Dark Mode Light Mode
Hafızalarda 6 Şubat: Kucağımızda defne dallarıyla
Türkiye’de gıda krizi: Bir tasfiyenin öyküsü

Türkiye’de gıda krizi: Bir tasfiyenin öyküsü

Gıda krizi, halkların gıdaya erişim hakkının sermaye tarafından gasp edilmesidir. Gıdanın üretimden tüketime uzanan süreci, sermaye birikimi ve emperyalist bağımlılık ilişkileri içinde toplumun ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmiştir; kriz iklim koşullarının değil, toprağın, suyun ve emeğin kâr için metalaştırılmasının sonucudur. Tarım, toplumsal yeniden üretimin bir parçası olmaktan çıkarılıp piyasa mantığına teslim edildiğinde, ekolojik yıkım ile açlık aynı sömürü düzeninin birbirini besleyen iki yüzü haline gelir. Türkiye’de bugün yaşanan gıda krizi de savaş sonrası kurulan bu bağımlılık düzeninin tarihsel ve sınıfsal bir ürünüdür.

Gıda krizi gündelik hayatı kuşatırken, bu krizden çıkış yolları sıkça gündeme gelmeye başladı. Mevcut krizin kökleri, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkışının ardından ortaya çıkardığı tarım politikalarına dayanıyor. Kapitalist bloğun yeni lideri ABD, savaş sonrası güçlenen Sovyetler Birliği’ni bir tehdît olarak algıladı ve Avrupa ülkelerini de arkasına alarak IMF, Dünya Bankası gibi bir dizi kuruluşun finansal iktidarına öncülük etti. Savaş sonrası yıkılan dünyanın ‘yaralarını’ sarma iddiası ile geliştirilen Marshall Planı, yaraları sarmaktan ziyade emperyalizme bağımlılık ilişkileri geliştirmek için bir Truva atı işlevi gördü. Marshall Planı neticesinde Türkiye’ye biçilen misyon, Avrupa’nın tahıl başta olmak üzere tarım deposu olmaktı.

Bu misyon doğrultusunda Marshall Planı’nın Türkiye’ye yansıması tarımda endüstrileşmenin gerçekleştirileceği bir tarımsal kalkınma planıydı. Ancak Türkiye’de küçük üreticilere dayalı tarımsal üretim bu geçişi gerçekleştirebilecek altyapıya sahip değildi. Çünkü genç cumhuriyet; kırsal kalkınma planlarını, tarımda endüstrileşmeyi, feodal üretim ilişkilerini tasfiye edecek bir süreç olarak düşünecek sınıfsal karakterden yoksundu.

Genç cumhuriyetin sınıfları ve feodalizm

Genç cumhuriyetin yönetici sınıflarını oluşturan milliyetçi küçük burjuva radikalleri, ticaret burjuvazisi ve yarı-feodal toprak ağalarından oluşan koalisyon, mevcut sınıfsal kompozisyonu nedeniyle feodalizmi tasfiye edecek bir politika üretemedi. Bu sınıfsal bileşimi daha net kavrayabilmek için koalisyonun bileşenlerini kısaca açmak gerekir.

Radikal küçük burjuva milliyetçileri, askeri-sivil bürokrasi içerisinde etkili ve belirleyici bir konuma sahipti. Ancak bu kesim homojen bir yapı arz etmiyor; özellikle 1930’lu yıllardan itibaren bürokratikleşen ve statükocu bir karaktere evrilen eğilimleri de bünyesinde barındırıyordu. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü, bu sınıf fraksiyonunun öne çıkan siyasal figürleri arasında yer aldı.

Ticaret burjuvazisi ise, erken Cumhuriyet döneminde sanayi burjuvazisinden daha belirleyici bir konumda bulundu. Devletle iç içe gelişen ve korumacı-devletçi çerçeve içinde piyasa yanlısı politikaları savunan bir sermaye fraksiyonu olarak şekillendi. İş Bankası etrafında kümelenen bu kesimin en bilinen siyasal temsilcisi Celal Bayar’dır.

Yarı-feodal toprak ağaları, Osmanlı döneminde tımar sisteminin çözülmesiyle ortaya çıkan ve eski tımar sahiplerinin ağalaşması sonucunda biçimlenen sınıf kesimleriydi. Bu kesimler, tarımda kapitalistleşme sürecine eklemlenmiş olmakla birlikte, pre-kapitalist ilişkilerin ve zor temelli sömürü biçimlerinin önemli unsurlarını korumaya devam etti.

İkinci Dünya Savaşı sürecinde Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde belirginleşen sınıfsal ve siyasal çatışmalar, savaş sonrasında Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle sonuçlandı. Bu süreç, ticaret burjuvazisi ile toprak ağalarının oluşturduğu ve emperyalizmle daha açık bir uyum ilişkisi kuran patron–ağa iktidar bloğunun tesis edilmesi anlamına geldi.

Devlet destekli tarım dönemi ve sınıf

1945–1960 arası devlet destekli tarım politikaları, yüzeyde küçük üreticiyi güçlendirmeyi hedefleyen reformlar olarak sunulsa da, gerçekte tarımsal üretim ilişkilerinde sınıflar arası göreli bir dengeyi tesis etmeye yönelik bir müdahale niteliği taşımıştır. Bu dönemde devlet, küçük üretici, büyük toprak sahibi ve gelişmekte olan tarımsal sermaye arasındaki çelişkileri doğrudan bastırmak yerine, onları yöneten ve düzenleyen bir arabulucu işlevi görmüştür. Bu arabuluculuk, çayda alım garantileri, tütünde tekelci sözleşmeler, fındıkta ise sınırlı ve düzensiz destekler gibi ürün bazlı farklı müdahale biçimleriyle somutlaşmıştır.

Küçük üreticilik, toprak, sermaye ve teknoloji yetersizliği nedeniyle endüstriyel tarımın gerektirdiği yüksek girdi ve ölçek baskısı altında kırılgan bir konumdaydı. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile sınırlı bir toprak dağıtımı gerçekleştirilmiş; ancak bu düzenleme büyük toprak mülkiyetini yapısal olarak tasfiye edecek ölçekte uygulanmamıştır. Küçük üreticinin tarımda tutulması, esas olarak KİT’ler ve kooperatifler aracılığıyla sağlanan girdi sübvansiyonları, alım garantileri ve kredi mekanizmaları üzerinden mümkün olmuştur. Örneğin Doğu Karadeniz’de çay üreticisi küçük üreticiler, birkaç dönümlük arazilerde üretim yapmalarına rağmen devletin yaş çay alım garantileri sayesinde pazara erişebilmiş; ancak fiyat belirleme süreçlerinde söz sahibi olamamışlardır. Bu destekler, küçük üreticinin mülksüzleşmesini geçici olarak ertelemiş, ancak onu pazara ve devlete bağımlı bir üretici konumuna yerleştirmiştir.

Büyük toprak sahipleri açısından bu dönem, açık bir mülkiyet kaybı sürecinden ziyade, devlet destekleri ve pazar genişlemesi sayesinde üretimlerini yoğunlaştırabildikleri bir yeniden yapılanma evresi olmuştur. Toprak reformunun sınırlı uygulanması, büyük mülkiyetin siyasal ve ekonomik gücünü korumasını sağlamış; makineleşme ve fiyat destekleri, bu kesimin üretim maliyetlerini düşürerek tarımsal artık değeri artırmasına olanak tanımıştır. Özellikle Ege ve Güneydoğu’da tütün ve pamuk gibi nakit ürünlerde, büyük üreticiler makineleşme ve krediye erişim avantajı sayesinde küçük üreticilere kıyasla daha yüksek verim ve kâr elde etmiştir. Böylece büyük toprak sahipleri, tarımsal kapitalistleşmenin öncü aktörleri haline gelmiş, kırsal sınıf yapısındaki eşitsizlikler derinleşmiştir.

Devlet, bu üçlü ilişkide doğrudan bir sınıfın temsilcisi olmaktan ziyade, tarımsal üretimin sürekliliğini ve toplumsal istikrarı sağlama kaygısıyla hareket eden düzenleyici ve yeniden dağıtıcı bir aktör olarak konumlanmıştır. Küçük üreticiliğin tamamen çözülmesi, kentlere ani işgücü göçü ve toplumsal gerilimler yaratma riski taşıdığından; devlet, destekleme alımları ve kooperatifler yoluyla köylüyü üretimde tutmayı tercih etmiştir. Tütünde devlet tekeli aracılığıyla üretim ve kalite denetimi sağlanırken, fındıkta üreticinin büyük ölçüde tüccar ve ihracatçı sermayenin fiyat dayatmalarına terk edilmesi, devlet müdahalesinin seçici ve eşitsiz karakterini ortaya koymuştur. Aynı zamanda büyük toprak sahiplerinin siyasal etkisi, reformların radikal bir yeniden bölüşüm doğrultusunda ilerlemesini engellemiştir.

Sonuç olarak 1945–1960 dönemi, Türkiye tarımında ne köklü bir toprak roformu ne de serbest piyasa temelli bir tarımsal kapitalizm yaratmıştır. Bunun yerine devlet, küçük üreticiliğin tasfiyesini erteleyen, büyük toprak mülkiyetini koruyan ve tarımı pazara eklemleyen geçici ve çelişkili bir sınıfsal uzlaşma rejimi kurmuştur. Çayda devlet korumasına dayalı bağımlı küçük üreticilik, tütünde tekelci disiplin, fındıkta ise ticari sermayeye bağımlılık biçimleri, bu uzlaşma rejiminin ürünler üzerinden aldığı farklı görünümleri temsil etmiştir. Bu rejim, ilerleyen yıllarda neoliberal politikalarla çözülecek olan yapısal gerilimlerin de temelini oluşturmuştur..

1980’ler: Küçük ölçekli kırsal tarımın emperyalizme erken devri

1980’lerden itibaren uygulanan neoliberal tarım politikaları, sadece ekonomik bir dönüşüm değil, aynı zamanda kırsal alanlarda politik ve sosyal bir tasfiye sürecini de beraberinde getirdi. Bu tasfiye, tarımsal üretim ilişkilerinin sınıfsal yeniden düzenlenmesi anlamına gelmiş; devletin önceki dönemlerde küçük üretici ve köylüyü üretimde tutmaya yönelik düzenleyici rolü, yerini piyasa disiplinini dayatan ve sermaye lehine işleyen bir konuma bırakmıştır. Bu dönüşüm, çayda alım garantilerinin tartışmaya açılması, tütünde sözleşmeli üretimin yaygınlaştırılması, sebze ve meyvede ithalat baskısının artması gibi somut politika adımlarıyla görünür hale gelmiştir. Küçük aile tarımı ve yerel üretim yapıları, emperyalist tekellerin ve devlet destekli şirketlerin çıkarları doğrultusunda baskı altına alındı; köylünün üretimden kopuşu ve topraksızlaşması, bölgesel eşitsizlikleri derinleştirdi. Bu süreçte küçük üreticiyi yalnızca ekonomik olarak değil, siyasal ve örgütsel olarak da çözülmüş; tarımsal üretimde özne olmaktan çıkarılarak küresel tedarik zincirlerinin edilgen bir halkası haline getirilmiştir. Örneğin çay üreticisi, kendi ürününün fiyatını belirleyemez hale gelirken; tütün üreticisi kota ve kalite sınıflandırmalarıyla üretim dışına itilmeye başlamıştır.

Bu politik süreç, farklı bölgelerde farklı biçimlerde kendini gösterdi: Doğu Karadeniz’de çay üreticileri, Marmara’da sebze ve meyve üreticileri, Güneydoğu’da GAP bölgelerindeki çiftçiler; her biri devletin teşvik ve destek mekanizmalarından sınırlı şekilde faydalanırken, küresel Pazar ve şirket baskısı altında üretimlerini sürdürmek zorunda kaldı. Doğu Karadeniz’de çay üreticileri düşük fiyatlar ve kota uygulamaları nedeniyle fazla ürünü satamazken; Marmara’da küçük sebze üreticileri ithal ürünlerle rekabet edemez hale gelmiş, GAP bölgesinde ise sulama yatırımlarına rağmen pamuk ve mısır gibi ürünlerde çokuluslu girdi şirketlerine bağımlılık artmıştır. Bu farklılaşma, sınıfsal sonuçlar bakımından ortak bir eğilime işaret etmektedir: küçük üreticiler artan girdi maliyetleri, fiyat baskısı ve borçlanma ilişkileri yoluyla mülksüzleşmeye zorlanırken; tarımsal ticaret, işleme ve ihracat alanları giderek büyük sermaye gruplarının denetimine girmiştir. Fındıkta tüccar ve ihracatçı firmaların fiyat belirleyici konumu, bu sermaye yoğunlaşmasının erken örneklerinden biri olmuştur.

Bu süreç, tarımda endüstriyel ve pazar odaklı bir modele geçişin, yerel ve küçük üreticiler üzerinde yarattığı bağımlılık ve örgütsel zayıflığı net biçimde ortaya koydu. Kooperatiflerin işlevsizleştirilmesi, KİT’lerin tasfiyesi ve destekleme alımlarının daraltılması, küçük üreticiliğin kolektif savunma araçlarını ortadan kaldırmış; üretici, tüccar, banka ve çokuluslu şirketler karşısında tek başına bırakılmıştır. Örneğin fındıkta Fiskobirlik’in etkisizleştirilmesi, çayda kamusal alım mekanizmalarının tartışmaya açılması, tütünde Tekel’in dönüşümü bu sürecin ürün bazlı yansımalarıdır. Böylece tarımsal üretim, sınıfsal olarak parçalanmış, küçük üreticiyi hızla yarı-proleter ya da göçmen işçi konumuna itilmiştir. Birçok küçük üretici için tarım, geçim kaynağı olmaktan çıkarak mevsimlik ya da tamamlayıcı bir faaliyet haline gelmiştir.

Türkiye’de tarımsal yapının bu dönemde aldığı biçimin sonuçları uzun vadede rakamlara da yansıdı: 1980’de yaklaşık 28,2 milyon hektar olan işlenen tarım alanı, 2000’de 26,4 milyon hektara, 2010’da 24,4 milyon hektara kadar geriledi. OECD verilerine göre toplam tarımsal alan da 2000’de 40,5 milyon hektardan, 2023’te 38,5 milyon hektara düştü. Bu daralma, yalnızca teknik ya da demografik nedenlerle açıklanamaz; aksine küçük üreticiliğin tasfiyesi, tarım dışına itilen emek gücü ve toprağın sermaye lehine yeniden tahsisiyle doğrudan bağlantılıdır. Tarımsal alan kaybı, aynı zamanda köylü sınıfının tarihsel çözülüşünün mekânsal bir göstergesi olarak okunmalıdır. Çay bahçelerinin bakımsızlığa terk edilmesi, tütün tarlalarının boş kalması ve fındık bahçelerinin yaşlanan üreticilerle sürdürülemez hale gelmesi bu çözülüşün gündelik hayattaki yansımalarıdır.

Sonuç olarak 1980’ler, Türkiye tarımında küçük üreticiliğin yalnızca üretimden değil, tarihsel olarak taşıdığı toplumsal ve siyasal ağırlıktan da koparıldığı bir kırılma momenti yaratmıştır. Devletin geri çekildiği bu dönemde ortaya çıkan boşluk, emperyalist tarım tekelleri ve yerli-büyük sermaye tarafından doldurulmuş; tarım, ulusal gıda egemenliği perspektifinden uzaklaşarak küresel sermaye birikiminin erken ve bağımlı bir alanı haline gelmiştir. Çayda çokuluslu markaların pazardaki hâkimiyeti, tohum ve gübrede dışa bağımlılık, tütünde uluslararası şirketlerin sözleşmeli üretim modelleri bu bağımlılığın somut örnekleri olmuştur. Bu yönüyle 1980’ler, küçük ölçekli kırsal tarımın emperyalizme devrinin kurumsallaştığı tarihsel bir eşik olarak değerlendirilebilir.

Yeni yüzyıl: En vahşi sömürü çarkı

Tarımsal yapının tasfiye sürecinde en büyük darbe 2000 yılında imzalanan ‘Stand By’, ‘tarımda yeniden yapılandırma’ ve Dünya Bankası ‘tarımda dönüşüm programı’ ile vuruldu. Bu müdahale, tarımda devletin tarihsel olarak üstlendiği yeniden dağıtıcı ve dengeleyici rolün tasfiyesi anlamına gelmiş; tarımsal üretim ilişkileri doğrudan küresel sermaye birikim rejimine eklemlenmiştir. Bu eklemlenme, çayda alım fiyatlarının baskılanması, tütünde kota ve sözleşme dayatmaları, fındıkta serbest piyasa adı altında tüccar tekellerinin güçlenmesi gibi ürün bazlı sonuçlar üretmiştir. Destekleme kapsamının daraltılması, girdi sübvansiyonlarının düşürülmesi, taban fiyat uygulamasının kaldırılması, tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesi, Türkiye’nin ilk özel sermayeli kalkınma ve yatırım bankası Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’nın (TSKB) devre dışı bırakılması, tarımsal kredi faizlerinin yükseltilmesi ‘tarımda dönüşüm programı’ ile arzu edilenlerdi. Bu politikalar, özellikle mazot, gübre ve yem gibi girdilere bağımlı üretim yapan küçük çiftçiler için üretimi sürdürülemez hale getirmiştir. Bu adımlar, küçük üretici ile büyük tarımsal sermaye arasındaki eşitsizliği yapısal hale getirerek, tarımı sermaye lehine yeniden örgütleyen bir sınıfsal müdahale niteliği taşımıştır.

2001–2007 yılları arasında Dünya Bankası’nın Tarım Reformu Uygulama Projesi (ARIP) kapsamında kaldırılan bütün destekler yerine, üretimle bağlantısı olmayan, dönüm başına ödenen Doğrudan Gelir Desteği (DGD) sistemi uygulanmaya başladı ve aynı zamanda Çiftçi Kayıt Sistemi’ne geçildi. DGD, özellikle tütün, pancar ve pamuk gibi emek yoğun ürünlerde üretimi sürdürmek yerine, üretimden vazgeçmenin “telafisi” haline gelmiştir. DGD sistemi, küçük üreticiyi üretimde tutmayı değil, üretimden çekilmeyi yönetmeyi hedefleyen bir mekanizma olarak işlev görmüş; tarımsal emek sürecinin tasfiyesini sınıfsal açıdan yumuşatmayı amaçlamıştır. Kemal Derviş politikalarıyla aynı anda tasarlanan “15 günde 15 yasa” ile Tütün ve Şeker yasaları çıkartıldı. Tütün yasası, TEKEL’i tamamen devre dışı bırakarak, Türkiye’deki pazarı tamamen yabancı sermayeye teslim etti. Bu süreçte Ege ve Karadeniz’de binlerce tütün üreticisi üretim kotası dışında bırakılarak tarımdan koparıldı. Bu düzenleme, tütün üreticisini hem devlet güvencesinden hem de pazarlık kapasitesinden yoksun bırakarak, çokuluslu şirketlerin sözleşmeli üretim rejimine mahkûm etmiştir.

Aynı süreçte Türkiye’de tarımın GSYH’deki payı da gerilemeye başladı: 2000 yılında %10 civarında olan tarımın payı, 2023’te %6,2’ye kadar düştü. Tarım istihdamı ise aynı dönemde toplam istihdamın %36’sından %14,6’sına indi. Bu düşüş, tarımın verimsizleşmesinden çok, tarımsal emek gücünün sistematik biçimde tasfiye edilmesinin ve sermaye birikiminin tarım dışı sektörlere yönlendirilmesinin sonucudur. Sebze-meyve üretiminde aile emeğine dayalı küçük işletmelerin çözülmesi ve ithalata dayalı arz politikaları bu süreci hızlandırmıştır. Hayvansal üretimde de benzer bir gerileme yaşandı: 1980’de 16,9 milyon büyükbaş hayvan varken, 2000’de bu sayı 10,9 milyona düştü; küçükbaş hayvan sayısı ise 1980’de 67,7 milyondan, 2002’de 32 milyonun altına geriledi. Koyun ve keçi yetiştiriciliğinin tasfiyesi, özellikle Doğu ve İç Anadolu’da mera temelli üretimin çökmesi anlamına gelmiştir. Hayvancılıktaki bu çözülme, yem, veterinerlik ve girdi piyasalarının şirketleşmesiyle küçük üreticinin üretim dışına itilmesinin somut bir sonucudur.

AKP iktidarı, neoliberal politikaların devamcısı ve uygulayıcısı olarak küçük aile tarımı yapan üreticilerin küresel gıda tekelleri karşısında korumasız kalacağı ve tasfiye edileceği sürecin en vahşi sömürü çarkını yarattı. Bu dönemde devlet, küçük üretici ile sermaye arasındaki çelişkide açık biçimde sermayenin tarafında konumlanmıştır. Tekel ürünleri özelleştirildi, tütün piyasası yabancı tekellerin denetimine girdi. Sözleşmeli tarım yürürlüğe sokuldu. Domates, mısır, patates ve kanatlı yem bitkilerinde sözleşmeli üretim yaygınlaşarak üreticiyi şirket planlamasına bağımlı hale getirdi. Sözleşmeli tarım, üreticinin toprağı üzerindeki mülkiyetini fiilen anlamsızlaştırarak onu kendi arazisinde ücretli işçiye dönüştüren bir ilişki biçimi yaratmıştır. Organik tarım sertifikası verilmesi yetkisi uluslararası şirketlere teslim edildi. Bu durum, küçük üreticilerin organik pazara erişimini fiilen imkânsızlaştırmıştır. Biyo-güvenlik yasası ile beraber, çocuk mamaları haricinde GDO kullanımının önü açıldı ve GDO’lu yem ithalatına izin verildi. GDO’lu yem ithalatı, hayvancılığı tamamen ithal girdilere bağımlı hale getirmiştir. TİGEM TAGEM yasaları ile tarım arazileri şirketlere peşkeş çekildi. (TİGEM ve TAGEM düzenlemeleriyle kamuya ait tarım işletmeleri ve araştırma alanları, özel sektörün kullanımına açılmış; kamu eliyle yürütülen tohum, ıslah ve üretim faaliyetleri piyasaya devredilmiştir.)

Çiftçi sayısı, 10 yılda %55 geriledi

Bu dönemde tarımın yapısal çöküşü sayısal olarak da görünür hale geldi: SGK verilerine göre, çiftçi sayısı son 10 yılda yaklaşık %55 azalarak 2021 sonu itibarıyla 512 bin kişiye kadar düştü. Bu veri, küçük üreticiliğin sınıf olarak çözülüşünün istatistiksel ifadesidir. Tarımın ekonomideki payındaki gerileme, istihdamdaki daralma ve kırsaldan kopuşun hızlanması, metropollere zorunlu göç hareketini güçlendirdi. 1950’de nüfusun %75’i kırsalda yaşarken, 2010’da bu oran %23,7’ye geriledi. Kırdaki tarım dışı işlerde çalışma oranı da yıllar içinde %22,7’den %38’e yükseldi. Tarım dışına itilen nüfus, kentlerde inşaat, hizmet ve güvencesiz sanayi işçiliğine yönelmiştir. Bu dönüşüm, köylü nüfusun kentlerde güvencesiz emek rezervine dönüştürülmesi anlamına gelmiştir.

Tarım Sigortaları Yasası şirketlere yaradı ve küçük üretici sigorta yaptıramaz oldu. Özellikle don, sel ve kuraklık riski yüksek olan fındık, çay ve meyve üreticileri sigorta sisteminin dışında kalmıştır. DSİ’nin görevleri sınırlandı ve su birlikleri yasası parsel büyüklüğüne göre oy kullanma hakkı getirildi. Bu düzenleme, su yönetimini doğrudan sınıfsal bir güç ilişkisine bağlayarak büyük arazi sahiplerine ayrıcalık tanımıştır. Suyun ticarileşmesinin önü açıldı. Tarım arazileri inşaat, maden, enerji sektörlerine açıldı ve tarım arazileri peşkeş çekildi. Zeytinlik alanların madencilik ve enerji projeleriyle daraltılması bu sürecin en görünür örneklerinden biridir. AKP iktidarı döneminde, tarımsal üretimi devlet eliyle destekleyen kooperatifler işlevsizleştirildi, su ticarileştirildi, tohum üreticilerin elinden alındı, girdi fiyatları üreticilerin alamayacağı fiyatlara yükseldi ve üreticilerin ne ekip ne biçeceğine karar verme olanakları ellerinden alındı. Böylece küçük üretici yalnızca üretim araçlarından değil, üretim kararlarından da koparıldı. Tarım şirketlerin denetimine girdi ve küçük üretici sözleşmeli tarım dayatmasıyla kendi topraklarında çok uluslu gıda tekellerinin işçisi haline geldi.

Bugün Türkiye’de tarımsal amaçlı 9.442 kooperatif ve 2,2 milyonun üzerinde ortak bulunması, kooperatifleşme potansiyelinin hâlâ güçlü olduğuna işaret eder; fakat bu potansiyel neoliberal politikalar nedeniyle etkili şekilde kullanılamamaktadır. Fındık, süt ve zeytin kooperatiflerinin etkisizleştirilmesi bu potansiyelin nasıl boşa çıkarıldığını göstermektedir. Bu durum, sorunun üretici iradesi değil, sınıfsal olarak belirlenmiş siyasal tercihler olduğunu göstermektedir.

Topraksızlaşan küçük üretici metropollere göç etmek zorunda kaldı ve tarımsal üretim yapılamaz hale geldi. Kendi kendine yeten bir ülkeden birçok tarımsal kalemi ithal eden bir ülke haline gelindi. Buğday, mercimek, mısır ve canlı hayvan ithalatı, bu bağımlılığın en çarpıcı göstergeleridir. Ekolojik yıkım had safhaya ulaştı. Sonuç olarak yeni yüzyıl, Türkiye tarımında küçük üreticiliğin tasfiyesi, tarımsal emeğin güvencesizleştirilmesi ve doğanın sermaye birikim sürecine tabi kılındığı tarihsel bir dönem olarak kayda geçmiştir.

 

Önceki

Hafızalarda 6 Şubat: Kucağımızda defne dallarıyla