç, sanayi burjuvazisinin genel stratejik yönelimini belirleyecek; “referans ücret”, bütün bir işçi sınıfına dayatılacaktır.</p>
<p>İşte bu yüzden, metal işçilerinin talepleri yalnızca bir sektörün mücadelesi değil, Türkiye işçi sınıfının tamamının geleceğini belirleyecek bir sınıf mevzisi niteliği taşıyor.</p>
<h2>Tekliflerin dili: İki ayrı sendikal anlayışın dışa vurumu</h2>
<p>MESS görüşmeleri öncesinde masaya konan teklifler ve söz konusu tekliflerin hazırlanış biçimi aslında kimin kimden yana olduğunu açıkça gösteriyor. BMİS, geçen yaz aylarında teklifini hazırlarken kadrolarıyla birlikte MESS kapsamındaki bütün işyerlerini tek tek dolaşarak, işyerlerindeki TİS komitelerinin görüşlerini aldı ve metal işçilerinin sesini dinledi. Sonuç olarak ortaya çıkan taslak, tepeden dayatılan bir kâğıt parçası değil; işyerlerinden gelen önerilerden, taleplerden damıtıldı.</p>
<p>Bu yüzden BMİS’in ilk altı ay brüt saat ücretlerinde yüzde 59’luk bir artışa denk gelen; 170 TL altındaki brüt saat ücretlerinin 170 TL’ye iblağ edilmesi, bu işlem sonrasında sırayla saatlik ücretlere yüzde 15 yüzdelik, 100 TL seyyanen zammı, sosyal haklarda yüzde 150 ila yüzde 190 arasında değişen artış ve vergi dilimlerinin yüzde 15’de sabitlenmesi gibi tekliflerden oluşan teklif paketi sadece bir rakam değil; metal işçisinin kira, fatura, pazar ve çocukların eğitim masrafı arasında sıkışmadan, yoksulluk sınırının üstünde insanca yaşayabilmesi için zorunlu bir düzeyi tarif etmektedir. Dolayısıyla, BMİS masaya kuru bir yüzde pazarlığı için değil, metal işçisinin sofradaki ekmeğini büyütme kaygısı ile oturuyor.</p>
<p>Metal patronlarının güdümündeki sendika TM ise daha en baştan işçilerin iradesini ve beklentilerini baskılamaya soyundu. Sahaya dağıttıkları anketlere yüzde 25’lik zam dayatmasını koyarak, işçilerin gerçek taleplerini daha ilk adımda bastırmaya çalışmıştır. Sonuçta da MESS ile icazetli bir şekilde brüt saat ücretlerine yüzde 35’e denk düşecek; brüt saat ücretlerine yüzde 20 yüzdelik, 35 TL seyyanen ücret artışı talebiyle oturacaklar. Bu teklifin ne anlama geldiği ortada: MESS’in ve OVP’nin istediği düşük ücret çapasını işçi adına meşrulaştırmak. “Makul” ya da “sorumlu” diye süsledikleri bu yaklaşım, işçinin cebini boş bırakmanın ve patronların kasasını doldurmanın başka bir yoludur.</p>
<p>Pratikte MESS’in niyeti açıktır: Türk Metal’in açtığı bu düşük bandı pazarlığın eşiği haline getirip, tıpkı kamu sözleşmelerinde olduğu gibi süreci yüzde yirmili oranlara doğru çekmek; böylece ücret artışlarını bastırarak OVP’nin hedeflediği düşük ücret rejimini metal işçileri üzerinden bütün sınıfa dayatmak. Bu nedenle MESS masası, basit bir ücret pazarlığının ötesinde; sınıf mücadelesinin ekonomik cephesindeki en kritik mevzilerden biridir.</p>
<h2>Kuşatmayı yarabilmenin İmkanları</h2>
<p>Geçen dönem MESS Grup TİS sürecinde yaşananlar, bugüne ışık tutan en önemli derslerden biridir. BMİS, grup kapsamındaki toplam işçi sayısında yüzde ondan az bir ağırlığa sahip olmasına rağmen, işyerlerindeki militan işçilerin örgütlü basıncı ve kararlı mücadele hattıyla bütün denklemi değiştirdi; öyle ki, sürecin sonunda yüzde doksan çoğunluğu elinde bulunduran TM’in masaya getirdiği teklifin bile ilerisinde bir ücret artışını MESS kabul etmek zorunda kalmıştı. Bu yaşananlar bize açıkça şunu gösterdi: toplu iş sözleşmesi süreçlerinde belirleyici olan kâğıt üstündeki nicelik değil, işçilerin örgütlü iradesiyle yarattığı fiili güçtür. Çünkü masa aritmetiği, işyerlerinde örgütlü nitelik ve sahadaki fiili basınç karşısında anlamını yitirmektedir. BMİS’in öncülüğünde kurulan TİS komiteleri, işyerlerinde yürütülen eylemler ve grev hazırlıkları, doğrudan MESS’i geri adım atmaya zorladı. Bu, örgütlü mücadelenin patronların tüm hesaplarını altüst edebileceğinin ve en güçlü görünen barikatları bile aşabileceğinin somut kanıtıdır. Bugün de MESS’in en büyük güvencesi TM’in sayısal ağırlığıdır; ancak işyerlerindeki örgütlü güç ve militanca irade yeniden sahaya sürüldüğünde, denge bir kez daha BMİS’in öncülüğünde metal işçilerinden yana çevrilebilir.</p>
<h2><strong>Komiteler ve Konseyler: İşçi Sınıfının Özneleşme Alanı</strong></h2>
<p>Toplu iş sözleşmesi masasında kazanmak, yalnızca doğru oranları dile getirmekle değil; bu oranların arkasına örgütlü bir sınıf iradesi koymakla mümkün. Tarihsel deneyim, işçi sınıfının hiçbir kazanımının kendiliğinden verilmediğini, her birinin fiili ve meşru mücadeleyle elde edildiğini göstermiştir. Masada belirleyici olan, rakamların büyüklüğü değil; o rakamları hayata geçirecek örgütlü gücün sahadaki varlığıdır.</p>
<p>Bu bağlamda işyeri komite ve konseyleri işçi sınıfının özneleştiği, kendi yaşamına ve üretim sürecine dair söz, yetki ve karar hakkını fiilen kullandığı organlar olarak kendine olan ihtiyacı hissettiriyor. Bu organlar, sendikal bürokrasinin sınırlarını aşan, işçilerin kolektif iradesini ve tarihsel bilincini somutlaştıran yapılar. Bu nedenle işyeri komite ve konseyleri, edilgen bir temsiliyetin değil, işçi sınıfının kendi kaderine müdahil olma kapasitesinin ifadesidir. Her vardiyada, her üretim hattında seçilen temsilciler, yalnızca bilgiyi taşıyan değil, kolektif karar süreçlerinin kurucusu olmalıdır.</p>
<p>İşyeri komite ve konseyleri, işçi sınıfının kolektif yaratıcılığını ve kapasitesini temsil eder. Oligarşinin işçi sınıfına dayattığı hiyerarşik üretim düzenine karşı işçi sınıfının kendi karşı-iktidar nüvelerini yeşerttiği alanlardır. Üretim süreci üzerindeki denetimin kısmen dahi olsa işçilerin eline geçmesi, onların yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik bir özneye dönüşebilmesinin imkanlarını arttırır.</p>
<p>Sonuç olarak fabrikada yaşanan hiçbir sorun, fabrikanın duvarları içinde kalmaz. Yoksulluk ücretleri, uzun çalışma saatleri, mobbing, işsizlik, kira, fatura, eğitim ve sağlık harcamaları — hepsi aynı sömürü zincirinin farklı halklarını oluşturuyor. Oligarşi, üretimde işçinin zamanını; yeniden üretimde ise yaşamını gasbediyor. Bu nedenle fabrika ile mahalle, üretim ile yeniden üretim alanı arasındaki bağın koparılması, sermaye düzeninin ideolojik de bir aracıdır. İşçi sınıfının mücadelesi, bu bağı yeniden kurmakla toplumsal bir karakter kazanır.</p>
<p>Bu köprülerin kurulması, sınıf mücadelesinin sürekliliğini sağlayacak politik bir zorunluluk. İşyerinde örgütlenen irade, mahallede, pazarda, okulda, yani yaşamın bütün alanlarında yeniden üretilmelidir. Her adım, her karar, her eylem işyerlerine anbean aktarılmalı; söylentiye değil, bilgiye dayalı kolektif bir değerlendirme mekanizması hayata geçtiği anda işçiler, kendilerini ilgilendiren süreçlerin seyircisi değil, öznesi olduklarını hissettikçe; bu irade büyüyecek, sınıfın kendi kendini yönetme kapasitesi derinleşecektir. Çünkü işçi sınıfı, ancak kendi öz örgütlenmeleri aracılığıyla, toplumun yeniden kuruluşuna müdahil olabilecek bir tarihsel özneye dönüşebilir. Bu, sadece bugünün görevi değil; sınıfın özgürleşme mücadelesinin asıl yoludur.</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/mess-grup-tis-sureci-sefalet-kusatmasini-yarabilmenin-imkanlari/">MESS Grup TİS süreci: Sefalet kuşatmasını yarabilmenin imkanları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Narin Güran davası: Nefretin &#8216;Kitle Ruhu&#8217;</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/narin-guran-davasi-nefretin-kitle-ruhu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sadık Güleç]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Nov 2025 11:25:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[cinayet]]></category>
		<category><![CDATA[dava]]></category>
		<category><![CDATA[faşizm]]></category>
		<category><![CDATA[Narin Güran]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3428</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fotoğraf tarihinin ikonik görüntülerinden birisidir. Güney Vietnam polis şefi Nguyễn Ngọc Loan, Saygon&#8217;da bir Vietkong gerillasını Amerikalı foto&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/narin-guran-davasi-nefretin-kitle-ruhu/">Narin Güran davası: Nefretin &#8216;Kitle Ruhu&#8217;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fotoğraf tarihinin ikonik görüntülerinden birisidir. Güney Vietnam polis şefi Nguyễn Ngọc Loan, Saygon&#8217;da bir Vietkong gerillasını Amerikalı foto muhabiri Eddie Adams’ın gözü önünde kafasından vurarak öldürmüştür. Adams’ın bu fotoğrafı, savaş karşıtlığını güçlendiren görüntülerden birisi olarak biliniyor. Peki fotoğrafta gördüğümüz, gerçeğin ne kadarını anlatıyor?  Ya da bir insanın infazı, onun kimliğinden bağımsız olarak tek başına insani duygularımızı harekete geçirebilir mi?</p>
<p>John Berger &#8220;Görme Biçimleri&#8221; adlı eserinde biraz da bu konulara yanıt arar. Bütün dünyada Amerikan emperyalizmine karşı savaşan Vietnamlı gerillalara büyük bir sempati vardır. Fotoğrafa bakan gözün, kendi ülkesinin bağımsızlığı için savaşan bir kişiye, üstelik esir alınmış; karşı çıkma şansı olmayan bir direnişçiye sempati duyması ve onu öldüren kişiye nefreti anlaşılır bir durumdur.</p>
<p>Peki ama görüntü, gerçeğin tamamına ilişkin bir hüküm vermemiz için yeterli midir? Ya da yazının başındaki soruya dönersek; gördüklerimize benliğimizle,  duygularımızla, düşüncelerimizle, inançlarımızla hangi anlamları yükleriz? Berger şu soruyu sorar: Bu fotoğrafın altında infaz edilen kişiye yönelik olumsuz ifadeler olsaydı, yine de aynı duyguları taşır mıydık? Örneğin bir tecavüz zanlısı, bir savaş suçlusu, ya da bir işbirlikçi… İnancına, etnik kökenine, değerlerine hatta o andaki psikolojisine göre her kişi farklı cevaplar verebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<figure id="attachment_3429" aria-describedby="caption-attachment-3429" style="width: 670px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-3429 size-full" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Eddie-Adams.jpg" alt="Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi (Viet Cong) gerillası Nguyễn Văn Lém'in Saygon'daki infazını gösteren kare. " width="670" height="492" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Eddie-Adams.jpg 670w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Eddie-Adams-300x220.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Eddie-Adams-527x387.jpg 527w" sizes="(max-width: 670px) 100vw, 670px" /><figcaption id="caption-attachment-3429" class="wp-caption-text">Image Credit: Eddie Adams</figcaption></figure>
<h2>Tüm Türkiye&#8217;nin yargıcı olduğu cinayet</h2>
<p>Bütün Türkiye’yi kilitleyen, toplumun bütün kesimlerinin dikkatini Diyarbakır’da küçük bir köye yönelten olay 21 Ağustos 2024’de Narin Güran’ın okuldan evine döndüğü yolda kaybolması ile başladı. Başlangıçta çok ilgi çekmedi. Bu ülkede kaybolan ilk çocuk değildi. Fakat olay kısa sürede sosyal medyada yapılan paylaşımlarla kartopunun  çığa dönüşmesi gibi bütün toplumsal, sınıfsal kesimleri kapsayan bir histeriye dönüştü. Sanırım Türkiye’nin yakın tarihinde böylesine ortaklaşılan bir başka olay yoktur. Narin Güran’ın kaybolması ve bir dere yatağında cenazesinin bulunmasının ardından laik, anti-laik, Müslüman, Sünni, Alevi, Kürt, Türk bütün inanç, etnik köken ve farklı ideolojilere sahip insanların aynı noktada buluşması, farklı nedenlerle ortak tepki vermesi bana hep Eddie Adams’ın bu fotoğrafı üzerine John Berger’in yazdıklarını hatırlatır. Bunda sanırım yeni çağın yeni medyası, sosyal medya ve değişen medya gerçeğinin önemli bir rolü var.</p>
<p>O dönem çalıştığım Gazete Duvar’da, itiraf ediyorum bu histeriye kısa bir zaman dilimi de olsa biraz kapılmıştım. Bende de köyden birçok kişinin bir kız çocuğun cinayetine şu veya bu şekilde katıldığına, bir sessizlik yasasının uygulandığına ilişkin izlenim oluşmuştu. Fakat cinayetin ayrıntıları ortaya çıktıkça hızla şüphe duymaya başladım.</p>
<p>Olaylar zincirini hatırlamakta fayda var:</p>
<p>Cinayetin işlendiği Tavşantepe köyü için dile getirilmeyen iddia kalmadı. Köyün resmi imamı dahi bu iddialardan nasibini aldı. Ailenin neredeyse gözaltına alınmayan tek üyesi, abi Baran Güran’ın hükümet yanlısı medya tarafından Newroz’da çekilmiş görüntüleri servis edilerek PKK’lı olduğuna ilişkin imalar yapıldı. Hizbullah’ın başka yerlerde çekilmiş mezar evlerinden çıkan görüntüler bu köyde olmuş gibi paylaşımlar gerçekleşti. Ailenin Hüda-Par’ı desteklediği de politik Kürt çevrelerinde dillendirilen bir iddia oldu. Ama Hizbullah’ı destekleyen bazı hesaplarda da, Narin Güran’ın PKK tarafından YPG&#8217;ye götürüldüğüne ilişkin paylaşımlar yaptı. Laik milliyetçi Türkler açısından ise zaten her ikisi de bir nefret nedeniydi. &#8220;Kürtler arası ensest ilişkiler&#8221;, &#8220;ailenin Kürt olması&#8221;, &#8220;Hizbullah yanlılığı&#8221; vs. meşrebe göre her iddia sosyal medyanın karanlık hesapları arasında dolaştı.</p>
<h2>Sosyal medyayı tetikleyen paylaşım</h2>
<p>Peki bu süreç nasıl başladı?</p>
<p>21 Ağustos’ta Narin Güran’ın kaybolmasından sonra sosyal medyada paylaşılan bir yazı belki de bu olayın fitilini ateşledi. 4 Eylül günü bir benzin istasyonu çalışanı olduğunu iddia eden Murat Çınar Çatalca’nın yazdığı söylenen bir not bütün medya ve sosyal medyada haber oldu.</p>
<p>Notta şunlar yazıyordu:</p>
<p>“Salim Güran köyün muhtarıdır. HTS kayıtlarında öncesi ve sonrasında Narin Güran’ın annesi ile hem mesajları hem de arama kayıtları var. Olay günü Narin kaybolduktan 15-20 dk. sonra bu it Salim Güran kendi aracıyla köyden çıktı. Yakıtını da almıyor. Bir petrole giriyor marketten ıslak mendil alıyor. Kamera kayıtları alındı. Yemin ederim kamera kayıtlarını kendim verdim jandarma komutanına. Benim görüntülerden hiçbir şey paylaşmamam istendi. Hatta paylaşırsam delilleri medyaya vermekten ceza alacağım söylendi. Bu muhtar Narin’in erkek kardeşi Enes&#8217;le de görüşüyordu. Telefon kayıtlarına göre olay sonrası ve kamera kayıtlarında ne yazık ki Narin ya baygın ya da Salim elleriyle boğmuş vaziyette yatıyor ön koltukta ve üstünde koyu kahve renginde bir battaniye vardı. Muhtarı petrol çalışanları da tanıdığı için şüphe yoktu. Ayrıca muhtar telefonu kapalıydı ve 2 saat sonra köye karanlıkta dönüyor. Bu sefer köye döndüğünde sanki hiçbir şeyden habersiz gibi davranıp ne olmuş Narin&#8217;e diye ağlamış üzüntü süsü vermiştir.” <em><strong>(Kişinin ifadesi doğrudan alıntılanmıştır. Bozuk cümle yapıları kendisine aittir</strong>.)</em></p>
<p>Bu cinayet, o dönem çalıştığım Gazete Duvar’da da haftalık haber toplantılarında yoğun bir şekilde ele alınmaya çalışılmıştı. Fakat cinayete ilişkin kamusal atmosfer aslında herkesi etkisi altına almıştı. Farklı bir ses çıkmıyordu. Fakat okuduğum haberlerden sonra  bende birtakım şüpheler oluşmaya başladı. Evet, köye ilişkin çok fazla iddia vardı. Olaya ilişkin karanlık nokta çoktu. Ama neden kimse cesedi gömen Nevzat Bahtiyar’a ilişkin şüphe duymuyordu. Geçmişte sosyal medyanın ve “mahalle baskısının” yoğun hissedildiği, bu yüzden farklı seslerin çok duyulmadığı bazı davalardan dolayı temkinliydim. Rabia Naz, genç bir Kürt kadının intiharı ile sonuçlanan Musa Orhan davası gibi davaları biraz aklı başında gazeteciler sırf bu mahalle baskısı nedeniyle bütün yönleriyle tartışamadı.</p>
<p>Bir süre sonra Yıldıray Oğur’un Karar gazetesindeki köşesinde “Fransa’da yüksek lisans yapan, mahalleyle ve aileyle bir yakınlığı olmayan Diyarbakırlı Miham Akkul’un en başından itibaren bütün haberleri, delilleri, ifadeleri takip ederek yazdığı çarpıcı”<a href="https://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/tavsantepe-koyu-masum-olabilir-mi-1601201"> mektubu</a> okudum. Akkul, benim duyduğum kuşkuları derli toplu şekilde dile getiriyordu. Çok yoğun bir manipülatif haber bombardımanı içinde önümüzde duran basit gerçeği görmek, kabul etmek gerekiyor ki çok zorlaşmıştı. Örneğin geçmişte ailenin bir çocuğu daha ölmüştü. Gün, yıl gibi net tarihler ve hastane adı verilerek yapılan haberlere ve paylaşımlara göre 2019 yılında bu çocuk da merdivenlerden düşerek, itilerek vs. ölmüştü. Haberlerde tek doğru bilgi hastanenin adıydı. Oysa Diyarbakır’da, orada yaşayan ve Narin davasını izleyen onlarca gazeteci vardı. Bir gazetecilik ilkesine göre yapılması gereken basit bir yöntem vardı. Hastaneyi ararsınız ve bu çocuğun ölüm kayıtlarını istersiniz. İstanbul’da konuyla pek de ilgisi olmayan bir gazeteci olarak bu soruyu sordum.</p>
<p>O dönem Gazete Duvar’da yerel bir haber ağını yönetiyordum. Duygu Kıt, Dersim’de yaşayan genç bir gazeteci kadındı. Duygu’ya ailenin daha önce ölen bu ferdini araştırmasını istedim. Konuyu konuşmamızdan birkaç saat sonra haber önüme geldi. Bu haberler yayınlandığı anda hastane yönetimi de durumu araştırmış ve Narin Güran’ın ablası ile ilgili kayıtlara bakmıştı.</p>
<p>Duygu’nun haberinden aktarayım: “Hastane kaynaklarından edindiğimiz bilgiye göre 2009’da 5 yaşında ve bedensel engelli olan abla Tülin Güran, Diyarbakır Çocuk Hastalıkları Hastanesi’ne zatürre (pnömoni) sebebiyle kaldırıldı ve burada vefat etti. Buna göre iddiaların aksine hastanedeki ölüm raporunda abla Güran’ın vefatında herhangi bir şüpheli durum ya da travma bulgusu bulunmadığı belirtildi. Tülin Güran’a tedavi sürecinde hayatını kaybettiği için otopsi de yapılmadığı belirtildi.”</p>
<p>Yaptığımız bu habere rağmen çeşitli TV programlarında, haberlerde, sosyal medya paylaşımlarında bu iddia dile getirilmeye devam etti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-3431 size-large" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Narin2-1024x640.jpg" alt="" width="1024" height="640" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Narin2-1024x640.jpg 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Narin2-300x188.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Narin2-768x480.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Narin2-527x329.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Narin2-1054x659.jpg 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Narin2-688x430.jpg 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Narin2-1044x653.jpg 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Narin2.jpg 1200w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h2>Dezenformasyon patlaması</h2>
<p>Yukarda verdiğimiz ilk sosyal medya paylaşımından sonra aile hakkında birbiri ardına bazen gerçeğin manipüle edildiği, çoğunluğu yalan haberlerde büyük patlama oldu. Bütün Türkiye medyası, Youtuber&#8217;lar, Instagram fenomenleri köye gittiler. Dijital dünyanın bir çılgınlık hali gibiydi. Başta muhalif medyanın amiral televizyonu ve muhabiri olmak üzere günün her saatinde canlı yayınlar yapıldı. Yapılan haberlerde, benzincide çalışan Murat Çınar Çatalca’nın jandarmaya verdiği ifade de yer almıştı. Üstelik benzincinin sahibi de benzer paylaşımlar yapmıştı. Çalışanı Murat Çınar Çatalca’nın Güran ailesi tarafından tehdit edildiğini de söylüyordu. Elbette güvenlik güçleri bu paylaşımları da izliyordu. Ancak ufak bir sorun çıkmıştı. Ne böyle bir benzinlik ne benzinlikte çalışan böyle bir isim vardı. Hesaplar kapatılmış ve ortadan kaybolmuşlardı. Kimdiler, neden böyle bir paylaşımda bulunmuşlardı bilinmiyor. Ama bu haberleri okuyan biri daha vardı.</p>
<h2>Sosyal medyanın, Nevzat Bahtiyar&#8217;ın ifadelerine etkisi</h2>
<p>Narin’in kaybolmasından neredeyse yirmi gün sonra bölgedeki jandarma karakolunun kamerasının incelenmesinde bir şey fark edildi. Oysa ilk incelenmesi gereken bu kameralardı. Salim Güran köyün muhtarı olarak Narin’in kaybolmasından sonra karakolu aramış ve kızın kaybolduğunu bildirmişti. Salim Güran’ın karakol komutanı ile yaptığı konuşmada kritik bir bilgi vardı. Komutanın sorusu üzerine Salim Güran köye Romanların gelmiş olabileceğini ve kırmızı bir aracın köyden ayrıldığının görüldüğünü söylemişti. Nedense kolluk köyün çıkışında bir noktayı gören kameralara incelemeyi dava Türkiye’nin gündemine girince akıl etmişti.</p>
<p>Kamera incelemelerinde Narin Güran’ın kaybolduğu 21 Ağustos’ta kırmızı bir aracın 15,40’da dereye yakın park ettiği ve elli dakika boyunca orada kaldığı görülüyordu. Birkaç gün süren aramalardan sonra 8 Eylül’de Narin’in cesedi bulundu. Bir çuval içindeki ceset suyun içinde üzerine taş konmuş olarak duruyordu. Kırmızı aracın sahibini bulmak zor olmadı. Salim Güran’ın komşusu Nevzat Bahtiyar hemen göz altına alındı. Peki küçük bir köyde o kırmızı aracın Nevzat Bahtiyar’a ait olduğu neden ilk baştan anlaşılmamıştı. Çünkü araç köyde oturmayan Nevzat Bahtiyar’ın oğluna aitti ve aracı bir gün önce almıştı.</p>
<p>Nevzat Bahtiyar, muhtar Salim Güran’ın tutuklanmasına yol açan ilk ifadesini verdi. Kendisi de aramalara katılan Bahtiyar, medyada dolaşan o ilk ifadesinde, aracın ön koltuğunda battaniyeye sarılı duran ceset hikayesini aynen kullanmıştı. Jandarmanın yaptığı gözaltı işlemine rağmen Nevzat Bahtiyar bütün haberlerde “itirafçı” olarak yer aldı.</p>
<p>Davanın sonraki ayrıntıları bu yazının boyutlarını çok aşar. Ama bir tanesini daha aktarmak gerekiyor. Çünkü Salim Güran ile Anne Yüksel Güran arasında bir ilişki yaşanmış olabileceği iddiası buradan çıkmıştı. Nevzat Bahtiyar kollukta verdiği ifadede yer vermediği bir iddiaya savcılık ifadesinde söylemişti. Bahtiyar savcılığa verdiği ifade de “Salim Güran&#8217;ın Yüksel Güran (Narin&#8217;in annesi) ve amcasının eşi Maşallah Güran ile ilişkisi olduğu konuşuluyordu. Ama bu hususta kimsenin ifade vereceğini düşünmüyorum. Benim tahminin bu kadınlardan biriyle yaşadığı cinsel ilişkiyi Narin&#8217;in gördüğü yönünde. Bu nedenle Narin Güran&#8217;ı öldürebileceğini düşünüyorum. Ancak ben kendi gözlerimle bu kadınlardan biriyle bir ilişki yaşadığını görmedim&#8221; diyordu. Bu iddia ifadeden önceki gün bir televizyon kanalında gündüz kuşağı programları yapan bir yorumcu tarafından iddia edilmişti. Bahtiyar medyada ve sosyal medyada dolaşan iddialardan mantıklı bulduklarını kendi ifadesine ekliyordu.</p>
<p>Sonrasında bir kartopunun çığa dönüşmesi gibi köy hakkında gerçek olan, olmayan her iddia canlı yayınlarda dile getirilmeye ve davaya bağlanmaya çalışıldı. Kolluğun bu aşamadaki tutumu ise bir olay yeri inceleme faciasıydı. Narin Güran’ın DNA’sının çıktığı söylenen araç evin önünde duruyor. Youtuber’lar aracın yanında yayın yapıyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<figure id="attachment_3432" aria-describedby="caption-attachment-3432" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-3432 size-large" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Tavsantepe-1024x576.webp" alt="" width="1024" height="576" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Tavsantepe-1024x576.webp 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Tavsantepe-300x169.webp 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Tavsantepe-768x432.webp 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Tavsantepe-527x296.webp 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Tavsantepe-1054x593.webp 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Tavsantepe-688x387.webp 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Tavsantepe-1044x587.webp 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/10/Tavsantepe.webp 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-3432" class="wp-caption-text">Tavşantepe mahallesinden bir kare. (Diyarbakır/Bağlar)</figcaption></figure>
<p>Davaya ilişkin büyük soru işaretleri bunlar&#8230;</p>
<p>Ama Berger’in &#8220;Görme Biçimleri&#8221;nde ifade ettiği gibi, ya toplumun bütün kesimleri bu davada görmek istediğini gördüyse? Bütün bir Türkiye toplumunun içine Narin davası özelinde kendini yansıttığı ruh hali bu yanıyla incelenmeye değer. Son yıllarda &#8216;Yeni Nesil Çeteler&#8217; ile ilgileniyorum. TikTok’da Narin’in mezarını Karadenizli bir mafya liderinin ziyaret ettiğini görmüştüm. &#8220;Yeni Nesil Çeteler&#8221;in en önemlilerinden Daltonlar&#8217;ın liderlerinden Sinan Memi, polis dinlemesine takılan bir telefon görüşmesinde Diyarbakır’dan kendilerine katılmak isteyen bir çete üyesine “bir hayır işi var” diyerek para almadan Salim Güran’ın evini kurşunlamasını istiyordu.</p>
<h2>Medya, toplum ve &#8216;Faşizmin Kitle Ruhu&#8217;</h2>
<p>Vietnam’daki ünlü Tet saldırısı sonrasında çekilen fotoğrafa dönersek, neden Türkiye toplumunun bütün katmanları Diyarbakır’ın bir köyündeki çocuk cinayetine bu kadar “duyarlı” oldu? Narin Güran’ın yarım bırakılan çocukluğuna duyarlılık mıydı bu,  yoksa gördüğümüz fotoğrafa kendi alt metinlerimizi mi yükledik?</p>
<p>Gözümüzün önünde duranı; aydını, gazetecisi, akademisyeni, siyasetçisi, seküleri, dindarı, Kürdü ya da Türk milliyetçisi olarak beynimizin içindeki şablonlara mı uydurduk? Eğer ikincisi ise bugün bir anne, bir amca ve bir kardeş kendi çocuklarının yasını tutamadan onların katili olarak tutuklu demektir.  Belki yıllar sonra gazetecilik okullarında bir iletişim faciası olarak ya da bir toplumun topluca girdiği histerinin örneği olarak anlatılacak bir olayı hep birlikte yaşadık.</p>
<p>Sanırım farklı kültürlerden, sınıflarda, katmanlardan, ideolojilerden bunca insanın aslında “öteki”ye karşı duydukları nefretin tepkinin ortaklaşmasında “sosyal medyanın ve medyanın” birleştirici bir gücü var. Wilhelm Reich, &#8220;Faşizmin Kitle Ruhu&#8221; anlayışı kitabında bu tepkinin bir ideolojinin içine sokulmasının ve kullanılmasının belirleyici olduğunu aktarır. Farklı olana yönelik bu tepkinin egemenler açısından kullanışlı bir yanı vardır. 1930’ların Almanya’sında faşizm bu tepkiyi kullanır ve yönlendirir. Faşizmin propaganda bakanı Goebbels o dönemin yeni iletişim medyası radyoyu bu amaçla kullanan ve öneminin farkına varan ilk isimdir. Birinci dünya savaşının yıkıntılarından yeniden doğmaya çalışan Almanya’da başta işçi sınıfı egemen sınıflara karşı yoğun bir tepki içindedir. Eğer erken bir ayaklanmaya itilmeseydi Alman Komünist Partisi&#8217;nin iktidarı ele geçirmesinin önünde neredeyse fazlaca bir engel yoktu. Buna rağmen sosyal demokratlar ve komünistler ülkenin en kalabalık partileridir. Adı Nasyonal Sosyalist Parti olan Hitler’in liderliğindeki faşist parti propagandasının temeline Yahudi burjuvaziyi koyar. Yoksulların zenginlere olan nefretini “kurnaz zengin Yahudi’ye” yöneltir. Alt sınıfların bilince çıkartılmamış tepkisinin kolayca kanacağı bir figür yaratılır. Bu nedenle de Alman faşistleri, işçi sınıfının özellikle lümpen kesimlerinden ciddi bir oy alırlar.</p>
<h2>Bir toplum mühendisliği olarak &#8216;negatif kimliklenme&#8217;</h2>
<p>Bu yanıyla Narin davası Türkiye’deki her toplumsal kesimin başkalarına karşı duyduğu tepkiyi ortaya çıkartan bir turnusol kâğıdı işlevi gördü. Fakat bu kadar farklı kesimlerin hepsinin tek bir olay karşısında bu kadar ortaklaşmasının bir başka örneği var mıdır bilmiyorum. Narin davası özelinde Türk ve Kürt milliyetçisi, laik ve anti laik, Alevi ve Sünni, iktidarı ve muhalefeti aynı ortak noktada buluşabilmiştir. Bir yanıyla egemenler tarafından bir toplum mühendisliği ile tam da Reich’ın sözünü ettiği &#8220;öteki&#8221;ye karşı duyulan nefretin kullanışlı haline gelmesinin ne kadar kolay olabileceğinin bir örneği olarak da bu dava karşımızda duruyor. Bu yanıyla özellikle sosyal medyanın nasıl bir güç olduğunun da ayırdına varabileceğimiz bir deneyim yaşadık. Bu negatif kimlik anlatımı örneği ile sorunların kaynağının “başka yerde” aramanın ne kadar kolay olabildiğini gördük. Bir köy, bir aile, bir kimlik özelinde nasıl kolayca aklın kenara bırakıldığı ve nefretin nasıl ortaklaşabileceği önümüzde yaşandı.</p>
<p>Son olarak Minguzzi davasıyla birlikte &#8220;Suça Sürüklenen Çocuklar&#8221; ve onların etnik kimliği üzerinden bir başka tartışma yürütülüyor. Oysa suçun nedenleri, kaynakları, neden oluştuğu tartışması bir yana, bu yasanın politik muhalefetin genç unsurlarına karşı nasıl kullanılabileceği bile düşünülmeden kestirmeci bir bakış açısıyla yine bir başka akıl tutulması yaşamaya başladık. Unutmayalım “öteki&#8221;ye duyulan nefret her zaman egemenlerin kullandığı en büyük silahtır.</p>
<p><strong>Notlar:</strong></p>
<p>Reich, W. (2014). <i>Faşizmin kitle psikolojisi</i> (Y. Pazarkaya, Çev.). Cem Yayınevi.</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/narin-guran-davasi-nefretin-kitle-ruhu/">Narin Güran davası: Nefretin &#8216;Kitle Ruhu&#8217;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eğitim ambalajıyla çocuk işçilik: Kanla biriken sermaye &#8216;MESEM&#8217;</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/egitim-ambalajiyla-cocuk-iscilik-kanla-biriken-sermaye-mesem/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Çaklı]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Nov 2025 11:25:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk işçi]]></category>
		<category><![CDATA[emek]]></category>
		<category><![CDATA[iş cinayeti]]></category>
		<category><![CDATA[Mesem]]></category>
		<category><![CDATA[neoliberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[sermaye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3474</guid>

					<description><![CDATA[<p>Marx, Kapital’inde &#8220;sermaye, canlı emek karşısında ölü emeği temsil eder&#8221; tespitine yer verir. Bugün hâlâ güncelliğini koruyan bu&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/egitim-ambalajiyla-cocuk-iscilik-kanla-biriken-sermaye-mesem/">Eğitim ambalajıyla çocuk işçilik: Kanla biriken sermaye &#8216;MESEM&#8217;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Marx, Kapital’inde &#8220;sermaye, canlı emek karşısında ölü emeği temsil eder&#8221; tespitine yer verir. Bugün hâlâ güncelliğini koruyan bu cümlede geçen &#8220;ölü emek&#8221;, sadece makineler ve binalar değil; aynı zamanda ezilen proletaryanın kanı ve gözyaşıdır.</p>
<p>Türkiye&#8217;de Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM), tam da bu kapitalist mantığın somut yansıması. Kağıt üzerinde &#8220;mesleki eğitim&#8221; diye pazarlanan bu sistem, gerçekte çocuk proletaryayı ucuz iş gücü olarak yeniden üretmek, artı-değere el koymak için tasarlanmış bir sömürü makinesi gibi işliyor.</p>
<p>Ahilik geleneği adı altında, devlet eliyle organize edilen MESEM, kapitalizmin çürümüşlüğünü gözler önüne seriyor: yoksul ailelerin çocukları, fabrikaların, atölyelerin ve servislerin köle pazarına sürülüyor. Haftada bir gün &#8220;teorik eğitim&#8221; diye adlandırılan bir formaliteyle, dört gün boyunca sermayenin değirmeninde öğütülüyorlar. Bu, sınıf mücadelesinin en vahşi cephesi; çünkü sömürülenler henüz ücretli emek ilişkisinin bir parçası olacak yaşta değiller, ama sermaye zaten onları &#8220;geleceğin işçisi&#8221; diye çoktan etiketleyip yutmaya başladı.</p>
<p>Kapitalizm, emek gücünü yeniden üretmek için sürekli ucuz ve güvencesiz bir iş gücü ordusuna ihtiyaç duyuyor. Sanayi Devrimi&#8217;nden bu yana sermayenin emekle kurduğu ilişki biçimi böyle devam etti.</p>
<h2>Eğitim adı altında işçilik</h2>
<p>Türkiye&#8217;de neoliberal politikaların geldiği en sert aşamalardan biri olan<span style="color: #ff0000;"> </span>MESEM, bu ihtiyacı &#8220;eğitim&#8221; ambalajıyla karşılıyor. 2016&#8217;dan beri zorunlu eğitim kapsamına alınan bu sistem, ortaokul mezunu çocukları doğrudan işletmelere itiyor. Çıraklıkta asgari ücretin yüzde 30&#8217;u, kalfalıkta yüzde 50&#8217;si kadar bir &#8220;maaş&#8221; –ki bu, sermayenin artı-değerini maksimize etmek için biçilmiş kaftan-  Devlet, sigortayı üstleniyor, ücretlerin bir kısmını İŞKUR üzerinden patronlara iade ediyor; sonuç? Çocuklar fiilen işçi, ama yasal hakları yok!</p>
<p>“Mutlak yoksullaşma yasasının” bir varyasyonu: proletarya, nesiller boyu yenileniyor ama her seferinde daha düşük bedelle. MESEM, kapitalizmin krizini –işsizlik, yoksulluk– genç proletaryanın sırtına yüklüyor. Aileler, yüzde 33&#8217;lük çocuk yoksulluğu oranında boğulurken, çocuklarını &#8220;meslek öğrenmeye&#8221; gönderiyor. Fakat gerçek tam tersi: bu sistemde usta-çırak ilişkisi diye sunulan şey, aslında patron-işçi hiyerarşisinin mikrokozmosu. Çocuklar, &#8220;patron efendi&#8221;ye boyun eğmeyi öğreniyor, grev hakkını değil.</p>
<h2>Paranın derebeyleri ne dedi?</h2>
<p>Şimdi, sermaye temsilcilerinin bu sisteme dair söylediklerini hatırlayalım, çünkü onlar, sömürünün en çıplak savunucuları. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK), mesleki eğitimi &#8220;ekonomik büyümenin lokomotifi&#8221; diye överken, MESEM&#8217;i &#8220;nitelikli iş gücü yetiştirmenin en etkili yolu&#8221; olarak nitelendirmişti. TİSK&#8217;in raporlarında, &#8220;MESEM sayesinde işletmelerimiz düşük maliyetle yetenekli elemanlar kazanıyor, istihdam artıyor&#8221; deniyordu; sanki bu, sermayenin kâr oranlarını yükseltmek için değil de, &#8220;topluma fayda&#8221; için!</p>
<p>Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), benzer şekilde, MESEM&#8217;i &#8220;ahilik ruhunu modernleştiren bir köprü&#8221; diye pazarlamıştı. TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, çeşitli konuşmalarında, &#8220;Gençlerimizi erken yaşta iş hayatına sokarak, işsizliği önlüyoruz&#8221; demişti. Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) gibi sermaye örgütleri ise, MESEM&#8217;i teşvik ediyor: &#8220;Devlet desteğiyle çıraklar, fabrikalarımıza hazır işçi olarak geliyor.&#8221;</p>
<p>Bunlar, kapitalistlerin klasik yalanları. Sömürüyü &#8220;eğitim&#8221; diye maskeleyip, çocuk emeğinin artı-değerini cebe indirmek tek gayeleri. Hatırlayın, 2023&#8217;te TOBB&#8217;un mesleki eğitim kampanyasında, &#8220;Her fabrika bir okul&#8221; sloganı atılıyordu; ama o &#8220;okullar&#8221;, çocuk kanıyla boyanmış atölyelerden başka bir şey olmadı.</p>
<h2>MESEM’de ölen çocuklar</h2>
<p>Bu çürümüşlüğün en korkunç kanıtı, MESEM kapsamında ölen genç işçilerin hikayeleri. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) raporlarına göre, son 11 yılda en az 695 çocuk işçi iş cinayetlerinde öldü; sadece 2024-2025 eğitim yılında MESEM&#8217;de 12 çocuk can verdi. Bu ölümler, kapitalizmin vahşiliğini, devletin iş birliğini ve sistemin kokuşmuşluğunu gösterdi.</p>
<p>Bakın, 14 yaşındaki Arda Tonbul&#8217;a: İstanbul&#8217;un bir metal fabrikasında, sac büküm makinesine başını kaptırarak öldü. Yoksul bir ailenin çocuğu, &#8220;meslek öğreneyim&#8221; diye MESEM&#8217;e kaydolmuş; ama patronlar, denetimsiz bir ortamda onu makinenin dişlilerine yem etti.</p>
<p>Aynı yıl, Kütahya&#8217;da 15 yaşındaki Erol Can Yavuz, mobilya atölyesinde sunta bloklarının altında ezilerek hayatını kaybetti. Usta öğretici nerede? Denetim nerede?</p>
<p>Manisa&#8217;da 17 yaşındaki Alperen Enes Ünal, staj yaptığı inşaatta düşerek öldü –yükseklik koruması yok, eğitim yok, sadece ucuz emek var. 2024&#8217;ün sonlarında, Manisa Salihli MESEM Elektrik Tesisatları öğrencisi 14 yaşındaki Muammer Samet Karaoluk, elektrik çarpmasıyla can verdi. İSİG&#8217;e göre, bu yıl sanayideki çocuk ölümleri yüzde 20 arttı; MESEM ise bu artışın motoru.</p>
<p>2025&#8217;e gelince, çürüme daha da derinleşti. Nisan ayında, 15 günde dört çocuk/genç işçi öldü: Biri tekstil atölyesinde, diğeri inşaatta, ikisi de MESEM&#8217;li. Mersin&#8217;de bir kamp olayında iki MESEM öğrencisi iş cinayetinde hayatını kaybetti. Çocuk işçi ölümlerinde MESEM’in payı yüzde 15&#8217;i aşar duruma geldi. Bu çocuklar, proletaryanın en saf unsurlarına dönüştürüldüler.</p>
<h2>Kamunun yalanı</h2>
<p>Marx, 18. Brumaire’de devleti &#8220;burjuvazinin ortak işlerini yöneten komite&#8221; diye tanımlar; Türkiye&#8217;de Milli Eğitim Bakanlığı, tam da bu rolü oynuyor. Bakan Yusuf Tekin&#8217;in &#8220;2023-2024&#8217;te ölümlü vaka yok&#8221; yalanı, kapitalist politikalarla uyumlu devletin inkar mekanizmasını gösteriyor. Peki gerçek? 2024&#8217;te 336 MESEM öğrencisi iş kazası geçirdi; 316&#8217;sı erkek, 20&#8217;si kız. Taciz, tehdit, gece 12&#8217;ye kadar mesai&#8230;</p>
<p>Görüştüğümüz bir kız çocuk, özel bir işletmede uğradığı tacizi anlattı. 45 yaşındaki evli bir adamın tacizine uğradığını söylerken “usta duyarsız, okul sessiz” dedi. MESEM’ler yalnızca ölüm yuvaları değil, taciz, mobing ve şiddetin de olduğu bir yer.</p>
<p>Çocuk emeğinin dahi metalaştırıldığı bir düzenle yüz yüzeyiz; bu, neoliberalizmin zaferi değil, kapitalist çürümenin utanç verici zirvesi. Patronlar, &#8220;nitelikli eleman&#8221; masalıyla alkış tutarken, çocuklar sunta yığınlarının altında can veriyor.</p>
<h2>Avrupa örneği ve Türkiye</h2>
<p>Avrupa&#8217;daki &#8220;dual sistem&#8221; –Almanya ve İsviçre&#8217;de olduğu gibi– bile kapitalist kökenli; ancak orada denetimler sıkı, çalışma saatleri sınırlı, sendikalar güçlü. İleri kapitalist ülkelerde demokrasi, burjuvazinin tarihsel olarak feodal yapılara karşı mücadeleyle kazandığı bir biçim olarak daha köklü ve kurumsallaşmıştı. Bu ülkelerde, kapitalist üretim ilişkilerinin erken dönemde (örneğin 18. ve 19. yüzyılda) yerleşmesi, burjuva demokrasisinin (parlamenter sistem, hukuk devleti, bireysel haklar) daha sağlam bir altyapıya oturmasını sağlamıştı. Örneğin, Almanya’daki sosyal demokrat gelenek ve sendikal hareketin gücü, işçi sınıfının kazanımlarını (sosyal güvenlik, asgari ücret, çalışma saatleri düzenlemeleri) kurumsal düzeyde güvence altına aldı. Ancak unutmayalım ki bu demokrasi, burjuvazinin hegemonyasını sürdürmek için tasarlandı.</p>
<p>Gelişmekte olan ülkelerde ise demokrasi, genellikle daha kırılgan ve kesintilidir. Kapitalizmin geç gelişmesi, feodal yapıların (Ortadoğu’da aşiret-ağalık, Hindistan’da kast sistemi vb.) kısmen devam etmesi ve dışa bağımlı ekonomik modeller, demokratik kurumların zayıf kalmasına neden oluyor. Türkiye gibi ülkelerde, burjuvazi tarihsel olarak devleti ele geçirmek için güçlü bir mücadele vermemiş, aksine devletle simbiyotik bir ilişki kurmuştur. Burjuvazi, devletin baskı aygıtlarına dayanarak sınıf hegemonyasını sürdürür. Aynı mantıkla, Türkiye’de 1980 darbesi sonrası neoliberal politikalar, demokratik hakları kısıtlayarak sermayenin çıkarlarını korumuştur. Yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü ve sendikal haklar gibi demokratik unsurlar, gelişmekte olan ülkelerde sıkça siyasi konjonktüre bağlı olarak erozyona uğradı, uğramaya devam ediyor. O nedenle yasa yapıcıların, iktidarın “Mesleki eğitim Avrupa’da da var” demesi bağlamdan kopuk ve doğru değil.</p>
<p>Tartışılması gereken Türkiye’ye özgü sorunlarla birlikte bunu kamusal biçimde yapabilme kabiliyetidir. Peki çözüm sendikalaşmada mı yatıyor? Bu, ayrı bir makalenin konusu olabilir; o yüzden derinlemesine girmeyeceğim. Pek çok dinamik var. Akademiden hukuka, çocuk alanında çalışan sivil-demokratik kurumlardan çeşitli meslek odalarına, hatta en başta çocukların da dahil olduğu bir planlama ekmek, su gibi ihtiyaç.</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/egitim-ambalajiyla-cocuk-iscilik-kanla-biriken-sermaye-mesem/">Eğitim ambalajıyla çocuk işçilik: Kanla biriken sermaye &#8216;MESEM&#8217;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sen sustun ben öldüm: Hayvanlar şiddet sarmalının neresinde?</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/sen-sustun-ben-oldum-hayvanlar-siddet-sarmalinin-neresinde/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Meral Candan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Nov 2025 11:25:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[hayvan hakları]]></category>
		<category><![CDATA[katliam yasası]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[sokak hayvanları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3500</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Bir köpek sahiplendim hayatım değişti&#8221; ifadesini filmlere ya da romanlara konu bir cümle sanıyordum. Değilmiş… Yaklaşık 2 yıl&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/sen-sustun-ben-oldum-hayvanlar-siddet-sarmalinin-neresinde/">Sen sustun ben öldüm: Hayvanlar şiddet sarmalının neresinde?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Bir köpek sahiplendim hayatım değişti&#8221; ifadesini filmlere ya da romanlara konu bir cümle sanıyordum. Değilmiş… Yaklaşık 2 yıl önce barınaktan sahiplendiğim küçük kör bir köpek hayatıma ve kendime dair bildiğim hemen hemen her şeyi değiştirdi. Bunların neler olduğunu yazmak ayrı bir yazının konusu. Özetle ne ben ne evim ne de kariyerim artık eskisi gibi değil… İyi ki’lerin bol olduğu bir hikaye bu.</p>
<p>Patidio işte tam da eskinin değişmek ve yeni bir şeye evrilmek zorunda kaldığı böyle bir ortamda doğdu. Hayvan hakları odaklı bir haber sitesi olan <a href="https://www.patidio.com/">Patidio</a>, hayvanları haberlerin öznesi haline getirmeyi amaçlıyor.</p>
<p>Haberlerde son yıllarda hele ki ‘katliam yasası’ sonrası ‘kriminal’ vakalarla ele alınan hayvanlar, başka bir bakışı, anlayışı, kabulü hak ediyor. Birlikte yaşamı savunmanın en temel ve hayati parçalarından biri.</p>
<h2>Siyaset dili şiddetin biçimlerini de şekillendiriyor</h2>
<p>Türkiye’de toplumsal yaşam siyasetin güdümünde. Siyaset dili ve tercihleri bizim de şehrimizde, mahallemizde, evlerimizde nasıl yaşayacağımızı belirleyen unsurlardan biri. Keşke olmasaydı ama maalesef şu anki gerçekliğimiz bu. Nefret dili yeri geliyor trafikte bir magandanın bıçağına, bir kadına doğrultulan silaha, bir çocuğa gösterilen sopaya, göçmeni mahallesinden süren taşa, ‘istenmeyen’ ilan edilen herkese gösterilen kelepçeye dönüşüyor.</p>
<p>Hayvanlar bu şiddet sarmalının neresinde? Ülkenin farklı yerlerinde kimsenin bilmediği çukurlarda, üst üste alt alta yaşadıkları barınaklarda, terk edildikleri ormanlarda, bir avuç insanın yaşatmak için koyduğu klinklerde, yine o insanların korumasıyla sokaklarda…</p>
<figure id="attachment_3502" aria-describedby="caption-attachment-3502" style="width: 1024px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-3502 size-large" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/bennys-video-1992-haneke-05-1024x617.jpg" alt="Benny's Video açılış sahnesi/ Yön: Michael Haneke (1992)" width="1024" height="617" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/bennys-video-1992-haneke-05-1024x617.jpg 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/bennys-video-1992-haneke-05-300x181.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/bennys-video-1992-haneke-05-768x463.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/bennys-video-1992-haneke-05-527x318.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/bennys-video-1992-haneke-05-1054x635.jpg 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/bennys-video-1992-haneke-05-688x415.jpg 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/bennys-video-1992-haneke-05-1044x629.jpg 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/11/bennys-video-1992-haneke-05.jpg 1400w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-3502" class="wp-caption-text">Benny&#8217;s Video açılış sahnesinden bir görüntü/ Yön: Michael Haneke (1992)</figcaption></figure>
<h2>Haneke’den Hayırsız Ada’ya</h2>
<p>Haneke, filmlerine uzanalım, özellikle birine… 1992 yapımı Michael Haneke’nin Benny’s Video adlı filmi bir çiftlikteki domuzun Benny adlı çocuğun gözleri önünde öldürülmesiyle başlar. Bu öldürülme anı, videolara saplantılı Benny’nin ileri geri sarıp defalarca izlediği bir ‘görsele’ dönüşür. Öldürmenin sıradanlığı, bir süre sonra o domuzun ailenin sofrasındaki tabaklarda olacağı gerçeği pek çok kırılmayı da beraberinde getirir. Benny’nin filmin ilerleyen bölümlerinde işleyeceği cinayetin sıradanlığı ve sebepsizliği için sembol olur. Bu bir film, gerçek hayat öyle mi?</p>
<p>Gazete Duvar için Hayırsız Ada vakası ile ilgili yaptığım bir röportajda Dört Ayaklı Şehir&#8217;in kurucusu Mine Yıldırım şöyle demişti: “Cezasızlıkla, neyin istismar edileceğine, zarar verileceğine, dışlanacağına, öldürüleceğine, hangi varlıkların hayatının makbul olduğuna, hangilerinin ıskartaya çıkartılacağına, sürgün edilebileceğine dair sinyaller verirsiniz.”</p>
<p>Şiddet ilk önce kendini en zayıf olarak gördüklerinde test ediyor olabilir mi?</p>
<p>Yaşam katmanın en altında bıraktığımız hayvanlar, bizlerin nasıl bir insan, toplum, ülke ve dünya olacağımızın da en önemli işaretçisi. Bahçesinden kaçırılıp cinsel istismara uğrayan Lucy’nin faili serbest. Eros’un öldüğü tekmeleri güvenlik kameraları kaydetti. Cezve de onu kuyruğundan tutup yere çarpan saldırganından kaçmayı başaramadı. Onu da kameralar kaydetti. Sivas’ta yavru köpeğe elindeki sopayla bütün kemiklerini kıracak kadar vuran da cep telefonu kamerası ile kaydedildi. Hepsi gözlerimizin önünde gerçekleşti. Kanıksadığımız ve hak olduğunu düşündüğümüz bu şiddet ilk önce kendini en zayıf olarak gördüklerinde test ediyor olabilir mi?</p>
<p>Patidio, tüm bu sorular, sorunlar, tartışmalar çevresinde hayvanlar için gazetecilik yapma iddiası taşıyor. Ne sadece sevimli tüylü yaratıklar ne de kendilerini ifade edemeyen ‘sessiz kullar’. Dinlemek ve görmek isteyene anlatacakları çok. Biz sadece buna hazırız…</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/sen-sustun-ben-oldum-hayvanlar-siddet-sarmalinin-neresinde/">Sen sustun ben öldüm: Hayvanlar şiddet sarmalının neresinde?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
