Dark Mode Light Mode

Trump’ın yeni hedefi Venezuela: ‘Narko-terörizm’ rıza imal edebilir mi?

Amerika Birleşik Devletleri Savaş Bakanı Pete Hegseth, 14 Kasım 2025 tarihinde sosyal medya aracılığıyla “Operation Southern Spear” adıyla, Güney ve Orta Amerika’daki “narko-teröristleri” ortadan kaldırmayı hedefleyen bir askerî operasyon duyurdu. Oysa “Southern Spear” operasyonu, Amerikan ordusunun halihazırda Güney ve Orta Amerika’da yürüttüğü uyuşturucu karşıtı operasyonların etkinliğini artırmaya yönelik alınan teknik tedbirleri içeren bir eylem planından ibaretti. Bu duyuruyla birlikte söz konusu isimlendirme, ABD’nin bölgede yürüttüğü tüm askerî hareketliliği kapsayacak şekilde kullanılmaya başlandı.

ABD ordusu bu kapsamda, bölgede onlarca yıldır görülmemiş seviyede uçak gemileri ve nükleer denizaltılar gibi kritik askerî varlıkları da içerecek şekilde askeri güç konuşlandırıyor. Başlangıçta ABD yetkilileri, konuşlandırmanın amacının bölgedeki narko-terörist hedefleri etkisiz hâle getirmek olduğunu ifade etse de pratikte  operasyonel hareketliliğin Venezuela çevresinde yoğunlaştığı, buna bağlı olarak Venezuela hükümeti üzerinde baskı oluşturmak, hatta hükümeti askerî müdahale aracılığıyla iktidardan düşürmek amacını taşıdığı yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Son günlerde ABD yetkilileri tarafından da konuşlandırmanın doğrudan Venezuela hükümetiyle bağlantılı olduğu açıkça ifade edilmeye başlandı. Askerî hareketlilik kapsamında, açık kaynaklardan tespit edilebildiği kadarıyla 21 saldırı düzenlendi; bu saldırılarda 82 kişi hayatını kaybetti.

ABD’nin Venezuela’daki rejim değişikliği girişimleri elbette son bir yıl içerisindeki askerî hareketlilikle sınırlı değil. Devlet başkanı Hugo Chávez’in 1999 yılında devlet başkanlığına seçilmesinden bugüne, halefi Nicolás Maduro dönemini de kapsayacak şekilde ABD aralıksız biçimde müdahalelerini sürdürdü. Bu müdahaleler, askerî darbe girişimlerinden finansal yaptırımlara kadar geniş bir yelpazede gerçekleşti.

Petrol savaşı

ABD’nin Venezuela’da rejim değişikliği arayışının ilk akla gelen sebebi, elbette Venezuela’nın sahip olduğu geniş petrol rezervleri. 2023 yılı istatistiklerinde Venezuela, dünyada varlığı bilinen tüm petrol rezervlerinin yüzde 17’sine sahip; buna rağmen aynı yıla ait istatistiklere göre, temelde ABD yaptırımları nedeniyle  toplam ham petrol üretiminin yalnızca yüzde 0,8’ini gerçekleştirebildi. Rezervler ve petrol üretimi arasındaki bu uçurum, Venezuela kontrolündeki coğrafyada özellikle yabancı firmalar için büyük bir fırsat alanı olduğunu gösteriyor. Yabancı sermayenin bu fırsatlara erişimindeki en büyük engel ise Venezuela hükümetinin Chávez döneminden itibaren takip ettiği ekonomi politikasıdır. Chávez iktidara gelmesiyle birlikte Venezuela petrol üretiminin yönetiminde önemli değişikliklere gitti. Chávez dönemi öncesinde petrol üretiminden sorumlu PDVSA, yabancı sermayeli firmalarla yaptığı anlaşmalarda bu firmalara çok daha kazançlı şartlar sunuyordu. 1999 yılında kabul edilen anayasada ve 2001 yılında Hidrokarbon Yasası’nda yapılan değişikliklerle bu durum değişti; devlet, petrol üretiminin planlanması ve gelir yönetiminde mutlak biçimde söz sahibi olan ilk aktör hâline geldi. Bu değişikliklerin bir sonucu olarak yabancı sermayeli firmalar lehine olan anlaşmalarda ciddi kayıplar yaşadı.

Elbette ABD tarafından yürütülen Venezuela’daki rejim değişikliği girişimi yalnızca petrol kaynaklarına erişimle açıklanabilecek bir olgudan ibaret değil. Chávez’in sunduğu “21. Yüzyıl Sosyalizmi” vizyonu ve bu kapsamda uygulanan sosyal ve ekonomik politikalar da Venezuela’nın ABD tarafından hedef alınmasında başlıca rol oynuyor. ABD, Venezuela hükümetini ortadan kaldırarak her tür alternatif sistemin gelişme ihtimalini ortadan kaldırmak istiyor.

Narko-terör öyküsü

Süregiden bu askerî hareketliliğe dair ABD yetkililerinin yaptığı açıklamalarda narko-terörizm kavramının merkezde yer aldığı görülüyor. Halihazırda ideolojik yüklemelerle dolu olan ve aslında iki farklı olguyu ifade eden “terörle mücadele” ve “uyuşturucuyla mücadele” konseptleri, bu kavram aracılığıyla bir araya getirilerek propaganda faaliyetinin etkinliği artırılmaya çalışılıyor.

Olağan koşullarda terörle mücadele ve uyuşturucuyla mücadele faaliyetlerinin birbirinden açık bir şekilde ayrıştırılması gerekir, çünkü bu iki faaliyetin hedefleri, kullanılan araçlar ve hedef alınan aktörler birbirinden farklıdır. Uyuşturucuyla mücadele temelde bir halk sağlığı ve organize suç problemi iken terörle mücadele, ulusal güvenlik problemi olarak çerçevelendirilir. Bu bağlamda, yasal düzlemde bu suçlar farklı düzenlemelerle ele alınır. Bu düzenlemeler dâhilinde birbirinden bağımsız devlet birimleri, bu iki suçla mücadelede sorumlu olarak belirlenir ve kullandıkları metotlar da buna göre şekillenir.

1980’li yıllardan itibaren ise başta ABD ve Latin Amerika ülkelerinde olmak üzere bu iki faaliyet arasındaki farkların gitgide silikleştiği ve iç içe geçtiği gözlemleniyor. Narko-terör kavramı da bu bağlamda sık sık siyasî aktörler tarafından kullanılmaya başlandı ve yalnızca söylem düzeyinde kalmayıp bu çerçevede yasal düzenlemelere de konu edildi.

Narko-terörizm kavramının ilk kullanımı 1983 yılında Peru Devlet Başkanı Fernando Belaúnde Terry’ye atfediliyor. Belaúnde, 1983 yılında uyuşturucu kartellerinin devlet görevlilerine yönelik gerçekleştirdikleri bombalı saldırıları bu kavramla tanımladı. Kavramın kullanımında vurgulanmaya çalışılan, uyuşturucu kartellerinin terör yöntemlerine başvurduğunu göstermekti. Bu kullanımda, terör ve uyuşturucu arasında doğrudan bir bağ kurulmuyor, yalnızca uyuşturucu kartellerinin kullandıkları metotlara vurgu yapılıyordu.

Kavramın söylemsel düzeyde yaygın biçimde kullanılmaya başlanması ve yerleşik bir hâl alması, Kolombiya’da Pablo Escobar ve Medellín Karteli’nin sivil halka ve devlet görevlilerine yönelik gerçekleştirdikleri saldırılarla oldu. Yine kavramın bu kullanımında terörle uyuşturucu arasında doğrudan bir bağ kurulmuyordu; sadece suç aktörlerinin kullandıkları metotlara vurgu yapılıyordu.

Narko-terör kavramı, ABD’de yerleşik siyasetin söylemine girmesiyle niteliksel bir dönüşüm yaşadı. Kavram, ABD siyasetinin diskuruna 1980’li yıllarda Reagan döneminde girdi. ABD devlet yetkilileri, kavramı, Latin Amerika’daki birbiriyle bağlantısı olmayan uyuşturucu kartelleri ve devrimci silahlı hareketleri kapsayacak şekilde kullanmaya başladı. Kavramın bu kullanımıyla devrimci hareketler ve uyuşturucu kartelleri aynı güvenlik probleminin parçalarıymış gibi lanse edildi. Bu söylem aracılığıyla uyuşturucuyla mücadele faaliyeti, bir halk sağlığı ve organize suç problemi olmaktan çıkarılarak bir ulusal güvenlik problemi hâline getirilmeye başlandı ve bu sayede ABD yönetiminin bölge ülkelerine yönelik gerçekleştirdiği müdahaleler meşrulaştırıldı.

Bu niteliksel dönüşüm, ABD politikasında temelleri Nixon döneminde atılan ve Reagan döneminde yoğunluğu artan “Uyuşturucuyla Savaş” (War on Drugs) söylemiyle paralel şekilde gerçekleşti. Reagan yönetimi bu söylem aracılığıyla uyuşturucuyla mücadeleyi, narko-terör kavramının kullanımına benzer biçimde, bir halk sağlığı probleminden ziyade ulusal güvenlik problemi olarak ele aldı. Bu sayede ABD yönetimi, hem içeride hem dışarıda uyuşturucuyla mücadelede askerî yöntemlerin kullanılmasına meşruiyet kazandırdı.

1990’lı yıllara gelinmesiyle narko-terörizm kavramı ABD yönetimi tarafından görece daha sınırlı ve somut bir biçimde, özellikle Kolombiya’da aktif olan FARC ve ELN gibi örgütleri işaret edecek şekilde kullanılmaya başlandı. Kavram, bu kullanımında hâlâ söylemsel düzeyde olup bahse konu örgütlerin faaliyetlerinin finansmanı için uyuşturucu ticaretinden faydalandığını iddia edecek şekilde evrildi. 11 Eylül saldırılarından sonra ise kavramın coğrafi kullanımı genişledi ve sadece Latin Amerika’da aktif olan örgütleri değil Taliban gibi örgütleri de kapsayacak şekilde dünya ölçeğinde kullanılmaya başlandı. Kavram nitelik itibarıyla hâlâ terör faaliyetlerinin finansmanında uyuşturucu ticaretinin kullanılmasını ifade etmekteydi.

ABD’de kavramın yasal düzeye geçişi ise 2005 yılında gerçekleşti. Yapılan düzenlemeyle “narko-terörizm” ifadesi yasaya doğrudan eklendi. Buna göre, uyuşturucu ticaretinin terörizmin finansmanı ile bağlantılı olduğunun tespiti hâlinde sanığa verilecek cezalar artırıldı. Yapılan düzenlemedeki önemli bir nokta, işlenen suçun nerede olduğunun cezaya bir etkisi olmamasıydı. Yasa aracılığıyla suç, dünyanın neresinde işlenmiş olursa olsun ABD hukukuna göre yargılanabilen bir suç hâline geldi. Yasanın bu geniş kapsamı, hukukî perspektiften ciddi eleştirilere yol açtı.

Kartel anlatısı

Kavram, Venezuela bağlamında ilk olarak 2008 yılında kullanıldı. OFAC (ABD’nin uluslararası finansal yaptırımlarını yöneten kuruluşu), Kolombiya’da aktif olan FARC örgütünün yönettiği uyuşturucu ticaretine katıldıkları gerekçesiyle üç Venezuela devlet yetkilisini yaptırım listesine ekledi. Yine 2011 yılında benzer gerekçeyle dört Venezuela devlet yetkilisi daha yaptırım listesine alındı.

2020 yılı, kavramın Venezuela’ya ilişkin kullanımında önemli bir dönüm noktası; ABD Adalet Bakanlığı, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu ve 14 devlet yetkilisini, yine FARC örgütü ile bağlantılı olacak şekilde narko-terörizmle suçladı. Suçlamada, Devlet Başkanı Maduro’nun “Güneşler Karteli” (Cartel de los Soles) adlı uyuşturucu kartelinin lideri olduğu ve FARC ile iş birliği yaptığı iddia edildi. Bu bağlamda son önemli gelişme ise bu yıl içinde yaşandı: ABD, “Güneşler Karteli” olarak adlandırılan bu yapıyı resmî olarak terör örgütleri listesine ekledi; buna bağlı olarak Devlet Başkanı Maduro, sadece terör örgütleriyle iş birliği yapan bir kartelin lideri değil, aynı zamanda doğrudan bir terör örgütünün liderine dönüştürüldü.

Venezuela devlet yetkilileri, kartel suçlamasının tamamen uydurmadan ibaret olduğunu ve Venezuela hükümetine yönelik saldırı için bir gerekçe olarak kullanıldığını belirtiyor. Çeşitli resmî raporlar ve medya raporları da bilinen anlamıyla bir kartelin varlığından söz edilemeyeceğini vurguluyor.

Uyuşturucu karteli ifadesi uluslararası hukukta veya ABD hukukunda doğrudan karşılığı olan bir ifade değil. Bu terim daha ziyade akademide ve medyada, kâr amaçlı uyuşturucu ticareti yürüten, belirli bir coğrafi alanda kontrolü bulunan, devlet dışı silahlı hiyerarşik yapıları tanımlamak için kullanılıyor. ABD’nin yönelttiği suçlamada dahi Venezuela’da bu tanıma uygun bir yapının bulunmadığı, “Güneşler Karteli”nin uyuşturucu ticaretinden gelir elde eden, yolsuzluğa karışmış Venezuelalı devlet yetkililerinin oluşturduğu bir ağdan ibaret olduğu iddia ediliyor. Buna ek olarak ABD yönetimi bu isimlendirmeyi ve suçlamaları yaparken kamuoyuyla elle tutulur bir kanıt paylaşma gereği de duymuyor.

Gelecek dönemde de bu kavramın diğer uluslararası aktörler tarafından çok daha sık kullanılacağı, farklı ülkelerdeki ana akım medya kuruluşları ve uluslararası haber ajanslarının bu kavramı benimseyeceği tahmin edilebilir. Ayrıca, Venezuela örneğinden de anlaşıldığı üzere, ABD hükümetinin öncelikle Latin Amerika coğrafyasında, sonra tüm dünya ölçeğinde bu kavramı bir silah olarak daha etkin biçimde araçsallaştıracağı öngörülebilir; bunun işaretleri halihazırda da gözlemleniyor. Çin aleyhinde ABD resmî yetkilileri ve medyası tarafından yürütülen fentanil kampanyası ile Kolombiya devlet başkanına yönelik devreye sokulan finansal yaptırımlar da buna dair somut göstergeler niteliğinde.

 

 

Önceki

Hegemonya mücadeleleri ve 19 Mart sonrası Türkiye

Sonraki

Jules Verne’in 'devriâlemi'... Küçülen dünya ve kapitalist büyülenme