Türkiye ekonomisinin son on yılına damga vuran “hizmet ve ticaret odaklı büyüme”, beraberinde devasa bir lojistik ve perakende ağı getirdi. Ancak bu büyüme, sadece ekonomik verilerle değil, işçinin bedeninin ve zamanının en ince ayrıntısına kadar denetlendiği, sendikasızlaştırmanın kural haline geldiği “despotik bir emek rejimi” üzerinden yükseliyor. Özellikle son birkaç yıldır devam eden tartışmalar yeniden gündemde. Migros depolarından patron Tuncay Özilhan ailesinin evinin önüne uzanan eylemler, Migros marketlerin çeşitli şubelerinde kasa kilitleme eylemleri, demokratik kitle örgütlerinin çeşitli eylemler ve defalarca kez gözaltı uygulaması tartışmayı yeniden alevlendirmiş durumda. Migros depolarındaki fiili eylemlilik, bu yeni emek rejimine dair çok yönlü bir bakışı zorunlu kılıyor.
Sermaye kompozisyonu: Düşük marj, yüksek devir, maksimum sömürü
Sektörün anatomisini anlamak için “düşük kâr marjı” argümanının arkasındaki gerçeği deşifre etmek gerekiyor. Perakende sektörü, kârını ürün başına fiyattan ziyade, stok devir hızı ve işlem hacmi üzerinden sağlıyor. Perakende devlerinin “kârlılık düşük” argümanını boşa çıkaran en büyük kanıt ise Kamuoyunu Aydınlatma Platformu’na (KAP) bildirilen mali tablolar olarak karşımıza çıkıyor. Perakende sektöründe kâr, tekil ürün marjından elde edilmiyor. Gündemdeki Migros’un bir şubesinin günlük cirosu 250 bin liradan fazla. Yıllık ciro büyümesi ise yüzde 80’e yaklaşmış durumda. Zincir devler arasındaki taban büyüme yüzde 65 ile başlıyor yüzde 80’e kadar çıkıyor. Bu da aslında ne türden bir sermaye birikimi olduğunu kanıtlar nitelikte.
Perakende devlerinin son 10 yılda şube sayısı yüzde 193 arttı. Sermayenin sadece merkezde toplanmadığını, mahalle aralarına kadar kılcal damarlar gibi sızdığını zaten yaşadığımız ilçe, semt, mahalle ve kasabalardan biliyoruz.
Şirketlerin sunduğu yüzde 2-3’lük net kâr marjları, milyarlarca liralık cirolar göz önüne alındığında devasa bir sermaye birikimine tekabül ediyor. Bu modelin sürdürülebilirliği tek bir şeye bağlıdır: Maliyetleri yani ücretleri baskılamak, sendikalarla en iyi ihtimalle uzlaşmak ya da iş kolu alanlarını değiştirerek sendikasızlaştırma çabasını nihayete erdirmek.
Yeni emek rejimi: “Esnek” ama prangalı çalışma
Perakende ve depo işçiliği, Türkiye’de “yeni işçi sınıfının” merkez üssü haline geldi. Bu rejim, geleneksel sanayi işçiliğinden farklı olarak şu unsurlar üzerine kuruldu: Çoklu görev. Yani günlük yaşamımızda az işçi, çok iş olarak sirayet eden pratik. Böylelikle emek yoğunluğu artmış oluyor ve iş tanımı da muğlaklaşıyor. Parçalı istihdam ise başka bir boyut. Migros ve benzeri depolarda gördüğümüz “iş kolu değişikliği” ve taşeron kullanımı, işçi sınıfının birliğini parçalamayı hedefliyor. Bu esasında yeni uygulama değil. Sanayi devrimiyle birlikte, sermayenin en temel stratejisi bu pratik etrafında şekilleniyor. Aynı çatı altında farklı haklara sahip işçiler yaratarak sendikal örgütlenmenin önüne set çekilmiş oluyor.
İşçilerin yüzde 50 zam talebi, bir lüks değil, biyolojik ve sosyal olarak bir var olma çabası. Gıda enflasyonunun Avrupa ortalamasının 11 katından fazla olduğu Türkiye gerçekliğinde, sabit gelirli işçi için her geçen gün bir “yoksullaşma savaşı” anlamına geliyor.
Direnişin kriminalize edilmesi ve sendikal baskı
DGD-SEN’in hedefe konulması ve işçilerin defalarca gözaltına alınması, devlet-sermaye işbirliğinin en çıplak ve en tanınan pratiğini gösteriyor. Sektördeki emek rejimi bu yönüyle sadece ekonomik olmaktan çıkıyor.
Migros işçilerinin yaktığı ateşin üç harflilere ve diğer depolara sıçraması en büyük korku. Öfke sınıfsal, eylemde öyle. Yıllardır irili-ufaklı çeşitli eylemler yapıldı. Sermaye açısından en büyük korku, eylemlerin domino etkisi yaratması, bundandır şiddetin dozunun artması.
Türkiye perakende sektörü, devasa kârlarını işçinin “artık-emeği” ve “çalınmış zamanı” üzerine inşa edildi. Olup bitenleri yalnızca bir zam pazarlığı olarak kavramamak, bir halka geriden bütün bir çerçeveden bakmak gerekiyor. Sektörün devasa büyümesi işçinin sofrasından çalınanlarla finanse ediliyor.
Şirketlerin, işçinin emeği yani “bedava kredi” ile büyürken, zamları enflasyonun altında tutarak kasadaki likiditeyi maksimize eden döngüsü kırılmadıkça, sesler cılız kaldıkça, şiddetin dozu da artmaya devam edecek.
Şirketler, “maliyeti karşılayamıyoruz” derken, aslında bu devasa birikimi yaratan ellerle, paylaşmak istemiyorlar. Tek başına BİM’in bugün 12 binden fazla şubesi bulunuyor. Resmi kaynaklara göre Migros’un yıllık ciro büyümesi yüzde 80’in üzerinde. Büyüme, toplam giderin yüzde 2’sini bile etkilemiyor.
Yani şirketler hiç olmadığı kadar zengin, işçi hiç olmadığı kadar verimli ve yoksul. Erzurum’dan İstanbul’a, Van’dan Trabzon’a yayılan bu direniş, Migros’un “parlak” bilançolarının arkasındaki gizli maliyeti; yani işçinin çalınan emeğini, ödenmeyen promosyonunu ve yok sayılan sendikal hakkını gün yüzüne çıkarıyor. Kriminalize edilen DGD-SEN aslında Migros’un “maliyet minimizasyonu” stratejisine karşı, hayatın “insanileştirilmesi” mücadelesini veriyor. Oysa Migros uzun yıllar sonra döviz borcunu sıfırlayarak “pozitif nakit” pozisyonuna geçmişti. Yani şirketin elinde işçiye yüzde 50 değil, yüzde 100 zam yapacak finansal hacim mevcut.
Amazon depolarına kısa bakış
Dev teknoloji şirketlerinin işçi haklarını hiçe sayan, gözetim odaklı ve devletlerin denetim mekanizmalarını aşan gücü, “yeni bir otoriterlik” biçimi olarak tartışılıyor. Artık işçinin başında bir ustabaşı değil, bir kod duruyor. Bu durum, emeğin üzerindeki denetimi mutlaklaştırırken, işçiyi makinenin bir uzantısı haline getiriyor. Üretimden ziyade “dağıtımın” merkeze oturduğu bir dönemde, Amazon deposu modern zamanın fabrikasıdır. Direnişler de bu stratejik düğüm noktasını hedef alarak tedarik zincirini kırmayı amaçlıyor.
Baskılar sonucu Amazon, bazı bölgelerde asgari saatlik ücretlerini artırmak ve güvenlik protokollerini (göz boyama düzeyinde de olsa) güncellemek zorunda kaldı. Şirketin sendika düşmanı faaliyetleri birçok ülkede yargıya taşındı ve bazı işten çıkarmaların “hukuksuz” olduğu tescillendi.
Pandemiyle birlikte Amazon depolarında filizlenen direniş çizgisi, izleyen yıllarda bir tür barikata dönüştü. Direnişin modern anlamdaki ilk kıvılcımı, Mart 2020’de New York’taki JFK8 deposunda başladı. İşçilerin hijyen ekipmanı eksikliği ve enfekte olan arkadaşlarının gizlenmesine karşı duyduğu öfke eylemleri etkiledi. Başlangıçta küçük bir grup işçinin iş bırakmasıyla başladı. Christian Smalls’un liderliğindeki bu eylem, işten çıkarmalarla sonuçlansa da Amazon tarihinde bir sembol haline geldi. Örgütlenemez” denilen depo işçilerinin resmi bir kimlik kazanması ‘kazanım’ olarak tarihteki yerini aldı. Amazon İşçi Sendikası (ALU), Amazon tarihindeki ilk resmi sendikalaşma oylamasını kazandı. Bu, devasa bir katılım motivasyonu yarattı. Türkiye’de özellikle Kocaeli Dilovası’ndaki Ceva/Amazon deposunda işçiler, DGD-SEN (Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası) öncülüğünde direnişe geçti. Katılım, depo önündeki fiili nöbetlerle ve vardiya çıkışlarındaki protestolarla sağlandı. Direnişin en kitlesel ve çok uluslu hali, her yılın en yoğun alışveriş günü olan “Black Friday” (Kara Cuma) dönemlerinde gerçekleşiyor. Sadece depo işçileri değil, iklim aktivistleri ve teknoloji çalışanları da “tekno-dev”e karşı bu cepheye katıldı. -Elbette bu ‘anlamlı’ ve bütünsel bir dönüşümü yaratacak türden cephe birliğine dönüşmedi.-
Amazon’da işçi devir hızı yıllık yüzde 150’leri bulabiliyor. Bu, bir işçinin sendikalaşma sürecini tamamlayamadan işten çıkması veya çıkarılması anlamına geliyor. Bu durum, katılımın kalıcı olmasını zorlaştıran en büyük etken. İşçilerin el terminalleri üzerinden takip edilmesi, eylemlere katılımı gizli tutmayı imkansız hale getiriyor. Buna rağmen, 2023 ve 2024 yıllarındaki Black Friday grevlerinde katılımın bir önceki yıla göre yüzde 20-30 bandında arttığı gözlemlendi. Direniş, başlangıçta “birkaç işçinin tepkisi” olarak görülürken; bugün uluslararası konfederasyonların desteklediği, mahkeme kararlarıyla meşrulaşan ve Amazon’un bütçesinden “sendika kırma” faaliyetleri için milyonlarca dolar harcamasına neden olan kitlesel bir harekete dönüştü.
Bütün yaşananlar bize gösteriyor ki gelecek dünden daha krizli ve çelişki dolu olacak. Peki, mevcut örgütlülük yeterli mi? Sanırım bu soruya cevap için hepimizin düşüncesi ortalama aynıdır, hayır. Adil bir gelecek, huzurlu bir uzlaşıdan değil öfkeli ama politik çelişkiden şekillenecek. Çünkü sanayi bölgelerinin yanı sıra, sokak aralarından kent çeperine yayılmış bu zincir, yaşamın tam ortasında yer almaya devam edecek. Çünkü, kılcal damarlara kadar genişleyen ‘tehlike’ beraberinde sermaye için de handikapları beraberinde getiriyor…