<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mefhum</title>
	<atom:link href="https://www.mefhumdergi.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.mefhumdergi.com/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 22 Apr 2026 18:02:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.1</generator>

<image>
	<url>https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cropped-facicon-32x32.png</url>
	<title>Mefhum</title>
	<link>https://www.mefhumdergi.com/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>70’lerin devrimci ruhu, bugünün kimlik politikaları ve sinemada hafıza savaşı: Ulaş Can Olgunsoy ile &#8216;Perdedeki Mücadele&#8217; üzerine</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/70lerin-devrimci-ruhu-bugunun-kimlik-politikalari-ve-sinemada-hafiza-savasi-ulas-can-olgunsoy-ile-perdedeki-mucadele-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tuna Deniz Türkyılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Apr 2026 16:47:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Açık Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[devrimci sinema]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[sinema]]></category>
		<category><![CDATA[söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Ulaş Can Olgunsoy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3820</guid>

					<description><![CDATA[<p>Belli başlı özellikleriyle hafızalara kazınmış olan dönemler ve o dönemlerin insanları vardır. Ancak bu dönemsel hafıza, kendinden sonrasına&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/70lerin-devrimci-ruhu-bugunun-kimlik-politikalari-ve-sinemada-hafiza-savasi-ulas-can-olgunsoy-ile-perdedeki-mucadele-uzerine/">70’lerin devrimci ruhu, bugünün kimlik politikaları ve sinemada hafıza savaşı: Ulaş Can Olgunsoy ile &#8216;Perdedeki Mücadele&#8217; üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Belli başlı özellikleriyle hafızalara kazınmış olan dönemler ve o dönemlerin insanları vardır. Ancak bu dönemsel hafıza, kendinden sonrasına genellikle belirli bir egemen anlatının tahakkümü altında sunulur.<span class="Apple-converted-space">  </span>Ulaş Can Olgunsoy’un yakın zamanda NotaBene Yayınları’ndan çıkmış olan çalışması <i>Perdedeki Mücadele: 1970’ler Türkiye’sinde Devrimci Sinemanın Stili,</i> bu açıdan Türkiye’nin sinemasına damga vurmuş olan bir dönemi ve bu dönemden beslenen bir sinema stilini incelemekle kalmayıp, yakın tarihimizin ‘‘unutturulmak’’ veyahut ‘‘yanlış hatırlanılması’’ istenilen bir dönemine sinemadan doğru bir mercek tutma işlevini de üstleniyor.</p>
<p>Heyecan veren bu çalışmasıyla ilgili Ulaş Can Olgunsoy ile söyleştik.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b>Kısa süre önce “Perdedeki Mücadele: 1970’lerde Türkiye’de Devrimci Sinemanın Stili” başlığıyla yayımlanan doktora teziniz, artık sadece akademik ilgiye değil, kamusal bir ilgiye de talip. Bu alanı bir araştırma konusu olarak değerlendirme isteği nasıl doğdu? Belki filmleri defalarca izlemiş ancak böyle bir tanımlamayı ilk kez duyacak okurlar için anlatmak gerekirse, nedir “devrimci sinema”?<span class="Apple-converted-space"> </span></b><b></b></p>
<p>Türkiye’nin sinema tarihi üzerine yazılmış kitaplara, yapılan araştırmalara, yazılıp çizilenlere bakarsanız, bir noktada “devrimci sinema” tabiri ile karşılaşmanız çok olasıdır. Özellikle sinemamızın 60’lı ve 70’li yılları söz konusu olduğunda yaygın olarak bu nitelemeyle karşılaşıyoruz. 27 Mayıs’tan 12 Eylül’e uzanan o neredeyse yirmi yıllık süreç, Türkiye’de solun güçlü bir toplumsal aktör olduğu, siyasal ve sosyal hayatı derinden etkilediği, toplumun hafızasında halen taze olan ve etkileri bugün dahi hissedilen bir dönem. Bu dönemde solun talepleri, değişim, dönüşüm arzuları, mücadeleleri, yeni bir ülke ve dünya yaratma gayesi hayatın her alanında karşılık buluyor. Elbette kültür-sanat alanı da olan bitenlerden azade değil, aksine tüm bunlardan derin bir biçimde etkileniyor.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Öncelikle “devrimci sinema” tabiri, bizzat dönemin sinema insanlarına ait. Yapmak istedikleri bu “yeni” sinemayı, devrimci sinema olarak niteliyor, tarif ediyorlar. Özellikle ilgili dönemde çıkan sinema dergilerine, kültür-sanat yayınlarına, köşe yazılarına göz gezdirirseniz, orada yürütülen tartışmalarda, kaleme alınan metinlerde, fikir ve eleştiri yazılarında devrimci sinema tabirinin yaygın ve paralel olarak kullanıldığını görürsünüz. Sinema insanları tarafından kimi zaman farklı nitelemeler, kavramsallaştırma çabaları da söz konusu oluyor (örneğin “yeni sinema”, “materyalist sinema”, “bağımsız sinema”, “ilerici sinema”, “ileriye dönük sinema” gibi tabirlere de rastlayabiliyoruz), ancak hepsinin ortak kullandığı adeta bir “çatı” kavram olarak, devrimci sinema nitelemesinin ortaklaştığını gözlemleyebiliyoruz. Dolayısıyla benim de kitapta kullanmayı tercih ettiğim bu tabir, bizzat o insanların terminolojisine, dönemin tartışmalarına, arayışlarına dayanıyor.</p>
<p>Kitapta ele aldığım şekliyle ve o dönemde devrimci sinema anlayışını savunan sinemacıların genel yaklaşımı bağlamında kısaca tanımlamak gerekirse, devrimci sinemayı, politik sinemanın çok daha “doğrudan” bir uzantısı olarak değerlendirmek mümkün. Devrimci sinema, yalnızca toplumsal sorunları ele almakla, mevcut düzeni sorgulamakla, eleştirmekle “yetinmeyen”, onu değiştirmek, dönüştürmek isteyen ve sinemayı siyasal mücadelenin bir parçası olarak gören bir anlayışı karşılıyor. İzleyiciyi pasif bir konumdan çıkarıp, tarihsel ve toplumsal süreçlerin aktif bir öznesi haline getirmeyi amaçlayan bir sinema fikri/pratiği olarak ele alabiliriz. Devrimci sinemayı savunanlar, perdeye yansıyanları toplumu dönüştürecek politik bir mücadelenin doğrudan bir aracı olarak konumlandırıyordu.</p>
<p>Benim bu konuyu bir araştırma problemi olarak ele almam, Türkiye’de politik, devrimci sinema üzerine yapılan çalışmaların ekseriyetinin, bu filmleri daha çok ele aldıkları konular, içerikleri üzerinden tasnif etme, değerlendirme eğiliminde olması kaynaklıydı. Bu yaklaşımın önemli bir eksik bıraktığını düşündüm, çünkü &#8220;politik&#8221; ya da &#8220;devrimci&#8221; olma iddiası taşıyan bir filmin &#8220;ne anlattığı&#8221; kadar &#8220;nasıl anlattığı&#8221;, yani onun sinemasal dili, stili de önem taşıyor. Bu nedenle kitapta devrimci sinema örneklerini içerik düzeyiyle birlikte anlatı yapısı, sinematografi, kurgu ve mizansen gibi unsurlar üzerinden de ele alarak, filmleri “devrimci kılan” niteliklerin neler olduğunu film stiline odaklanarak incelemeye, anlamaya çalıştım. Filmlerin ideolojik ve sınıfsal tavırlarının, politik mesajlarının nasıl bir estetikle inşa edildiğini, bütünsel bir perspektifle ele almayı ve ortaya koymayı hedefledim.</p>
<p><b>1970&#8217;lerden bugüne devam eden “devrimci sinema” geleneği açısından 1980 darbesini bir milat olarak görebilir miyiz? Bu tarihten önce ve sonra Türkiye siyasal hayatındaki dinamikler &#8220;devrimci sinemanın&#8221; dönüşümünü nasıl etkiledi? 1970&#8217;lerden 2000&#8217;li yıllara bir hat çizsek neler söylersiniz?<span class="Apple-converted-space"> </span></b><b></b></p>
<p>Türkiye’nin yakın tarihindeki pek çok şeyde belirleyici olduğu gibi, elbette devrimci sinema bağlamında da 12 Eylül’ü bir kırılma veya milat olarak değerlendirebiliriz. Kitapta da bu şekilde ele alıyorum; 12 Eylül, Türkiye tarihini “80 öncesi” ve “80 sonrası” olarak keskin biçimde adeta ikiye ayırıyor.</p>
<p>Öncelikle “1970&#8217;lerden bugüne devam eden bir devrimci sinema geleneği”nden söz edebilir miyiz, bunu bir düşünmek gerekiyor. Ben pek bu kanaatte değilim. 1970’lerdeki devrimci sinema anlayışı, doğrudan doğruya yükselen toplumsal muhalefetin, işçi hareketlerinin, gençlik örgütlenmelerinin içinden, onların yoğun etkisiyle doğmuştu denilebilir. Devrimci sinema arayışları, o günlerin umutlu ruh halinin, coşkusunun, &#8220;hemen şimdi değişim&#8221; arzusunun sinema alanına yansımasıydı aslında. 70’lerde Türkiye’de ortaya çıkan deneyimi, ağırlıkla bu atmosferle ilişkili olarak değerlendirmek gerek. O dönemde belirli ilkelere dayanan, sistemli veya örgütlü bir devrimci sinema hareketi söz konusu değildi (bu noktada belki biraz Genç Sinema&#8217;yı tenzih etmek gerekiyor). Dünyadaki diğer bazı siyasal, devrimci sinema hareketleriyle veya deneyimleriyle karşılaştırdığımızda, onlarda (mesela Üçüncü Sinema’da veya Dziga Vertov Grubu’nda, örnekler çoğaltılabilir) sinemacıların kimi zaman bir manifesto veya ilkeler etrafında toplandığını, hareket ettiğini görebiliriz. Türkiye’de ise bu arayışlar çoğunlukla bir bütünlük arz etmiyordu, birbirinden kopuk ve çok parçalıydı. Kimileri Yeşilçam’dan tamamen kopmak gerektiğini, Yeşilçam’ın “kurutulması gereken bir bataklık” olduğunu savunuyordu örneğin, Yeşilçam’ın geniş kitlelere ulaşma gücünün devrimci sinema açısından verimli olabileceğini, bundan yararlanılması gerektiğini düşünenler de vardı. Ama bu gibi fikirleri savunanların kendi aralarında dahi bir birlikteliğinden, ortak hareket etmeleri halinden söz edemeyiz. Hatta bazı sinemacıların devrimci sinema yapma gibi doğrudan bir kaygısı veya bilinci dahi yoktu, dönemin atmosferi onları da etkilemiş, filmlerinde toplumsal meseleler kendine yer bulmuştu.</p>
<p>12 Eylül darbesi, hali hazırda çok da sağlam bir temeli olmayan bu zemini büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Sadece siyasal örgütlenmeleri değil, solun o güne değin elde ettiği bütün kazanımları, birikimleri, kültürel üretim biçimlerini de büyük ölçüde tahrip ve tasfiye etti. 70’lerdeki kitlesel uyanış ve hareketlenme, 12 Eylül darbesiyle birlikte şiddetle bastırılınca, zaten çok parçalı ve dağınık olan devrimci sinema arayışları da zorunlu ve köklü bir dönüşüme uğradı. 80&#8217;lerin ortalarından itibaren karşımıza çıkan “12 Eylül Filmleri”nde artık sokağın coşkusu veya geleceğe dair bir umut, tahayyül değil, işkence hanelerin karanlığı, yenilgi duygusu ve ağır bir travma hakimdi. Politik sinema, toplumu dönüştürme iddiasından, geçmişin melankolisine, yaşanan acılara ve &#8220;nerede yanlış yaptık?&#8221; sorusunu sormaya doğru evrildi, bireyin iç dünyasına, parçalanmış kimliğine odaklanan daha durağan bir anlatı dili, stil var olmaya başladı. 1970’lerden 2000’lere uzanan bir hat çizecek olursak, kabaca şöyle bir dönüşümden söz edebiliriz: 1970’lerde kolektif bir özneye ve toplumsal dönüşüm idealine dayanan, sinemayı bir mücadele aracı olarak gören politik sinema anlayışı, 1980 sonrasında yerini daha parçalı, daha bireysel ve daha örtük politik anlatılara bıraktı. Darbenin ve sonrasındaki neoliberal politikaların sınıf bilincinden yoksun, apolitik, bireyci bir toplum yaratma hedefi, sinemadaki estetik dönüşümle de son derece ilişkili okunabilir diye düşünüyorum. Özellikle 90&#8217;ların ikinci yarısı ve 2000&#8217;li yıllardan itibaren, &#8220;Yeni Türkiye Sineması&#8221; olarak adlandırılan ve özellikle belli başlı yönetmenlerle cisimleşen minimalist stil, merkezi bir yere yerleşti. Bu dönüşümler elbette sinemasal tercihlerle ilişkili olduğu kadar, doğrudan doğruya Türkiye’nin geçirdiği siyasal ve toplumsal dönüşümlerle de yakından ilişkili.</p>
<p><b>Peki 2000&#8217;lerden günümüze &#8220;Devrimci Sinema Stili&#8221; diye nitelediğiniz anlatısal ve biçimsel tercihler nasıl değişti? Buradan bakınca politik sinemada bir süreklilik mi yoksa kopuş mu görüyorsunuz?<span class="Apple-converted-space"> </span></b><b></b></p>
<p>Devrimci sinemadan veya böylesi bir sinemasal anlayışın stiline dair belirgin bir süreklilikten söz etmek oldukça zor. Daha doğrusu, 70’lerdeki anlamıyla devrimci sinemanın hem estetik hem de politik zemininin büyük ölçüde ortadan kalktığını söylemek gerek. Çünkü belirttiğim gibi, o sinema arayışları, aslında, çok spesifik bir tarihsel momentin ürünü ve neticesiydi. Filmlerde benimsenen, sergilenen o anlatısal ve biçimsel tercihler o zamanla, tarihin o anıyla yakından ilişkiliydi.</p>
<p>Bugünün politik üretimleri daha çok kimlik meseleleri, toplumsal cinsiyet, LGBTİQ+ hakları, göç ve derinleşen yoksulluk gibi konulara odaklanıyor ve bunu yaparken, seyirciyi doğrudan bir “isyana” ya da “devrime” çağırmaktansa, onları olan bitenlerin bir tanığı konumuna yerleştiriyor. Bugünün politik anlatıları daha çok durumu saptayan, sistemi eleştiren, mesafeli bir konumda, sınırda duruyor. Aslında yaşanan bu değişim son derece kaçınılmazdır, çünkü hayat değişiyor, toplumsal sorunlar yepyeni boyutlar kazanıyor. Sinema da doğası gereği her zaman içinden çıktığı çağın toplumsal ve siyasal konjonktüründen derinden etkileniyor. Bu anlamda bu dönüşümü yalnızca bir “gerileme” ya da “kopuş” olarak değerlendirmek de yanıltıcı olabilir. Çünkü toplumsal koşullar, mücadele biçimleri ve siyasal tahayyüller değiştikçe, sinemanın dili ve yönelimi de kaçınılmaz olarak değişiyor.</p>
<p><b>Öyleyse &#8220;devrimci sinema&#8221; &#8220;güncelliğinde de kendini sürdüren&#8221; bir stil olarak değerlendirebilir mi? Veya bu perspektife uymayan ama kısmen o geleneğin devamcısı olmaya talip olan güncel işlere gerçekten “devrimci sinema” denilebilir mi?<span class="Apple-converted-space"> </span></b><b></b></p>
<p>“Devrimci sinema” en temelde, Türkiye özelinde, 1960&#8217;lardan 12 Eylül&#8217;e kadar süren süreçte ortaya çıkmış, siyasal arenadaki devrimci praksisle organik bir bağ içerisinde var olmuş, spesifik, tarihsel bir deneyim, eğilim diye düşünüyorum. Ama aynı zamanda bunun bir sinema anlayışı, bir tavır olduğunu da unutmamak lazım. Dolayısıyla 70&#8217;lerden sonra ve hatta günümüzde de &#8220;devrimci sinema&#8221; yaptığını (veya yapmak istediğini), böylesi bir sinemasal anlayışı benimsediğini ifade eden sinemacılar var olmuştur, olacaktır. Fakat bir sinemacının politik niyetinin veya kişisel tavrının “devrimci” olması ile, ortaya çıkan eserin 70&#8217;lerdeki o sinemasal arayışların biçimsel ve yapısal olarak doğrudan bir devamı olması aynı şey değil bana kalırsa. Film stili dediğimiz şeyi, bir şablon, reçete ya da salt bir estetik tercih olarak değil de çağının maddi koşullarıyla, üretim ilişkileriyle, politik atmosferiyle birlikte şekillenen bir olgu olarak değerlendirirsek, 1970&#8217;lerin devrimci sinema arayışlarının birebir aynı formda sürdürülmesi, tabiri caizse, zaten eşyanın tabiatına aykırı.</p>
<p>Bugünün hegemonik aygıtları, mekanizmaları, koşulları ve kültürü 70&#8217;lerdekilerden oldukça farklı. Dolayısıyla o anlayışı savunan veya öylesi bir geleneğin devamcısı olmaya “talip” olan güncel bir iş, eski estetiği taklit ederek değil, ancak bugünün dünyasına ve toplumsal koşullarına “meydan okuyacak” yeni bir estetik, biçimsel ve üretimsel dil icat edebilirse o tavrı yaşatabilir kanaatindeyim. Bugün bazı filmlerin ya da yönetmenlerin, bu anlayışa referans veren ya da onunla akrabalık kuran yönleri elbette olabilir. Belirli temalar, anlatı stratejileri ya da eleştirel bir bakış açısından söz edilebilir. Ancak bu benzerlikler, o üretimleri “devrimci sinema” olarak adlandırmak için yeterli olur mu, emin değilim. Belki de burada yapılması gereken şey, geçmişin kavramlarını bugünde aramak veya birebir uygulamak değil, bugünün sinemasını kendi özgül koşulları içinde yeniden düşünmek ve adlandırmaktır.</p>
<p><b>Kitapta analiz ettiğiniz &#8220;devrimci sinema&#8221; örnekler ve yaptığınız dönemleştirmeyle beraber düşündüğünüzde, 2000 sonrası -özellikle Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz gibi- yönetmenlerin filmlerinde temsil bulan &#8220;Yeni Türkiye Sineması&#8221;nın toplumsal yapıyı, filmler için bir anlama ya da açıklama zemini olarak görmek yerine verili toplumsal/maddi koşulların kıskacındaki bireylerin psikolojisine odaklanan; sorgulamalarının eksenini buraya oturtan anlatılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?</b><b></b></p>
<p>Bu çok yerinde bir soru ve aslında sinemamızın geçirdiği köklü estetik, politik dönüşümleri özetleyen bir tespit. Bu soruyu yanıtlamak için önce şunu ifade etmek gerekiyor: “Yeni Türkiye Sineması” olarak adlandırılan bu damar, sinemamızda önemli bir estetik dönüşüme karşılık geliyor ve bu dönüşümün ortaya çıkardığı sinemasal dilin kendine özgü bir değeri var. İsmini andığınız yönetmenlerin yarattığı sinema ve onlardan etkilenen sonraki kuşak sinemacıların filmleri, özellikle minimalist anlatı, atmosfer kurma, karakter derinliği, inandırıcılık ve daha pek çok açıdan son derece güçlü örnekler sunuyor. Dolayısıyla burada söz konusu olan şeyi basitçe bir eksiklik olarak görmek yerine, farklı ve özgün bir yönelim olarak değerlendirmek, hakkını vermek önemli.</p>
<p>Ancak 1970&#8217;lere kıyasla 2000&#8217;ler sonrasından bugüne, özellikle sanat sinemasına baktığımızda elbette karşımızda bambaşka bir ontolojik düzlem olduğunu da görmek gerekiyor. Artık ortada “dönüştürülecek” bir dünyadan ziyade, “katlanılacak” bir dünya görüyoruz. 1970’lerde kimi filmler toplumsal yapıyı çözümlenebilir ve dönüştürülebilir bir alan olarak ele alırken, 2000 sonrası özellikle sanat sinemasında çoğu zaman toplumsal yapı daha çok verili, aşılması güç bir arka plan olarak beliriyor. Anlatının ağırlık merkezi bu yapı içinde sıkışmış bireyin iç dünyasına odaklanıyor. Bu anlatılar, yeni dönemin tamamen atomize ettiği, örgütsüzleştirdiği ve kendi kaderiyle baş başa bıraktığı yenilmiş ve mevcut düzene adapte olmak durumunda kalmış bir toplumun, bireylerin perdeye yansımaları olarak da düşünülebilir. 2000&#8217;li yıllardan itibaren Türkiye sinemasında var olan karakterler, artık <i>Maden</i> (Yavuz Özkan, 1978) filminde “biz bu dünyayı ellerimizle kuruyoruz, bunun şakası var mı!” diye bağıran, kitleler adına konuşan İlyas (Cüneyt Arkın) değil. Yeni dünyanın ve Türkiye&#8217;nin karakteri, dünyanın, olan bitenlerin ağırlığı altında ezilen, düzene karşı çıkma yetisini, “biz” olma halini yitirdiği için bütün çaresizliğini kendi içine, psikolojisine yönelten yalnız bireylerden oluşuyor. Yani kısacası, 1970&#8217;lerin devrimci sinema örnekleri bize o maddi koşulları “nasıl yıkacağımızı” gösteren umutlu ve çoğu zaman didaktik bir stil sunarken, Yeni Türkiye Sineması, o yapı karşısında çaresiz kalmış bireyin içe çöküşünü uzun, durağan ve yavaş planlarla resmeden melankolik bir stil üretti.</p>
<p><b>Kitabın çerçevesinden taşmak pahasına sorayım: son günlerde yarattığı tartışmayla gündeme gelen Çatlı filmi hakkında ne düşünüyorsunuz? “Devrimci Sinema”dan ve ‘‘Devrimci Sinema’’ geleneğinin dönüşmesinden söz edilirken, bu tür politik tarihi yeniden çerçeveleyen karşı anlatılar da başka bir zemin buldu ve çoğalmaya başladı. Ne dersiniz?<span class="Apple-converted-space"> </span></b></p>
<p>Bu tür filmler aslında tam da sinemanın ideolojik bir mücadele alanı olduğunu yeniden hatırlatıyor bize. Kitapta da altını çizmeye çalıştığım gibi, sinema hiçbir zaman yalnızca estetik bir temsil mekânı değil, aynı zamanda toplumsal hafızanın, kanaatlerin, politik pozisyonların da inşa edildiği bir zemin. Sinema, geçmişten bugüne, dünyanın ne olduğuna, nasıl olması gerektiğine, geçmişte ne yaşandığına dair toplumsal kanıyı yönlendirebilen, ortak hafızanın inşasında belirgin rol oynayabilen çok güçlü bir sanatsal mecra ve kitle iletişim aracı.</p>
<p>Bu çerçevede sözünü ettiğiniz türde figürlerin bugün sinemada yeniden ele alınması, adına filmler çekilmesi yalnızca geçmişe dönük bir ilgiyle açıklanamaz, aynı zamanda bugünün ideolojik iklimiyle de yakından ilişkili. Bu tür yeniden çerçevelemelerde, tarihsel olayların ve figürlerin belirli yönleri öne çıkarılırken, bazı boyutları bilinçli olarak geri planda bırakılıyor ya da silikleştiriliyor. Dolayısıyla burada söz konusu olan şey, geçmişin olduğu gibi aktarılmasından ziyade, belirli bir bakış açısı doğrultusunda yeniden anlamlandırılması. Bir çeşit yeniden tarih yazımı. Yani ortada çok net bir hafıza müdahalesi ve hakikate yönelik tahrif var. Dolayısıyla karşımıza çıkan bu tür yapımları sadece tüketime dönük birer ürün, basit birer kurmaca veya biyografi filmi olarak değil, ideolojik olarak hangi tarihsel anlatıyı nasıl ve ne şekilde meşrulaştırdıkları üzerinden değerlendirmek gerekiyor. <span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b>Üretim araçlarına bireysel düzeyde erişim olanaklarının bu denli gelişmiş ve yeni metotların tartışılabilmeye &#8211; en azından teknik olarak &#8211; giderek daha uygun hale geldiği bir çağda devrimci sinema ya da alternatif bir sinema yapmanın sadece estetik anlamda değil, üretim ilişkileri düzleminde de düzen dışı yaratımı/olanakları doğabilir mi?</b><b></b></p>
<p>Evet bugün kameralar küçüldü, ucuzladı, hatta hepimizin cep telefonlarına entegre halde. Kurgu yapmak için asla devasa stüdyolara, karmaşık ekipmanlara ihtiyacımız yok. Yapay Zeka bambaşka bir fenomen&#8230; Üretim araçlarına bireysel düzeyde erişimin kolaylaşması teknik olarak çok büyük bir olanak. Rahmetli Walter Benjamin bugün yaşasa acaba ne düşünürdü, ne yazıp çizerdi, çoğu zaman düşünmeden edemiyorum.</p>
<p>Gerçekten de 60&#8217;ların sonunda Genç Sinemacıların Yeşilçam&#8217;ın “sömürü çarklarına” girmemek için o 8mm-16mm kameralarla, “dişlerinden tırnaklarından artırdıkları” sınırlı peliküllerle sokaklarda vermeye çalıştığı bağımsız üretim mücadelesi, bugün teknik olarak tam anlamıyla cebimizde duruyor. Üçüncü Sinema&#8217;nın sembol isimleri Solanas ve Getino kamerayı “saniyede 24 kare çeken bir silah” olarak tanımlamıştı, bugün o “silah” saniyede 60 kare, 4K çözünürlükte çekim yapabiliyor.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Ancak bana kalırsa mesele, tam da bu noktada, üretimden ziyade dolaşım aşamasında düğümleniyor. Üretim araçları demokratikleşmiş, herkes kendi filminin yönetmeni olabilirmiş gibi görünse de o filmleri seyirciyle buluşturacak dağıtım ve gösterim ağları tarihte hiç olmadığı kadar büyük bir tekelleşmenin, dijital ve küresel platformların kontrolü altında. Dolayısıyla bu dijital çağda &#8220;alternatif&#8221; bir sinema yaratmak, kamerayı nereye koyduğumuzdan veya ona nasıl eriştiğimizden çok; o üretimi sistemin tekelci kanallarına mecbur kalmadan seyirciyle buluşturacak dayanışmacı, kolektif ve yeni dağıtım/gösterim modellerinin nasıl icat edilebileceğiyle ilgili bir mesele olabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/70lerin-devrimci-ruhu-bugunun-kimlik-politikalari-ve-sinemada-hafiza-savasi-ulas-can-olgunsoy-ile-perdedeki-mucadele-uzerine/">70’lerin devrimci ruhu, bugünün kimlik politikaları ve sinemada hafıza savaşı: Ulaş Can Olgunsoy ile &#8216;Perdedeki Mücadele&#8217; üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Neoliberalizm, toplumsal çözülme ve sosyal anomi</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/neoliberalimz-toplumsal-cozulme-ve-sosyal-anomi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil Osman]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2026 17:12:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[çözülme]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[saldırı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3815</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çocukluk, tarih boyunca egemen sistemlerin kendi devamlılığını sağlamak için kullandığı bir &#8220;toplumsal laboratuvar&#8221; olmuştur. Dünün &#8220;itaatkâr vatandaş&#8221; üretme&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/neoliberalimz-toplumsal-cozulme-ve-sosyal-anomi/">Neoliberalizm, toplumsal çözülme ve sosyal anomi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çocukluk, tarih boyunca egemen sistemlerin kendi devamlılığını sağlamak için kullandığı bir &#8220;toplumsal laboratuvar&#8221; olmuştur. Dünün &#8220;itaatkâr vatandaş&#8221; üretme fabrikası olan okullar, bugün neoliberalizmin &#8220;girişimci ve acımasız birey&#8221; prototiplerini üreten mekanlara dönüşmüştür. Ancak çözüm, eskiyi restore etmek değil; çocukluğu çağın dijital, sosyal ve örgütsel parametreleriyle yeniden tanımlamaktır.</p>
<p>Okul koridorlarında çekilen bir bıçak-silah, sadece o anki bir öfke krizinin değil; uzun süredir işleyen, sessiz ve sistematik bir çöküşün habercisi olarak algılanmalıdır. Okul içi şiddeti ve gençlerin organize suç örgütlerine kayışını &#8220;ergenlik hezeyanı&#8221; veya &#8220;disiplinsizlik&#8221; parantezine sıkıştırmak, devleti ve sermayeyi aklayan konforlu bir yalandır.</p>
<p>Rüşvetin rasyonelleştiği, mafyatik ilişkilerin estetize edildiği bir üst yapı, çocuğun zihninde &#8220;başarı&#8221; tanımını değiştirmiştir. Bugün eline bıçak alan çocuk, sistemin ona sunduğu &#8220;kurallı kaybeden mi, kuralsız kazanan mı?&#8221;sorusuna en mantıklı cevabı vermektedir.</p>
<p>Rasyonel ve sosyolojik bir okuma yapıldığında gerçek yüzümüze çarpar: Şiddet; asi çocukların yarattığı bir kaos değil, insansızlaştırıp bireyselleştiren, “ben”i öne çıkaran bir sisteme karşı verilen hastalıklı, çarpık olağan bir tepkidir. Çocuk dünyasına ilişkin yaklaşım Türkiye’de pedagojik yaklaşımdan epey uzak durumdadır. Toplumda bu düzlemde bilinç yoksunluğu da herhangi bir olayda çocukların suçlanmasına değin uzanmaktadır.</p>
<p>Bugün Türkiye’de çocukların, devlet eliyle yasal sömürüye (MESEM) veya sokaklarda yasadışı sömürüye (çeteler) itildiği bu iki uçlu cendereyi; uluslararası veriler, Avrupa&#8217;daki çağdaş krizler ekseninde yeniden okumak durumundayız.</p>
<p>Türkiye&#8217;de &#8220;gençleri meslek sahibi yaparak sokaktan kurtarma&#8221; kılıfıyla pazarlanan Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM), yapısal bir analizden geçirildiğinde Avrupa&#8217;daki örneklerinden tamamen kopuk, &#8220;devlet destekli çocuk işçiliği&#8221; modeline dönüşmüştür. Hatta MESEM başından itibaren bu şekilde kurgulanmıştır.</p>
<p>Avrupa Birliği İstatistik Ofisi (Eurostat) verilerine göre Avrupa&#8217;da (özellikle Almanya&#8217;daki &#8220;Dual Sistem&#8221; gibi örneklerde) mesleki eğitim, genci orta sınıfa taşıyan, sıkı iş güvenliği yasalarıyla korunan ve pedagojik gözetim altında tutulan bir &#8220;sosyal entegrasyon&#8221; aracıdır. Türkiye’de ise durum taban tabana zıttır. OECD&#8217;nin &#8220;Eğitimde ve İstihdamda Olmayan Gençler (NEET)&#8221; raporlarında Türkiye yıllardır zirveyi zorlarken, sistemin bulduğu çözüm çocukları okuldan tamamen koparıp sanayinin merdiven altı çarklarına fırlatmak olmuştur.</p>
<p>İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi&#8217;nin raporları, bu vahşi politikanın bilançosunu acı bir şekilde ortaya koymaktadır: Sadece son bir yılda onlarca çocuk MESEM kapsamında &#8220;stajyer&#8221; veya &#8220;çırak&#8221; adı altında çalıştırılırken iş cinayetlerinde pres makinelerine, inşaat asansörlerine veya sac levhalarına sıkışarak can vermiştir.</p>
<p>MESEM, çocuğu yoksulluktan kurtarmaz; yoksulluğu kurumsallaştırır. Haftanın 4 günü ağır sanayide, asgari ücretin üçte biri gibi bir harçlıkla çalıştırılan çocuk, Paulo Freire&#8217;nin deyimiyle tam bir &#8220;nesneleştirme&#8221; sürecinden geçer. Çocuğa şu mesaj verilir: &#8220;Senin zihnin veya hayallerin önemli değil; bedenin, sermaye için ucuz bir yedek parçadır.&#8221;</p>
<p>Freire, geleneksel eğitimi bir banka işlemine benzetir. Öğrenci boş bir kasa, öğretmen ise o kasaya bilgi yatıran kişidir. Ancak Türkiye&#8217;de bu &#8220;Bankacı Eğitim Modeli&#8221; sınıfı da aşmış, doğrudan atölyelere inmiştir.</p>
<p>&#8220;Eğitim, bir yatırma eylemi haline gelir; öğrenciler yatırım nesneleridir&#8230; Bu modelde insan, bilinçli bir varlık olmaktan çıkar, içi doldurulacak bir kaba dönüşür.&#8221; — Paulo Freire</p>
<p>Çocukluğunu yaşamadan yetişkinlerin acımasız çalışma dünyasına fırlatılan, haftasonu bile dinlenemeyen, emeği değersizleştirilen genç; mahallesine döndüğünde ne görür?</p>
<p>Aynı yaştaki çete üyesinin lüks araçlarla gezdiğini ve sokakta &#8220;korku karışımı bir saygıyla&#8221; karşılandığını.<br />
Sosyolog Pierre Bourdieu&#8217;nün &#8220;Sosyal sermaye&#8221; kavramıyla açıklarsak; okulun ve devletin kendisine hiçbir yasal sosyal sermaye sunmadığı çocuk, &#8220;sokak sermayesine&#8221; yönelir.</p>
<p>Emeğin değersizleştiği yerde, gayrimeşru yolların sunduğu hızlı para rasyonalize olur. Fabrikada ustasından yediği azarla &#8220;hiçleşen&#8221; çocuk, eline bir silah aldığında aniden &#8220;var olduğunu&#8221; hisseder. Suç, kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan bu yoksul çocuklar için irrasyonel bir sapkınlık değil, acımasızca mantıklı bir kariyer seçimidir.</p>
<h2>İnsansızlaştırma ve şiddetin özelleştirilmesi</h2>
<p>Zorbalığın ve şiddetin kökenine dair en büyük yanılgı, şiddetin yalnızca yokluktan doğduğunu sanmaktır. Manipülatif çevrelerce kabul görmese de şiddet bizatihi sistemin öğrettiği bir dil ve seçenektir.</p>
<p>&#8220;Şiddet, ezenlerin, sömürenlerin ve başkalarını insan olarak tanımayanların başlattığı bir şeydir; ezilenlerin, sömürülenlerin ve insan yerine konmayanların değil. Şiddet, insanları nesneleştiren her türlü eylemdir.&#8221; &#8211; Freire</p>
<p>Okuldaki “zorba öğrenci” ya da sokaktaki çete tetikçisi, aslında sistemin acımasız rekabeti içinde sevgisiz bırakılmış ve &#8220;başarısız/işçi&#8221; etiketiyle nesneleştirilmiş çocuktur. Türkiye&#8217;de TÜİK verilerine yansıyan &#8220;son bir yılda 612 binden fazla çocuğun suça itilmesi&#8221; gerçeği, bir asayiş zafiyeti değil, açık bir pedagojik katliamdır. Sorun yalnızca bu da değildir. Eğitimdeki dincileştirme politikaları da sorunun ana dinamiklerinden biri olarak önümüzde durmaktadır. Okul saldırılarından hemen sonra Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, yaptığı açıklamada Hz. Muhammed’in hayatının müfredatla uyumlu hale getirilmesini salık vermiş, ilimin bu şekilde hikmetli olacağını savunmuştur.</p>
<p>Avrupa Polis Teşkilatı&#8217;nın (Europol) son raporları, özellikle İsveç ve Fransa gibi ülkelerdeki göçmen veya yoksul banliyölerinde çetelerin (tıpkı Türkiye&#8217;deki Daltonlar veya Barış Boyun suç örgütleri gibi) çocukları &#8220;yaşları küçük olduğu için az ceza alacakları&#8221; vaadiyle nasıl birer silaha dönüştürdüğünü belgelemektedir. Ancak Türkiye&#8217;deki durumu Avrupa&#8217;dan ayıran en trajik fark; devleti temsil eden mekanizmaların (okul, adalet, sosyal hizmet) da bu yoksul çocuklara sanayide &#8220;ölmeyi&#8221; veya sokakta &#8220;öldürmeyi&#8221; dışında onurlu bir üçüncü yol sunamamasıdır.</p>
<h2>Tarafsızlık miti ve sessizlik kültürü</h2>
<p>Eğitim asla tarafsız olamaz. Freire&#8217;nin altın kuralıdır bu: &#8220;Eğitim ya insanları mevcut sistemin mantığına uydurmak için bir araçtır ya da özgürlük pratiğidir.&#8221;</p>
<p>Bugün okullara kurulan turnikeler, X-ray cihazları ve artırılan güvenlik önlemleri sadece bir &#8220;güvenlik tiyatrosudur&#8221;. Fabrikada ucuza çalışmak ile sokakta gayrimeşru işlere bulaşmak arasında sıkışan bir gence okul, &#8220;Sessizce dersini dinle ve mevcut düzene itaat et&#8221; diyorsa, eğitim bir özgürleşme pratiği değil, baskı aracıdır. Bu baskıyı kabul etmeyen, sistemin dışına itilmiş çocuklar, kendi adaletlerini okul koridorlarında fiziksel şiddetle sağlamaya kalkarlar.</p>
<p>Devletin çocukları suça itildiklerinde hapse atarak &#8220;sessizlik kültürüne&#8221; mahkum etmesi, yoksulluk bataklığının üzerini örtmektir. Diyalog kurmadan, o çocuğun dünyasına (yoksulluğuna, aile içi şiddetine, aidiyet krizine) yukarıdan ve cezalandırıcı bir dille bakarak hiçbir çete çökertilemeyeceği gibi sorunlar da çözülemez.</p>
<h2>Hangi sömürüyü seçeceksin?</h2>
<p>İddialı ve açık bir çıkış yapmak gerekirse: Türkiye&#8217;de çocuk işçiliği ve MESEM gerçeği, çeteleşmenin karşısında bir &#8220;çözüm&#8221; değildir; çeteleşmenin stajyerlik aşamasıdır.</p>
<p>Her ikisi de aynı madalyonun iki yüzüdür: Biri sermaye ve devlet eliyle yapılan yasal sömürü, diğeri ise suç örgütleri eliyle yapılan yasadışı sömürüdür. Her ikisi de neoliberalizmin sonucudur.</p>
<p>İş cinayetlerinde pres makinesine sıkışarak hayatını kaybeden MESEM çocukları ile çete çatışmalarında sokak ortasında vurulan tetikçi çocukların hikayesi, aynı neoliberal yoksulluk bataklığında yazılmaktadır.</p>
<p>Eğer okul koridorlarındaki kanı ve sokaklardaki mafya düzenini gerçekten bitirmek istiyorsak; çocukları birer &#8220;güvenlik tehdidi&#8221; veya &#8220;ucuz işgücü&#8221; olarak görmekten vazgeçip, onlara adil bir gelir, nitelikli bir sosyal çevre ve &#8220;insan olduklarını&#8221; hatırlatacak bir pedagoji sunmak zorundayız. Aksi takdirde, devletin terk ettiği o boşluğu, lüks arabaları ve sahte aidiyetleriyle mafya doldurmaya devam edecektir.</p>
<p>MESEM, kentsel yoksulluk veya okullardaki güvenlik açıkları aslında devasa bir sarsıntının yüzeye vuran çatlaklarıdır. Asıl fay hattı, Türkiye’nin içinden geçtiği &#8220;toplumsal çözülme&#8221; krizidir.</p>
<p>Türkiye’nin mevcut toplumsal çözülmesini merkeze alarak elde edeceğimiz en rasyonel ve iddialı çıkarım şudur: Sokaklardaki şiddet ve çeteleşme, yoldan çıkmış gençlerin bir sapkınlığı değil; çökmüş bir &#8220;toplum sözleşmesine&#8221; ve kuralsızlaşmış bir ülkeye gençlerin gösterdiği vahşi ama &#8220;rasyonel&#8221; bir adaptasyondur.</p>
<p>Sosyolog E. Durkheim, toplumun ortak değerlerinin, kurallarının ve ahlaki bağlarının zayıflamasını “Anomi&#8221; olarak tanımlar. Türkiye şu an akut bir anomi yaşamaktadır.</p>
<p>Gençler, yazılı kanunlar ile sokaktaki gerçekliğin birbirini tutmadığını çok erken yaşta fark etmektedirler. Adaletin geciktiği, liyakatin yerini adam kayırmacılığın aldığı, &#8220;işini bilen&#8221; yasadışı figürlerin cezasız kaldığı (hatta lüks içinde sosyal medyada pazarlandığı) bir ülkede, &#8220;dürüst vatandaş&#8221; olmanın bir enayilik olduğu algısı yerleştirilmektedir. Anomik bir toplumda çeteleşmek, kanunlara uymaktan daha &#8220;mantıklı ve kazançlı&#8221; bir hayatta kalma stratejisine dönüşür. Gençler aslında sistemi bozmuyor; zaten bozulmuş olan sistemin yazısız kurallarına uyum sağlıyorlar. Bugün Türkiye’de (özellikle sosyal medyanın da pompalamasıyla) gençlere dayatılan tek bir başarı hedefi var: Hızlı zenginlik, lüks tüketim ve şatafat.</p>
<p>Sistem, yoksul bir gence &#8220;lüks arabalara binmelisin&#8221; hedefini dayatırken; ona sunduğu yasal araç (MESEM&#8217;de karın tokluğuna çalışmak veya diplomalı işsiz olmak) bu hedefe ulaşmayı matematiksel olarak imkansız kılıyor. Türkiye’de toplumsal çözülme, eğitimi bir &#8220;sınıf atlama aracı&#8221; olmaktan çıkardığı an, gençler hedeflerine ulaşmak için mafyayı bir asansör olarak kullanmaya başlamıştır.</p>
<p>Neoliberal politikaların vahşileşmesi ve kentsel adaletsizliklerin artmasıyla devlet, yoksul mahallelerden sosyal hizmetler, nitelikli eğitim ve fırsat eşitliği anlamında çekilmiş; o bölgelere sadece polis panzerleriyle (ceza ve güvenlik bağlamında) uğrar olmuştur.</p>
<p>Bugün okul koridorunda arkadaşını bıçaklayan veya tetikçi olmak için sıraya giren çocuk; rüşvet alan yetkilinin, kara para aklayan fenomenin, işçisinin hakkını gasp edip vergi affından yararlanan patronun veya mafya ile fotoğraf çektiren siyasetçinin sokaktaki iz düşümüdür. Gençler, yetişkinlerin dünyasındaki ikiyüzlülüğü görmüş ve şu rasyonel ama yıkıcı kararı vermiştir: &#8220;Madem bu ülkede kurallara uyanlar kaybediyor ve güçlünün hukuku işliyor; o halde ben de güçlü ve acımasız olmalıyım.&#8221;</p>
<p>Son günlerde yaşanan saldırıların müsebbibi ne oyunlar ne de dizilerdir. Bunlar ana dinamik değildir. Sorun alabildiğine toplumsaldır. Eğitim politikalarından makbul aile mühendisliğine kadar iç içe geçmiş sorunlar yapısaldır. Bugün yaşadıklarımız sonuçtur neden değil. Dolayısıyla çözüm ne okul kapılarına asker-polis yığmaktır ne de tek başına çocuğu cezalandırmaktır.</p>
<p>Çocukların yetişkin gibi cezalandırılmasını talep edenler son aylarda bir hayli arttı. Peki ne talep ediliyordu? Bu çocuklar ağır cezalar alsınlar, toplumdan dışlansınlar vb…</p>
<p>Maraş ve Antep’te yaşanan iki örneğe bakalım. Her iki çocuk da saldırılardan hemen sonra intihar ederek yaşamına son vermiştir. Yani çözüm, çocukların yetişkin gibi yargılanıp ağır cezalar almasından geçmemektir. Çözüm pedagojik, laik ve bilimsel eğitimin yanı sıra toplumsal çözülmeyi önleyecek tedbirlerden geçmektedir. Her zamankinden daha çok rasyonel akla ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde sağ duyulu otoritelerin popülist söylemlerden kaçınarak, sorumlu davranması gerektiğini göstermektedir.</p>
<p>Çözüm; okul kapılarına yığılan askerler değil, mahallelerin içine yayılan şefkat, adalet ve rasyonel akıldır. Popülist cezalandırma taleplerine karşı, pedagojik bir savunma hattı kurmak zorundayız. Çünkü bir çocuğu kurtarmak, sadece bir bireyi değil, o çocuğun temsil ettiği toplumsal geleceği sistemin yıkıcı dişlilerinden çekip almaktır.</p>
<p>Dijitalleşmeyi bir &#8220;tehdit&#8221; olarak görüp yasaklamak yerine, çocukların dijital dünyadaki örgütsel bağlarını pozitif ve üretken bir zemine taşıyacak &#8220;dijital yurttaşlık&#8221; ve &#8220;kolektif üretim&#8221; modelleri teşvik edilmelidir.</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/neoliberalimz-toplumsal-cozulme-ve-sosyal-anomi/">Neoliberalizm, toplumsal çözülme ve sosyal anomi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bataklıktan Metaya: Yaşar Kemal’in Çukurovası’nda ilksel birikim</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/batakliktan-metaya-yasar-kemalin-cukurovasinda-ilksel-birikim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burkay Avcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Feb 2026 14:33:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Emek]]></category>
		<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[ilksel birikim]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[sermaye]]></category>
		<category><![CDATA[yaşar kemal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3809</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaşar Kemal’in &#8220;Akçasazın Ağaları&#8221; serisi, sadece iki soylu ailenin kan davasını anlatmaz; Anadolu’nun kadim topraklarının &#8220;mülke&#8221; dönüşme sancısını,&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/batakliktan-metaya-yasar-kemalin-cukurovasinda-ilksel-birikim/">Bataklıktan Metaya: Yaşar Kemal’in Çukurovası’nda ilksel birikim</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Yaşar Kemal’in &#8220;Akçasazın Ağaları&#8221; serisi, sadece iki soylu ailenin kan davasını anlatmaz; Anadolu’nun kadim topraklarının &#8220;mülke&#8221; dönüşme sancısını, feodalitenin yıkılışını ve vahşi kapitalizmin bataklıktan yükselişini belgeler. Eski dünyanın öldüğü, yenisinin ise henüz doğamadığı o puslu &#8220;fetret&#8221; devrinde, Akçasaz’ın suları çekilirken ortaya çıkan şey sadece verimli toprak değil, modern Türkiye’nin mülkiyet rejiminin kanlı temelidir.</em></p>
<p><em>Yaşar Kemal, Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Yusufçuk Yusuf ile bizi Çukurova’nın kalbine, Akçasaz’a götürür. Ama bu kez doğa, sadece bir dekor değil, bizzat mülkiyet kavgasının kurbanıdır. Akçasazı; Anavarza kayalıklarından Ceyhan’a uzanan uçsuz bucaksız bir yaşam alanıdır. Ancak bu devasa bataklık, insan eliyle kurutuldukça bir &#8220;müşterek&#8221; olmaktan çıkarak &#8220;sermayeye&#8221; dönüşür.</em></p>
<p><em>Eskiden göçerlerin konakladığı, kuşların ve börtü böceğin evi olan bu ıslak topraklar, traktör homurtularıyla birlikte çitlenmeye başlar. Yaşar Kemal’in deyimiyle, &#8220;can eksen bitecek&#8221; kadar verimli olan bu arazi, artık feodal beylerin (Derviş Beyler, Akyollular) değil; tüccarların, fabrikacıların ve yeni yetme kapitalistlerin iştahını kabartmaktadır. Eski ağalar için bu bir ölüm ilanıdır; çünkü onların gücü topraktan değil, toprağa bağlı &#8220;insan&#8221; üzerindeki otoritelerinden geliyordu. Oysa yeni düzen, insanı değil, sadece toprağın getireceği parayı arzulamaktadır.</em></p>
<p><em>Kapitalizm öncesinde toprak, Carol Delaney’in deyimiyle bir &#8220;namus&#8221; meselesidir. Kadınla özdeşleştirilir; doğurgandır, besleyicidir ve korunması gerekir. Köylü için toprak bir ticaret nesnesi değil, varoluşun kendisidir. Ancak Akçasaz’ın suları çekildikçe, toprağın bu &#8220;simgesel&#8221; değeri yerini soğuk bir &#8220;mübadele değerine&#8221; bırakır.</em></p>
<p>“Çukurova düzüne kara kartallar gibi konan çadırlarıyla Yörükler düşüyordu oyulmuş aydınlığın içine. Ve Yörükler Akçasazın kurtulmuş topraklarını, Derviş Beyin, Akyollunun topraklarını talan ediyorlardı. Gözü kanlı adamlar, sıkışmış canını dişine takmış bir karış toprak için can veriyorlar. Oyulmuş aydınlığın içinde kıvıl kıvıl kaynaşıyorlar. Aydınlık gittikçe küçülüyor, yalnız bir sürü insanın, atın başı kalıyor aydınlıkta. Bir de Memet Ali’nin traktörleri gelip homurtularla aydınlığın içine giriyor. Yeni ağalar, tüccarlar durmadan durmadan durmadan, tutmuşlar Çukurovanın ucundan çekiştirip duruyorlar. Her parçası koca ovanın, birisinin elinde kalıyor. Nereli, neci oldukları bilinmeyen bir sürü kimseler Çukurova toprağını paylaşıyorlar” (Kemal, 2004 syf. 240).</p>
<p>Akçasazın Ağaları, Yaşar Kemal’in ilki “Demirciler Çarşısı Cinayeti” ikincisi ise “Yusufçuk Yusuf” adlı kitaplarından oluşan roman serisidir. Seri 1974 ve 1975 yıllarında yayınlanmıştır. Roman ağalar, yeni gelişen kapitalistler, topraksız köylüler; yerleşmeye zorlanan Türkmen göçerler, Çukurova’da yaşayan kasabalılar, bürokratlar gibi Çukurova’nın toplumsal yapısını yansıtan farklı toplumsal aktörler arasında geçmektedir. Birinci Dünya Savaşı sonrası ve Demokrat Parti dönemin-deki toplumsal aktörleri yansıtmakta; “toplumsal formasyondaki” değişimi okuyucuya anlatmaktadır. Olaylar romanlardan anlaşıldığı kadarıyla Mersin, Adana ve Osmaniye illerinde, Çukurova’nın çevresinde yer alan bölgede geçmektedir (Yaşar Kemal 2004). Romanlardaki çatışma Sarıoğlularından Derviş Ağa ve Akyollulardan Mustafa Ağa arasındaki kan davası üzerine kurgulanmıştır. Fakat romanlar kan davasından fazlasıdır. Yaşar Kemalin dünya görüşü romanlarını, derebeylik/feodalite ve gelişen kapitalizmin üzerine yazmasına; Marksist kavrayışın edebiyata giydirilmesine sebep olmuştur. Bu sebeple Yaşar Kemal Romanları çitleme, kapitalist sermaye birikimi; el koyarak birikim gibi bir dizi kavramla düşünmeye uygun bir zemin sunmaktadır.</p>
<p>Yaşar Kemal genel olarak “toplumcu gerçekçilik” içerisinde değerlendirilen bir yazar olmuştur (Yanık, 2016.). Yaşar Kemal’in ait olduğu edebiyat akımı hikayelerini gerçekçi bir biçimde anlatmaktadır. Bu sebeple romanlar tarihsel birer belge gibi değerlendirilip, sosyolojik bir analizi mümkün kılmaktadır. Fakat birer kurgu nesnesi oldukları unutulmamalıdır. Onlar edebiyat “alanının” birer nesnesidirler ama aynı zamanda toplumsal alanı ondan kopmadan, karmaşıklaştırarak anlatırlar (Bourdieu, 2020). O halde Yaşar Kemal’in romanlarını Türkiye’de kapitalist gelişmeyi anlamak için başvuracağımız önemli kaynaklardan olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Üstelik bir dünya görüşüne bağlı olsa da Yaşar Kemal, anlattığı hikayenin tanığı olması, folklor eserleri yazması; akademik metinlerin kurumsal zorlamasından uzak olması dolasıyla, gerçekçi ve çok boyutlu bir anlatım sunmaktadır.</p>
<h2>Can Eksen Biter Akçasazı</h2>
<p>&#8220;Hele narlara, narlara&#8230; Hele ekine ekine&#8230; Kaplan sökemez ekine&#8230; Hele toprağa toprağa, can eksen biter toprağa. Hele başağa, başağa&#8230; Hele sürmeli başağa&#8221; (Kemal, 2013 syf.186). Akçasazı, Anavarza kayalıklarından Ceyhan Irmağına oradan Savrun Çayı’na uzanır. Uçsuz bucaksız bir bataklık, sonu gelemez bir sazlıktır. Akçasazı’nın oluşumu da yok oluşu gibi insan eliyle olmuştur, doğal değildir. Rivayet edilir ki Akçasaz, doğal bir oluşumdan ziyade insan eliyle yaratılmış bir felakettir. Rivayete göre; iskandan çok sonra Amber Ağa adında bir Avşar Beyi, Çukurova&#8217;da çeltik ekmek istemiş ve Savrun Çayı&#8217;nın önüne bir bent çekmiştir. Bu bent yüzünden taşan sular ovayı basmış, 17 köy sular altında kalmış ve zamanla bu bölge Akçasaz adıyla bilinen devasa bir bataklığa dönüşmüştür. Bataklığın kuruyan kısımları, yüzyıllardır su altında dinlenmiş, alüvyonlu ve son derece verimli topraklardır. Bire yüz veren, can eksen biter; yağlı bereketli topraklardır. Adı geçen toplumsal aktörlerin bu toprakları kurutmaktaki motivasyonları, tutkuları değişmekle birlikte ortak olan bir şey vardır, herkes bu toprakları arzu etmektedir.</p>
<p>Akaçasazı ölüm ve yaşamdır, gelenektir; kurulmakta olan modern Türkiye Cumhuriyeti’dir. Romanda bu çatışmanın ardında burada yaşayan kuşlar, böcekler; yılanlar, devler inlemektedirler. Yok olmakta olan bataklık sürekli kaynamakta, sanki yok olacağını bilircesine ağlamakta, ağıt yakmaktadır (Kemal 2004, syf. 38). Akçasazı, romanda yer alan farklı toplumsal aktörler için, farklı anlamlar ifade eder. Yaşamdır, içinde yaşayan börtü böcek için yaşamdır. Topraksız köylüler için yaşamdır. Zorla iskan ettirilmiş, topraksız kalmış Yörükler için yaşamdır. Çiftlik kurup, pamuk ekecek; zengin olacak yeni biten kapitalistler için yaşamdır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni kalkındıracak, bürokrasi için; yaşamdır. Feodalite ise yıkılmaktadır. Akçasazın sınırlarında geniş toprakları olan Derviş Beyler, Akyollular için ölümdür Akçasazı. Buraların geleneksel sahipleri olmalarına rağmen tapusuz bu kocaman arazi onlardan koparılmaktadır. Akaçasaz’ın kıyısında bir dönüm arazisi olan içlerine doğru bataklığı kurutmakta, sazlıkları; ağaçları kesmekte, bir dönüm arazisini bin dönüm yapmaktadır. Derviş Bey romanda ağıt yakmaktadır. Akyollu Mustafa romanda ağıt yakmaktadır. Hastalığa direnci olmayan, fakat gidecek yerleri olmayan Türkmenler ağıt yakmaktadır, sıtmadan ölen çocukları ve hastalığa direnemeyen dedeleri; nineleri için. Ama bataklıkta yaşamaya mecburdurlar, dört bir yandan çoluk çocuk bataklığı kurutmaya çalışmaktadırlar. Buradan toprak edinen köylüler yeni biten kapitalistler tarafından buralardan çıkarılmakta, çıkmadıklarında jandarmanın kurşunu onları bulmaktadır. Akçasazı yaşam ve ölümdür. “Eski dünyanın öldüğü ve yeni dünyanın doğduğu” bir “müşterek mekandır” Akçasazı (Fırat vd., 2023 syf. 273).</p>
<h2>Değer olarak toprak</h2>
<p>Kapitalizm öncesi toplumsal formasyonda yani iyi niyet ekonomilerinde, toprağın anlamı ve “toplumsal” olarak değeri de kapitalizmle farklılaşacaktır. İyi niyet ekonomilerinde emeğin kapitalist anlamda ortaya çıkmadığını Bourdieu, Cezayir’de yapmış olduğu çalışmada anlatmaktadır. (Bourdieu, 2018). Ekonomik alanın simgesel olandan ayrılması ancak ve ancak kapitalizme geçişle mümkün olmuştur (Bourdieu, 2018). O halde kapitalizm öncesi toplumsal formasyonda toprağın sermayenin konusu olmadığı bir toplumsal formasyonda toprak başka anlamlar ihtiva edecektir.</p>
<p>Akçasazın Ağaları’nda köylülerin, göçerlerin, derebeylerin ve toprak kapitalistlerinin toprağa nasıl baktığını anlamaya çalışacağız. Değeri Marksist anlamıyla “kullanım değeri ve değişim değerinden” köklenen anlamının (ekonomik) yani sıra ideolojik olarak da anlamaya çalışacağız (Marks, 2015). Marks’ın da ifade ettiği biçimiyle toprak şu ya da bu şekilde bir değer içermektedir. “Başlangıçtan beri insanlara yiyecekleri, hazır geçim araçlarını sağlayan toprak…insanın faaliyetinden bağımsız olarak, insan emeğinin genel nesnesidir. Emeğin yalnızca çevreleriyle dolaysız ilişkilerinden kopardığı her şey, doğanın kendiliğinden sağladığı emek nesneleridir. Yaşadığı ortam olan sudan çıkarılarak avlanan balık, ormandan kesilen ağaç, topraktaki damarından ayrılan maden cevheri bunun örnekleridir” (Marks, 2015 syf.182). Marks&#8217;a göre toprak, kendi başına bir &#8220;artı değer&#8221; kaynağı değil, maddi zenginliğin (kullanım değerinin) kaynağıdır. Marks, William Petty&#8217;nin şu sözünü onaylayarak alıntılar: &#8220;Maddi servetin babası emek, anası da topraktır&#8221; (Marks, 2015 syf. 56). İnsan, üretim yaparken doğanın (toprağın) sağladığı maddeleri değiştirir ve bu süreçte doğa güçleri ona yardım eder. Dolayısıyla emek, üretilen maddi servetin tek kaynağı değildir; toprak da bu zenginliğin kurucu unsurudur. Ancak Marx&#8217;ın &#8220;değer&#8221; (mübadele değeri) teorisine göre, bir şeyin değerini belirleyen o şeyde cisimleşmiş &#8220;insan emeğidir&#8221;. Bu nedenle, üzerinde insan emeği harcanmamış ham toprağın (el değmemiş araziler, doğal ormanlar vb.) bir değeri yoktur, ancak bir fiyatı olabilir. Bu fiyat, &#8220;sanal&#8221; bir fiyattır ve gerçek bir değer ilişkisini gizler. Marx, toprağın veya üretim araçlarının (toprak, aletler, hammadde) &#8220;doğaları gereği&#8221; sermaye olduğu fikrini reddeder &#8221; (Marks, 2015 syf. 91).</p>
<p>Toprak, ancak belirli toplumsal koşullar altında, yani kapitalist üretim ilişkileri içinde sermaye haline gelir. Bu koşulların dışına çıkarıldığında (örneğin bir köylünün sadece kendi geçimi için işlediği durumda), toprak sadece bir üretim aracıdır, sermaye değildir. O halde sermayeleşmemiş toprak (kullanım değeri) aynı zamanda köylü ve üretim aracı olarak toprağın “yabancılaşmadığı” bir toplumsal formasyona işaret etmektedir. Yani köylü toprağa kişisel olarak bağlıdır. Çünkü kapitalistleşme üretici ile üretim aracı ve ürünün birbirinden ayrılmasını gerektirir (Marks, 2013 syf. 73-91). Yabancılaşmamış ve kullanım değeriyle sabit bir köylü/toprak ilişkisinde ideolojik bir ilişki tespit edebiliriz.</p>
<p>Carol Delaney, Tohum ve Toprak kitabında köylünün toprakla ilişkisinden türeyen toplumsal cinsiyeti; kozmolojiyle şekillendirdiği bir tür ideolojiyi anlatır (Delaney 2001). Toplumsal cinsiyet, ahlak gibi bazı değerler topraktan köklenir. Carol Delaney&#8217;in analizine göre, Türk köy toplumunda toprak simgesel olarak &#8220;kadın&#8221; ile özdeşleştirilir. Toprak (kadın) besleyicidir, doğurgandır ama tohumu (kimliği/ruhu) veren erkektir. Köylü için toprak, korunması, mahremiyetinin sağlanması gereken bir &#8220;namus&#8221; ve &#8220;içerisi&#8221;dir. Toprağın (köyün/ailenin) sınırlarının korunması, kadının korunmasıyla eşdeğer bir namus meselesidir (Delaney, 2001 syf. 49). Carol Delaney’in bir antropolog olarak kurmuş olduğu bu simgesellik Akçasaz’ın Ağaları serisinde toprağa duyulan “şehveti” ve koruma güdüsünü anlatmak için oldukça uygun bir anlam dünyası kurmaktadır. Yaşar Kemal’in romanı Binboğalar Efsanesi’nde göçerlerin yerleşik köylüler yani manavlardan çok çektikleri anlatılır. Bir tutam ot yedikleri için köylülere üç koyun verdikleri, konmaya çalıştıklarında köylülerin göçerleri silahla kovalayıp; vurdukları anlatılır. Yine jandarma da bu şiddet olaylarında göçerlere zulmeder (Kemal, 2013). Müşterekler (konumuz açısından meralar ve “köyün” toprağı olarak görülen bölgeler) topluluğun yaşamı için gerekli, piyasacı olmayan kolektif bölgeler olarak tanımlanıyor olsa da (Fırat vd., 2023 syf.17) farklı toplumsal aktörler için bir mücadele mekanı olmaya devam etmektedir. Köylünün göçerlere bu derece şiddetli bir karşılık vermesi “namus” ve “toprak” ilişkisi içerisinde anlaşılabilir. Toprağın, müşterek mekan yalnızca ekonomik bir değer içermez aynı zamanda “simgesel değerlerle” çevrilidir. Yörükler (Türkmenler-göçerler) içinse toprak onları yaşamdan alan (sıtmadan ölmektedirler) bizahiti yaşam biçimlerini tehdit eden bir unsurdur. Onların yalnızca yazlak ve kışlaklara ihtiyacı vardır ve bunların sınırları değişebilir (Kemal, 2013). “Kapitalizm öncesi toplumsal formasyonda” aktörler için toprak “simgesel sermayeden” ayrılmamış, ekonomik ve simgesel bir bütündür. (Althusser vd. 2007 syf. 365. Poulantzas, 2014 27-29).</p>
<p>Akçasaz’dan toprak kazanma hırsı ise romanda aynı bir kadına duyulan “şehvet” gibi tasvir edilmektedir. “Ve Akçasaz gözle görülecek kadar belli her gün kuruyordu. Kıyıları kurumuş, çatlamış doygun topraktı. Doygun, verimli, taş eksen taşı yeşertir ve gebe, rahat, binbir verime, doğurganlığa hazırlanmış, kendini sere serpe ışığa, güneşe, binbir tohuma, renge, kokuya, biçime, cana vermiş, Akçasaz toprağı dudaklarını açmış, ıslak, döllenmeyi bekliyordu, gerilmiş, yıllardan bu yana yanarak, üşüyerek beklemiş, kısır, donmuş.&#8221; (Kemal 2004, syf. 533). Toprak doğurmalı ve can olmalıdır. Köylülerin, topraksız köylülerin toprağa; erkek karakterlerin gözünden üremesi gereken bir kadın olarak bakıldığını görmekteyiz.</p>
<p>Görüldüğü gibi toprak asla bir “meta”, satılır bir şey olarak görülmemektedir. Ata yadigarı, ata toprağı; namus gibi ifadelerle örülü “sembolik” bir anlamlar dünyası toprağı çerçevelemektedir (Bourdieu, 2018). O halde Türkiye’de uzun bir süre toprağın bir mübadele değeri olmadığını, piyasalaşmadığını pekala iddia edebiliriz, özellikle küçük toprak sahibi köylü için. Kısıtlı ekonomik üretimin olduğu, yalnızca geçim için üretim yapıldığı; açgözlü bir mülkiyet hırsından ziyade, ailesini geçindirecek kadar toprağa sahip olmayı &#8220;hak&#8221; ve &#8220;adalet&#8221; olarak tanımlar. Genel olarak bu ekonomik düzene “ahlak ekonomisi” denilmektedir (Aytekin, 2022 syf. 97). Toprağın piyasalaştığı (Akçasazı-Çukurova için 19.yüz yıl) zamana kadar bu ekonomik düzenin devam ettiğini söyleyebiliriz. Çukurova’da geniş toprak sahipliği, derebeyliğin ortaya çıkması 19.yüz yıla, Çukurova’da pamuk yetiştirilmesiyle başlamaktadır (Savran vd., 2014 syf. 313). Yani Çukurova’da toprak 19.yüz yılda metalaşmaya başlamıştır bu küresel kapitalizme eklemlenme biçimi toprağa meta olarak bakan “toprak ağası” sınıfını da doğurmuştur.<br />
&#8220;Para parayı büyütmezse, büyümeyen para ölüme mahkumdur. Para her gün her gün doğuracak, doğurmalı…Para para&#8230; Doğurmazsa ölür. Toprak da, insan da, kurt kuş da, bilcümle yaratık da doğurmazsa ölürler.&#8221; (Kemal, 2013 syf. 540-541).</p>
<p>Sermaye sınıfı için para, yukarıda alıntılandığı gibi “doğurması” gereken bir şey halini alır. Toprağın yerini para almaktadır. Köylülükten, sermaye sahipliğine; derebeylikten toprak ağalığına geçiş böyle tasvir edilmektedir romanda. Bu artık toprağın simgesel sermayesinden ayrılma durumudur, toprak metalaşmaktadır.</p>
<p>Toprak ağalığı kapitalistleşmeye geçerken, toprağı mülk haline getiren bir sınıfa işaret eden bir kavramdır (Avcıoğlu, 1973 syf.179-182). Toprak ağalığı Anadolu’da derebeyliğin çözülmesiyle meydana çıkmıştır (Avcıoğlu, 1973). Toprak ağalığında ekonomik bağımlılık, ortakçılık; rant, kiracılık veya yarıcılık biçimiyle köylüyü bağımlılık altına alır. Derebeylik ise altındaki köylüde hak iddia eder. Yalnızca ekonomik olarak değil simgesel bir iktidara sahip olan kişidir derebeyi. Derebeyi köylüyü uyruk ilişkileri ve bağımlılıkla tahakküm altına alır. Derebeyi iktidara işaret etmektedir. Derebeyi’nin toprak üzerindeki hakimiyeti genellikle fiili bir durumdur, devlet arazilerinin kullanımı biçiminde cereyan etmektedir (Avcıoğlu, 1973 syf. 68). Derebeyleri ve köylü toprağa bakış bakımından (simgesel sermaye ve değerin iç içeriği) benzer bir yerde durmaktayken toprak ağalı ve ticaret sermayesi toprağa mübadele (meta) olarak bakmaktadır. Romanlardaki toplumsal aktörleri haritalandırmak gerekirse, derebeyleri (Derviş ağa ve Mustafa ağa) ve köylü(göçerler) eski düzenin insanları gibi görünür. Toprak ağaları ve yeni sanayi kapitalistleri ise onların karşısında yer alır. Devlet yeni düzeni temsil eden toprak ağaları ve sanayi kapitalistlerin yanında hakemlik yapmaktadır. Toprak sermayeleştirilmekte, derebeylerinin uyrukları altındaki köylüler(aşireti) tasfiyeye zorlanmakta; derebeylerinin kapitalist olması beklenmekte, göçerler iskan ettirilmektedir. Eski düzenin toplumsal aktörleri devletin “sermaye birikim stratejileri” doğrultusunda “kapitalizmle” uyumlu hale getirilmeye çalışılmaktadır (Jessop, 2014).</p>
<h2>Çukurova’da İlksel Birikim: El koyarak birikimden çitleyerek birikime</h2>
<p>Anadolu’da toprak rejimi coğrafi olarak büyük farklılıklar göstermektedir. Batı Anadolu’da daha çok küçük köylülük görülmekteyken, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da “derebeylik ve toprak ağalığı yaygındır” (Yerasimos, 1974., Savran vd. 2014., Avcıoğlu 1976). Çukurova’da geniş toprak sahipliği, derebeyliğin ortaya çıkması 19.yüz yıla, Çukurova’da pamuk yetiştirilmesiyle başlamaktadır (Savran vd., 2014 syf. 313). Mısır’dan Çukurova’ya kayan pamuk üreticiliği, Amerikan İç Savaşı’yla dünya pamuk üretiminin zora girmesiyle olmuştur. Bataklıklar kurutulmuş ve pamuk tarımına açılmıştır. Çoğu bataklık olan Çukurova’nın kurutulmasıyla ortaya çıkan toprakların ilk sahipleri Ermeniler, tüccar burjuvazi ve Derviş, Akyollu Mustafa karakterlerinden gördüğümüz gibi iskanla yerleştirilen aşiret beyleri olmuştur (Savran vd., 2014 syf 314). Çukurova, Osmanlı coğrafyasına göre erken “kapitalistleşen” ve dünya kapitalist sistemine eklenen bir bölgedir. Bu durum ve sermayenin Ermeniler’in elinde birikmiş olması Adana’da katliamına yol açmıştır. Katliamı Barış Ünlü: Çukurova bölgesi, 1860&#8217;lardan itibaren kapitalist dünya ekonomisine pamuk üretimi aracılığıyla entegre olmuştu. Pamuk üretimi ve ticaretinde başı çekenler, Kilikya olarak da bilinen bu bölgenin Ermenileriydi. 1908 Devrimi&#8217;nin bu ekonomik üstünlüğe politik bir güvence kattığı, en azından Ermenilerce böyle algılandığı ve Ermenilerin artan öz-güveninin Müslümanlarca bir küstahlık olarak görüldüğü tahmin edilebilir…” (Ünlü, 2022 syf.111). Katliamın tetikleyici unsurları Ünlü’ye göre bölgedeki Türk/Müslüman eşraftır. Katliam ideolojik boyutunun Abdülhamid istibdatında yaratılan Müslümanlık Sözleşmesi olduğu vurgulanmaktadır (Ünlü, 2022 syf. 114). Söz konusu “toplumsal sözleşmeden” türeyen “Müslümanlık ve Türklük Sözleşmeleri” kavramlarını “birikim stratejisi” olarak okumaktan yanayım. Söz konusu “sermaye birikim stratejileri” doğrultusunda Adana’da mülk el değiştirmiştir. Çukurova’nın dönüşümünde mülkiyet yapısının değişimi kritik bir rol oynamıştır. Bu süreç, Marx’ın &#8220;ilkel birikim&#8221; kavramıyla açıklanan, üreticilerin mülksüzleştirilmesi sürecidir (Marks, 2015 syf. 686-731). Buradaki kritik soru “mülk” sahibi kim olacaktır sorusudur? Bu sorunun cevabını ise devlet vermektedir. Türkiye yukarıdan aşağı kapitalistleşen(demokratikleşen) bir ülkedir. Bu soruya devletin cevap vermesi Almanya, Japonya gibi toplumsal şiddetin; faşizmin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir (Jr. 2003). Dolayısıyla sermaye birikim stratejisi bağlamında mülksüzleştirme hem bürokrasiye bağlı bir sermaye sınıfı talep etmiş hem de topraksızlaştırılarak (mülksüzleştirilerek) ücretli emekçiler yaratılmaya çalışılmıştır. Topraktan koparılan köylüler ya şehirlere (Adana) göç etmiş ya da pamuk hasadında çalışan mevsimlik ücretli işçilere (ırgat) dönüşmüştür. Çukurova, diğer bölgelerden farklı olarak küçük köylülüğün direnemediği ve büyük kapitalist çiftliklerin hızla hakim olduğu bir bölge haline gelmiştir. Tarımdan (pamuktan) elde edilen büyük karlar, zamanla çırçır fabrikalarına, iplik sanayisine ve tekstil işine yatırılarak sanayi sermayesine dönüşmüştür. Bugünün büyük holdinglerinin temeli bu süreçte atılmıştır. Romanda bu sermaye birikimleri Rüstem Bey üzerinden anlatılır.</p>
<p>Muallim Rüstem Bey, Yaşar Kemal’in Mephistosudur. Selanik’ten Çukurova’ya muallim olarak gelen Rüstem Bey romanlarda, enva-i metruke sonrası Ermenilerin mallarına el koymaktan; Akçasazı kurutmaya kadar birçok fiilin kaynağı olarak gösterilmektedir. Ermeni mallarının dağıtımında “hakem” rol oynayan Rüstem Bey, Türkmenlere bu malları dağıtmaktadır. Roman’da yer almasa da Rüstem Bey’in Selanik kökeni ve politikaları İttihat Terakki bağlantısını akla getirmektedir. &#8220;Sen olmasan kim gelir de o Ermeni topraklarının tapusunu alırdı?&#8221; denilerek yönlendirici rolü vurgulanır. Romanda Rüstem Bey, “yeni dünya koalisyonu” tarafından&#8221; herkesin öğretmeni ve babası&#8221; olarak nitelendirilir. Yerel halkın ve sonradan zenginleşen sınıfın bu servete konmalarının arkasındaki asıl &#8220;feraset&#8221; ve &#8220;akıl&#8221; Rüstem Bey&#8217;e atfedilir. Ermeni emval-i metrukesinin yağmalanması ve tapulanması sürecini organize eden, feodal beylerin yerine geçecek yeni zengin sınıfın temellerini atan ve bu süreçte bürokrasi ile yerel güçler arasındaki bağlantıyı kuran vizyoner ama fırsatçı bir figür olarak tasvir edilmektedir Rüstem Bey. Faust’un Mephisto’yla ilişkisi ne ise “yeni dünya koalisyonunun” Rüstem Beyle ilişkisi odur. Bir yandan Ermeni mallarını “Türklük” nizamında dağıtır, bir yandan Akçasazı’nın kurutulmasını; burada modern tarım yapılması konusunda yönlendirmelerde bulunur. Bir yandan Ermenilerden kalan binaları konar, kimini okul kimini kendi konağı haline getirir. Doğaya savaş açan bir modern, ne olursa olsun “milli” bir kapitalizmi inşa edecek olan “aydın” olarak görülmektedir. Fakat doğrusu Goethe’nin Mephisto’ya biçtiği kadar rol biçmemiştir Yaşar Kemal Muallim Rüstem’e. Fakat tetikleyici rolü hep vurgulanmaktadır.</p>
<p>Özcesi Osmanlı’dan Cumhuriyet’e “kapitalistleşme” politikaları bağlamında bir süreklilik gözükmektedir. Yaşar Kemal Marksizm’in “ilksel birikim ve çitleme” kavramlarını çok iyi kavramıştır. Bu süreç Türkiye’de Ermeni mallarına konmaktan, köylüyü topraksızlaştırmaya; değerli arazilere (ortak, müşterek) el koymaya kadar uzanmaktadır. Yani Harvey’in bahsettiği gibi el koyarak birikim ve mülksüzleştirmek; kapitalizmin yalnızca bir dönemine has değil süreklidir (Harvey, 2012 syf.322). Bu süreç Ermeniler ’in mülksüzleştirilmesi sonra Akçasaz’ın çitlenmesi; köylülerin topraksızlaştırılması şeklinde cereyan etmektedir.</p>
<p>Fakat bu sürece yalnızca devlet ve burjuvazi değil, neredeyse “meşru” tüm toplumsal aktörler katılmıştır. Türk ve Müslüman köylüler. Yaşar Kemal’in anlattığı gibi önce Ermeniler’in mallarına “çökerken” sonra Akçasaz kurutulurken kimin gücü kime yeterse; Vahşi Batı Tarzı bir kapitalistleşme yaşanmaktadır. Amerika’daki “altına hücuma” benzemektedir Akçasaz’ın çitlenmesi. Kuralların tam oturmadığı, hukuki denetimin zayıf olduğu, hızlı ve acımasız bir sermaye birikiminin yaşandığı, zora ve mülksüzleştirmeye dayalı ekonomik dönüşüm sürecini yaşamaktadır. Ulus, kolektif işlenen “suçların” üzerine inşa edilmiştir. Mülk “liberal” anlatının bahşettiği üzere dokunulmaz bir şey değil bizatihi “ekonomi dışı zor” yollar kullanılarak (hukuk, kolluk güçleri) edilen bir şeydir.</p>
<p>Her ne kadar Gramsci’ye atfedilse de “eski ölüyor, yeni doğmak için çabalıyor; şimdi canavarların zamanı” ifadesi, Gramsci’de:<br />
“…modem kriz, namı diğer &#8220;otorite krizi&#8221; ile ilişkilendirilmiştir. Yasa koyucu sınıf konsensüs yitirdiyse, yani artık &#8220;yönetmiyor&#8221; da yalnızca &#8220;yasama&#8221; yapıyorsa -büsbütün zorlayıcı iktidar uyguluyorsa- bu aslında, geniş kitlelerin geleneksel ideolojilerden koptuğu, daha önce inandıklarına artık inanmadıkları anlamına gelir. Kriz, tam olarak, eskinin öldüğü ve yeninin doğamayacağı olgusuyla ilişkilidir: Bu fetret devrinde farklı türden çok sayıda marazi fenomen gerçekleşmektedir” ifadesi yer almaktadır (Buttigieg, 2012 syf. 46).</p>
<p>Akçasaz’ın Ağaları böyle bir “fetret” devrinde geçmektedir. Gramsci bu ifadesiyle Çukurova’dan bahsediyor gibidir. Otoritenin yerel güç odaklarıyla ilişkisi sonu gelmeyen bir şiddete varmaktadır. Ermeniler’in mallarına el konması ve Akçasaz’ın çitlemesi bu zora dayanmaktadır. Fakat çitleme literatüründe bir olgu “simgesel sermayenin” varlığı gözden kaçmaktadır. Toprağa ve yerelliğe bağlı “simgesel sermayeler” dünyası Yaşar Kemal’in romanında olduğu gibi bir dizi ideolojik değişime uğramalıdır. Akçasazın Ağaları serisinde olduğu gibi, kapitalistlerde kendi “değer” dünyalarını geliştirmeli, toprağın yerini para; geleneğin yerini “ulusallık” almalıdır. Bourdieu’ya göre “modern devletin” kökeninde “simgesel sermayenin” merkezileşmesi yatmaktadır (Bourdieu, 2015 syf. 264). “Simgesel malların sergilenmesinı kontrol etmek simgesel sermayeyi kontrol etmektir” (Bourdieu, 2015 syf. 264). Ünlü’de bu konuya dikkat çekmiş: “Şiddet sadece fiziksel değil, aynı zamanda sembolik ve kültüreldi sömürgeci kendi değerlerini evrensel, uygar ve üstün olarak gösterir, şehirleri ve kırsalı kahraman generaller ve devlet adamları isimleri/heykelleriyle donatır ve sömürgeleştirilmişin kültürünü her fırsatta aşağılar ve ondan utanılmasını sağlar” diyerek “simgesel şiddete” gönderme yapmıştır (Ünlü, 2022 syf. 47). Akçasaz’ın Ağaları serisinde Derviş Bey karakteri “sembolik sermayesini” gelenekleri üzerinden savunması üzerine kurgulanmıştır. Kemal “o iyi insanlar o güzel atlara bindiler ve çekip gittiler” derken o dünyayı, sembolik sermayeler dünyasını; iyi niyet ekonomisini özlemle anmaktadır.</p>
<p>Bourdieu’nun dediği gibi: “modern devlet, simgesel sermayenin merkez bankasıdır” (Bourdieu, 2015 syf. 261-265). Modern Türk Devleti’de Ünlü’nün bahsettiği gibi simgesel sermayeyi merkezileştirmiş ve bu konuda şiddet kullanma tekelini kendisine almıştır. Modern devleti ancak Derviş Bey’in gibi derebeylik düzenleri tehdit eder çünkü onlarda “simgesel şiddet” uygulama kapasitelerine sahiptir. Çitleme, mülksüzleştirme; topraktan sürme bir yandan modern devletin bu gücünü merkezileştirme hamleleridir. Çitlemeler sonucunda insanlar yalnızca topraktan olmamakta aynı zamanda “değer” dünyalarını kaybetmektedir, simgesel sermaye de çitlenmektedir.</p>
<p><strong>KAYNAKÇA:</strong><br />
<em>Althusser, L. ve Étienne B. (2007) Kapitali Okumak. (Çev. Işık Ergüden). İstanbul: İthaki Yayınları.</em><br />
<em>Avcıoğlu, D. (1973). Türkiye&#8217;nin Düzeni (Dün-Bugün-Yarın), 1. ve 2. Cilt. İstanbul: Cem Yayınevi.</em><br />
<em>Aytekin, E. A. (2022). Üretim, Düzenleme, İsyan: Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda Toprak Meselesi, Arazi Hukuku ve Köylülük. Ankara: Dipnot Yayınları.</em><br />
<em>Bob, J. (2014). Devlet Teorisi: Kapitalist Devleti Yerine Oturtmak. (Çev. Ahmet Süreyya Özcan), Ankara: Epos Yayınları.</em><br />
<em>(Ed.) Buttigieg, A. J. (2012). Hapishane Defterleri Cilt, (Çev. Ekrem Ekici), İstanbul: Kalkedon Yayınları.</em><br />
<em>Bourdieu, P. (2015). Devlet Üzerine: College De France Dersleri 1989-1992. (Çev. A.Sümer), İstanbul: İletişim Yayınları. </em><br />
<em>Bourdieu, P. (2018). Bir Pratik Teorisi İçin Taslak: Kabiliye Üzerine Üç Etnoloji Çalışması. (Çev. N. Ökten), İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.</em><br />
<em>Bourdieu, P. (2020). Sanatın Kuralları: Yazınsal Alanın Oluşumu ve Kuralları. (Çev. N. Kamil Sevil), İstanbul: Alfa Yayınları. </em><br />
<em>Delaney, C. (2001). Tohum ve Toprak: Türk Köy Toplumunda Cinsiyet ve Kozmoloji. (Çev. S. Somuncuoğlu ve A. Bora), İstanbul: İletişim Yayınları.</em><br />
<em>Fırat, Ö. B. ve Genç, F. (Haz.) (2023). Mülkiyet ve Müşterekler: Türkiye&#8217;de Mülkiyetin İnşası, İcrası ve İhlali. İstanbul: Metis Yayınları.</em><br />
<em>Harvey, D. (2012). Marx&#8217;ın Kapital&#8217;i İçin Kılavuz. (Çev. B. O. Doğan), İstanbul: Metis Yayınları.</em><br />
<em>Kemal, Y. (2004). Demirciler Çarşısı Cinayeti (Akçasazın Ağaları 1). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.</em><br />
<em>Kemal, Y. (2013). Yusufçuk Yusuf (Akçasazın Ağaları 2). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.</em><br />
<em>Kemal, Y. (2013) Binboğalar Efsanesi. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.</em><br />
<em>Marx, K. (2013). 1844 El Yazmaları. (Çev. M. Belge). İstanbul: Birikim Yayınları.</em><br />
<em>Marx, K. (2015). Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi Cilt: I. (Çev. M. Selik ve N. Satlıgan), İstanbul: Yordam Kitap.</em><br />
<em>Moore Jr., B. (2003). Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri. İstanbul: İmge Kitabevi.</em><br />
<em>Poulantzas, N. (2014) Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar. (Çev. Şule Ünsaldı). Ankara: Epos Yayınları.</em><br />
<em>Savran, S., Tanyılmaz, K. ve Tonak, E. A. (Haz.) (2014). Marksizm ve Sınıflar: Dünyada ve Türkiye&#8217;de Sınıflar ve Mücadeleleri. İstanbul: Yordam Kitap.</em><br />
<em>Ünlü, B. (2022). Türklük Sözleşmesi: Oluşumu, İşleyişi ve Krizi. Ankara: Dipnot Yayınları.</em><br />
<em>Yanık, E. (2016). Yaşar Kemal’in İnce Memed, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yusufçuk Yusuf Adlı Romanlarında &#8220;Toplumcu Gerçekçilik&#8221;. (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Kırklareli Üniversitesi.</em><br />
<em>Yerasimos, S. (1974-1975). Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye (Cilt I, II, III). İstanbul: Gözlem Yayınları.</em></p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/batakliktan-metaya-yasar-kemalin-cukurovasinda-ilksel-birikim/">Bataklıktan Metaya: Yaşar Kemal’in Çukurovası’nda ilksel birikim</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Askeri Keynesçilik&#8217;: Rusya&#8217;nın kaldıracı Avrupa&#8217;da işe yarar mı?</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/askeri-keynescilik-rusyanin-kaldiraci-avrupada-ise-yarar-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alp Ozan Gül]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Feb 2026 13:17:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomik büyüme]]></category>
		<category><![CDATA[Keynesçilik]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[savunma sanayii]]></category>
		<category><![CDATA[ukrayna]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3804</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rusya ordusunun, 24 Şubat 2022&#8217;de Ukrayna’ya askeri operasyon başlatmasının ardından Rusya’ya yönelik başta ABD olmak üzere batı ülkeleri&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/askeri-keynescilik-rusyanin-kaldiraci-avrupada-ise-yarar-mi/">&#8216;Askeri Keynesçilik&#8217;: Rusya&#8217;nın kaldıracı Avrupa&#8217;da işe yarar mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;" align="justify">Rusya ordusunun, 24 Şubat 2022&#8217;de Ukrayna’ya askeri operasyon başlatmasının ardından Rusya’ya yönelik başta ABD olmak üzere batı ülkeleri tarafından uygulanan yaptırımların ve uluslararası finansal sistemden dışlamanın sonucu olarak, uluslararası finans kuruluşları ve batılı siyasetçiler Rusya ekonomisinin büyük bir yıkıma uğrayacağını öngörüyordu. Dönemin ABD Başkanı Joe Biden, operasyonun başlangıcıyla aynı gün yürürlüğe giren <span style="color: #467886;"><u><a href="https://home.treasury.gov/news/press-releases/jy0608">yaptırımlara</a></u></span> dair yaptığı açıklamada Rusya ekonomisinin büyük bedeller ödeyeceğini <span style="color: #467886;"><u><a href="https://bidenwhitehouse.archives.gov/briefing-room/speeches-remarks/2022/02/24/remarks-by-president-biden-on-russias-unprovoked-and-unjustified-attack-on-ukraine/">belirtiyordu</a></u></span>. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de benzer şekilde, yürürlüğe giren yaptırımlar aracılığıyla Rusya ekonomisini zayıflatacaklarını <span style="color: #467886;"><u><a href="https://ec.europa.eu/commission/presscorner/api/files/document/print/en/statement_22_1332/STATEMENT_22_1332_EN.pdf">söylüyordu</a></u></span>.</p>
<p style="text-align: left;" align="justify">Batılı siyasetçilerin beklentilerin, benzer şekilde uluslararası finans kuruluşları da paylaşıyordu. Dünya Bankası’nın 22 Nisan 2022 tarihli <span style="color: #467886;"><u><a href="https://documents1.worldbank.org/curated/en/099053504222211133/pdf/IDU0c72f82f302430046a80b0400a3effeb3e549.pdf">belgesinde</a></u></span>, Rusya ekonomisinin “çok sert bir şekilde vurulacağı” ve buna paralel olarak 2,6 milyon Rus vatandaşının ulusal yoksulluk sınırının altına düşeceği öngörülüyordu. Rapor dahilinde 2022 yılında Rusya ekonomisinin yüzde 11,2 oranında daralacağı tahmin edilmesine rağmen bu tahminin aksine Rusya ekonomisi 2022 yılında belirtilen orandan daha az, yüzde 2,1 <span style="color: #467886;"><u><a href="https://documents1.worldbank.org/curated/en/099053504222211133/pdf/IDU0c72f82f302430046a80b0400a3effeb3e549.pdf">daraldı</a></u></span>. Takip eden yıllar için de tahminlerin tutmadığı görüldü. Dünya Bankası’nın 2023 yılı için büyüme tahmin oranı yüzde 0,6 iken gerçekleşen büyüme yüzde 3,6; 2024 yılı için yüzde 1,3 iken yüzde 4,3 oldu. Yine raporda belirtilen 2,6 milyon insanın yoksulluk sınırı altına düşeceği beklentisinin aksine, 2021-2023 yılları arasında yoksulluk oranı yüzde 11’den yüzde 9,3’e; kişi sayısı 16 milyondan 13,5 milyona <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.reuters.com/world/europe/poverty-level-russia-dropped-93-2023-says-statistics-service-2024-03-06/">düştü</a></u></span>.</p>
<h2 style="text-align: left;" align="justify">Rusya&#8217;nın ekonomik kaldıracı</h2>
<p style="text-align: left;" align="justify">Rusya’ya dair beklentilerin aksi yönde ortaya çıkan bu tablonun anlaşılmasında <span style="color: #467886;"><u><a href="https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/0306396810363049">“askeri Keynesçilik”</a></u></span> kavramı açıklayıcı olabilir. Bu kavrama göre, devletlerin askeri harcamalarda gerçekleştirdikleri artış, diğer kamu harcamalarındaki artışın sonuçlarına benzer şekilde <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S0161893808000240">ulusal ekonomiyi canlandırıcı bir işlev</a></u></span> görür. Savunma sanayisine yönelik yapılan harcamalar savunma ve bağlı sektörlerdeki talebi artırarak toplam üretim çıktısında artış sağlanmasına yol açar; buna bağlı olarak işsizlik oranlarında düşüş yaşanır ve işgücü piyasasındaki daralma aracılığıyla da <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.ecb.europa.eu/press/economic-bulletin/articles/2025/html/ecb.ebart202506_01~d41c118e13.en.html">reel ücretlerde artış gerçekleşir</a></u></span>. Bu durumun sonucu olarak oluşan harcanabilir gelirdeki artış, <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.imf.org/external/pubs/ft/wp/2012/wp12150.pdf">çarpan etkisi</a></u></span> yaratarak ulusal ekonominin diğer sektörlerinde de büyümeye yol açar.</p>
<p style="text-align: left;" align="justify">2021-2024 yılları arasındaki Rusya ekonomisine dair veriler incelendiğinde, kavramın ifade ettiği senaryoya uygun nitelikte bir tablo gözlemleniyor. 2021 yılında devletin savunmaya yaptığı harcama 65,9 milyar dolar iken bu sayı 2024 yılında yüzde 126’lık bir artışla 149 milyar dolara erişti; savunma harcamalarının GSYH içindeki payı ise yüzde 3,7’den yüzde 7,1’e <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.sipri.org/sites/default/files/2025-04/2504_fs_milex_2024.pdf">yükseldi</a></u></span>. Savunma harcamalarındaki artışla aynı zaman aralığında işsizlik yüzde 4,8’den yüzde 2,5’e düştü ve reel ücretlerde yüzde 19,1 oranında <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.cbr.ru/eng/statistics/ddkp/mo_br/">artış gerçekleşti</a></u></span> . Reel ücretlerdeki ve işsizlik verilerindeki bu iyileşme Rusya’ya karşı uygulanan ekonomik yaptırımlara rağmen gerçekleşti, yaptırımların sonucu olarak 2021 yılında net ihracatın Rusya GSYH’si içerisindeki payı yüzde 9,4 iken bu oran 2024 yılında yüzde 4,3’e <span style="color: #467886;"><u><a href="https://datacatalog.worldbank.org/search/dataset/0037712/world-development-indicators">düştü</a></u></span>. Savunma harcamalarındaki artış, iç piyasada talep artışına yol açarak ihracat gelirlerindeki düşüşün ve yaptırımların diğer etkilerinin yarattığı olumsuz sonuçları <span style="color: #467886;"><u><a href="https://thedocs.worldbank.org/en/doc/661f109500bf58fa36a4a46eeace6786-0050012024/related/GEP-Jan-2024-Analysis-ECA.pdf">sübvanse etti</a></u></span>. Elbette bu veriler ele alınırken savunma harcamalarındaki artışın yarattığı etkiler, ulusal ekonomiyi etkileyen diğer faktörler ve devletin süreçte takip ettiği maliye ve para politikaları ile bir arada ele alınmalı.</p>
<h2 style="text-align: left;" align="justify">Rusya&#8217;nın kabusunu Avrupa mı görüyor?</h2>
<p style="text-align: left;" align="justify">Rusya’da bu tablo ortaya çıkarken Rusya devleti bunu bir kalkınma-ekonomi stratejisi olarak konumlandırmadı. Ortaya çıkan tablo, siyasi aktörlerin bilinçli tercihlerinden ziyade savaş koşullarının yarattığı ihtiyaçlar ve Rus savunma sanayisinin <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.sipri.org/sites/default/files/2022-03/fs_2203_at_2021.pdf">halihazırda dünyadaki en büyük savunma sanayilerinden biri olmasıydı.</a></u></span> Savunma sanayisinin yüksek üretim kapasitesi, savaş sonucu doğan yüksek talebin yurt dışına yönelmesini büyük oranda <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.sipri.org/sites/default/files/2025-03/fs_2503_at_2024_0.pdf">kısıtlayarak</a></u></span> ulusal ekonomide canlanmaya yol açtı.</p>
<p style="text-align: left;" align="justify">Rusya’da savaş koşulları ve yaptırımlara rağmen ekonomide yaşanan olumlu tabloya karşın Avrupa ekonomisinde bunun tersi yönde bir tablo ortaya çıktı. Savaşın başladığı 2022 yılında Avrupa’nın en büyük ekonomisi olan Almanya’da ekonomi, 2022 yılında esas olarak pandemi sonrası toparlanma <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.bundesbank.de/en/tasks/topics/federal-statistical-office-german-economy-grows-by-1-9-in-2022-903104">nedeniyle</a></u></span>  yüzde 1,8 oranında <span style="color: #467886;"><u><a href="https://databank.worldbank.org/reports.aspx?country=DEU&amp;source=2">büyürken</a></u></span> takip eden 2023 yılında <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.destatis.de/EN/Press/2024/01/PE24_019_811.html">yüzde 0,3</a></u></span>, 2024 yılında <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.destatis.de/EN/Press/2025/01/PE25_019_811.htm">yüzde 0,2</a></u></span> daraldı. Ekonominin daralmasında Avrupa’nın Rusya’dan enerji ithalatına getirdiği kısıtlamalar sonucu oluşan yüksek enerji fiyatları önemli <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.imf.org/-/media/files/publications/selected-issues-papers/2023/english/sipea2023059.pdf">rol oynadı</a></u></span>.</p>
<h2 style="text-align: left;" align="justify">Batı&#8217;da daralmadan çıkışın anahtarı &#8216;askeri keynesçilik&#8217; mi?</h2>
<p style="text-align: left;" align="justify">Avrupa, ekonomideki bu olumsuz tabloyu tersine çevirmeye yönelik girişimlerinde askeri harcamaları da öncelikli bir araç olarak kullanmayı planlıyor. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte Ağustos 2025 tarihinde yaptığı açıklamada “artan savunma harcamalarının ekonomideki büyümenin motoru” olacağını <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.nato.int/en/news-and-events/events/transcripts/2025/08/27/speech">söyledi.</a></u></span> Benzer şekilde o tarihteki Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josip Borrell, Kasım 2023 tarihinde yaptığı açıklamada “savunma harcamalarının israf olmadığı” ve “yeni işler yaratacağı ve inovasyonu artıracağı” görüşünü <span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.eeas.europa.eu/eeas/powering-european-defence_en">paylaştı</a></u></span>. Bu anlayışla uyumlu olacak biçimde Avrupa Komisyonu, Mart 2025’te “Rearm Europe/Readiness 2030” planını duyurdu. Bu plan, AB üyesi ülkelerin savunma harcamalarını artırmaya yönelik somut hukuki ve finansal araçları tanımlarken, bu araçlar aracılığıyla üye ülkeler tarafından 800 milyar EUR tutarında askeri yatırım yapılmasını <span style="color: #467886;"><u><a href="https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/qanda_25_790">hedefliyor</a></u></span>.</p>
<h2 style="text-align: left;" align="justify">SAFE Programı</h2>
<p style="text-align: left;" align="justify">Plan kapsamında somut bir finansman mekanizması olması itibarıyla ön plana “SAFE” finansal programı çıkıyor. Program, AB üyesi ülkelere savunma harcamalarında kullanılmak üzere 150 milyar EUR tutara kadar piyasa koşullarına kıyasla daha uzun vadeli ve daha ucuz krediye erişim imkânı tanıyor. Programdan faydalanabilmenin en önemli şartlarından biri temin edilen kredilerle yapılacak satın almalarda, ürünlerin bileşenlerinin en az yüzde 65’inin AB veya Ukrayna’da üretilmiş olma zorunluluğu, bu zorunluluk ile temin edilen kredilerin doğrudan Avrupalı üreticilere yapılan ödemelerde kullanılması buna bağlı olarak Avrupa ekonomisine katkı sunması <span style="color: #467886;"><u><a href="https://defence-industry-space.ec.europa.eu/eu-defence-industry/safe-security-action-europe_en">hedefleniyor</a></u></span> benzer amaçla krediler kullanılarak yapılacak satın almalarda sözleşmelerin Avrupa’da yerleşik firmalarla yapılması zorunlu tutuluyor. Bu bağlamda önemli bir nokta; dünyanın en büyük savunma sanayi üreticisi ve AB’nin bir numaralı ortağı ABD’ye program kapsamında herhangi bir ayrıcalık tanımlanmıyor olması.</p>
<p style="text-align: left;" align="justify">Oluşturulan finansman mekanizmaları ve halihazırda Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarındaki yaptığı artışa rağmen bu adımların Avrupa’da Rusya’dakine benzer sonuçlara yol açacağı ise şüpheli, bu şüphenin oluşmasında Rusya ve Avrupa savunma sanayileri arasındaki farklılıklar önemli faktörlerden biri.</p>
<h2 style="text-align: left;" align="justify">Model, Avrupa&#8217;da etkili olur mu?</h2>
<p style="text-align: left;" align="justify">Bu farklılıklardan ilki, Rusya savunma sanayisi, sahiplik yapısı itibarıyla <span style="color: #467886;"><u><a href="https://home.treasury.gov/news/press-releases/jy0838">devlet kontrolünde</a></u></span> iken Avrupa genelinde savunma sanayisi, devletlerin önemli bir payı olmakla beraber <span style="color: #467886;"><u><a href="https://epthinktank.eu/2026/02/09/european-defence-industry/">özel sektör kontrolünde</a></u></span>. Bu durum, Rusya devletinin sektör üzerinde yüksek düzeyde kontrolünü sağlayarak savaş koşullarının yarattığı talebin karşılanması, bu bağlamda üretimin hızlı bir şekilde artırılması ve üretimin koordinasyonu konusunda Rusya’ya Avrupa’ya kıyasla önemli bir avantaj sağlıyor. Rusya’da üretimdeki hızlı artış, işgücüne olan ihtiyacın da <span style="color: #467886;"><u><a href="https://csis-website-prod.s3.amazonaws.com/s3fs-public/2025-06/250605_Snegovaya_Wartime_Economy.pdf">hızla artmasını</a></u></span> beraberinde getirdiği için savunma harcamalarındaki artış kısa sürede çarpan etkisiyle ulusal ekonomiyi canlandırıcı bir rol oynadı. Avrupa’da ise bu farklılıktan kaynaklı savunma harcamalarındaki artışın doğrudan üretimde ve işgücüne olan ihtiyaçta artışa yol açması pek olası görünmüyor.</p>
<p style="text-align: left;" align="justify">Avrupa ve Rusya arasındaki başka önemli bir fark, savunma sanayisinin müşteri portföyleri arasındaki fark; Rusya’da savunma sanayii, ihracat kalemi bulunsa da ağırlıklı olarak Rusya ordusuna yönelik üretim gerçekleştirirken, Avrupa savunma sanayisi farklı ihtiyaç ve gerekliliklere sahip olan müşteri portföyüne sahip; bu durum Rusya’da Avrupa’ya kıyasla üretimin daha koordineli yönlendirilmesini ve toplam üretim çıktısındaki artışı kolaylaştırıyor. Bunun sonucu olarak, savunma harcamalarındaki artışın ulusal ekonomiye olumlu katkısı daha etkili bir şekilde yansıyor.</p>
<p style="text-align: left;" align="justify">Son olarak, Rusya savunma sanayisinin ulusal ekonomiye etkisi, savaş öncesi dönemde dahi Avrupa savunma sanayisinin Avrupa ekonomisindeki etkisine kıyasla daha fazlaydı. Savaş öncesi dönemde Rusya’da 2019 yılında yaklaşık olarak iki<span style="color: #467886;"><u><a href="https://www.foi.se/rest-api/report/FOI%20Memo%208231"> milyon kişi istihdam edilmekteydi</a></u></span>, bu sayı o dönem Rusya’daki toplam istihdamın yüzde 2,8’ini oluşturuyordu. Mukayeseli bakarsak, 2020 yılındaki verilere göre, Avrupa’da <span style="color: #467886;"><u><a href="https://ec.europa.eu/eurostat/web/products-eurostat-news/-/ddn-20220428-1">462.800 kişi</a></u></span> savunma sanayinde istihdam edilmekte iken bu sayı toplam istihdamın yüzde 0,2’sini oluşturuyordu. Savaşla beraber Rusya’da 2024 yılında savunma sanayisinin toplam istihdamdaki payı yüzde 5,1’e yükseldi. Bu durum, ulusal ekonomide savaş sonrası Rusya’daki iç talep yükselişinde önemli bir rol oynadı; Avrupa’da savunma sanayisinin istihdamdaki payının çok daha düşük olması savunma harcamalarındaki artışın iç talebe etkisinde kısıtlayıcı bir durum oluşturacaktır.</p>
<p style="text-align: left;" align="justify">Rusya, savaş koşullarında &#8220;askeri keynesçiliğin&#8221; 21. yüzyılda ilginç bir örneğini teşkil ediyor. Gelecek dönemde Avrupa planlarına uygun şekilde hareket edecek olsa da Rusya’daki gelişmelerin Avrupa’da tekrar etme olasılığı pek yüksek  görünmüyor.</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/askeri-keynescilik-rusyanin-kaldiraci-avrupada-ise-yarar-mi/">&#8216;Askeri Keynesçilik&#8217;: Rusya&#8217;nın kaldıracı Avrupa&#8217;da işe yarar mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şubeleşen sömürü, zincirlenen işçi: Migros depoları ve yeni emek rejimi</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/subelesen-somuru-zincirlenen-isci-migros/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mefhum Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 Feb 2026 17:50:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Emek]]></category>
		<category><![CDATA[Amazon]]></category>
		<category><![CDATA[DGD SEN]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[Migros]]></category>
		<category><![CDATA[Perakende]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3790</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye ekonomisinin son on yılına damga vuran &#8220;hizmet ve ticaret odaklı büyüme&#8221;, beraberinde devasa bir lojistik ve perakende&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/subelesen-somuru-zincirlenen-isci-migros/">Şubeleşen sömürü, zincirlenen işçi: Migros depoları ve yeni emek rejimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye ekonomisinin son on yılına damga vuran &#8220;hizmet ve ticaret odaklı büyüme&#8221;, beraberinde devasa bir lojistik ve perakende ağı getirdi. Ancak bu büyüme, sadece ekonomik verilerle değil, işçinin bedeninin ve zamanının en ince ayrıntısına kadar denetlendiği, sendikasızlaştırmanın kural haline geldiği </span><b>&#8220;despotik bir emek rejimi&#8221;</b><span style="font-weight: 400;"> üzerinden yükseliyor. Özellikle son birkaç yıldır devam eden tartışmalar yeniden gündemde. Migros depolarından patron Tuncay Özilhan ailesinin evinin önüne uzanan eylemler, Migros marketlerin çeşitli şubelerinde kasa kilitleme eylemleri, demokratik kitle örgütlerinin çeşitli eylemler ve defalarca kez gözaltı uygulaması tartışmayı yeniden alevlendirmiş durumda. Migros depolarındaki fiili eylemlilik, bu yeni emek rejimine dair çok yönlü bir bakışı zorunlu kılıyor. </span></p>
<h2><b>Sermaye kompozisyonu: Düşük marj, yüksek devir, maksimum sömürü</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Sektörün anatomisini anlamak için &#8220;düşük kâr marjı&#8221; argümanının arkasındaki gerçeği deşifre etmek gerekiyor. Perakende sektörü, kârını ürün başına fiyattan ziyade, </span><b>stok devir hızı</b><span style="font-weight: 400;"> ve </span><b>işlem hacmi</b><span style="font-weight: 400;"> üzerinden sağlıyor. Perakende devlerinin &#8220;kârlılık düşük&#8221; argümanını boşa çıkaran en büyük kanıt ise Kamuoyunu Aydınlatma Platformu’na (KAP) bildirilen mali tablolar olarak karşımıza çıkıyor. Perakende sektöründe kâr, tekil ürün marjından elde edilmiyor. Gündemdeki Migros’un bir şubesinin günlük cirosu 250 bin liradan fazla. Yıllık ciro büyümesi ise yüzde 80’e yaklaşmış durumda. Zincir devler arasındaki taban büyüme yüzde 65 ile başlıyor yüzde 80’e kadar çıkıyor. Bu da aslında ne türden bir sermaye birikimi olduğunu kanıtlar nitelikte.</span></p>
<p><b>Perakende devlerinin son </b><span style="font-weight: 400;">10 yılda şube sayısı yüzde 193 arttı. Sermayenin sadece merkezde toplanmadığını, mahalle aralarına kadar kılcal damarlar gibi sızdığını zaten yaşadığımız ilçe, semt, mahalle ve kasabalardan biliyoruz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şirketlerin sunduğu yüzde 2-3’lük net kâr marjları, milyarlarca liralık cirolar göz önüne alındığında devasa bir sermaye birikimine tekabül ediyor. Bu modelin sürdürülebilirliği tek bir şeye bağlıdır: </span><b>Maliyetleri yani ücretleri baskılamak, sendikalarla en iyi ihtimalle uzlaşmak ya da iş kolu alanlarını değiştirerek sendikasızlaştırma çabasını nihayete erdirmek.</b></p>
<h2><b>Yeni emek rejimi: &#8220;Esnek&#8221; ama prangalı çalışma</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Perakende ve depo işçiliği, Türkiye&#8217;de &#8220;yeni işçi sınıfının&#8221; merkez üssü haline geldi. Bu rejim, geleneksel sanayi işçiliğinden farklı olarak şu unsurlar üzerine kuruldu: </span><b>Çoklu görev. Yani günlük yaşamımızda az işçi, çok iş olarak sirayet eden pratik. </b><span style="font-weight: 400;">Böylelikle emek yoğunluğu artmış oluyor ve iş tanımı da muğlaklaşıyor. Parçalı istihdam ise başka bir boyut. Migros ve benzeri depolarda gördüğümüz &#8220;iş kolu değişikliği&#8221; ve taşeron kullanımı, işçi sınıfının birliğini parçalamayı hedefliyor. Bu esasında yeni uygulama değil. Sanayi devrimiyle birlikte, sermayenin en temel stratejisi bu pratik etrafında şekilleniyor. Aynı çatı altında farklı haklara sahip işçiler yaratarak sendikal örgütlenmenin önüne set çekilmiş oluyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İşçilerin yüzde 50 zam talebi, bir lüks değil, biyolojik ve sosyal olarak bir var olma çabası. Gıda enflasyonunun Avrupa ortalamasının 11 katından fazla olduğu Türkiye gerçekliğinde, sabit gelirli işçi için her geçen gün bir &#8220;yoksullaşma savaşı&#8221; anlamına geliyor.</span></p>
<h2><b>Direnişin kriminalize edilmesi ve sendikal baskı</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">DGD-SEN’in hedefe konulması ve işçilerin defalarca gözaltına alınması, devlet-sermaye işbirliğinin en çıplak ve en tanınan pratiğini gösteriyor. Sektördeki emek rejimi bu yönüyle sadece ekonomik olmaktan çıkıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Migros işçilerinin yaktığı ateşin üç harflilere ve diğer depolara sıçraması en büyük korku. Öfke sınıfsal, eylemde öyle. Yıllardır irili-ufaklı çeşitli eylemler yapıldı. Sermaye açısından en büyük korku, eylemlerin domino etkisi yaratması, bundandır şiddetin dozunun artması.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye perakende sektörü, devasa kârlarını işçinin &#8220;artık-emeği&#8221; ve &#8220;çalınmış zamanı&#8221; üzerine inşa edildi. Olup bitenleri yalnızca bir zam pazarlığı olarak kavramamak, bir halka geriden bütün bir çerçeveden bakmak gerekiyor. Sektörün devasa büyümesi işçinin sofrasından çalınanlarla finanse ediliyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şirketlerin, işçinin emeği yani &#8220;bedava kredi&#8221; ile büyürken, zamları enflasyonun altında tutarak kasadaki likiditeyi maksimize eden döngüsü kırılmadıkça, sesler cılız kaldıkça, şiddetin dozu da artmaya devam edecek.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şirketler, “maliyeti karşılayamıyoruz” derken, aslında bu devasa birikimi yaratan ellerle, paylaşmak istemiyorlar. Tek başına BİM’in bugün 12 binden fazla şubesi bulunuyor. Resmi kaynaklara göre Migros’un yıllık ciro büyümesi yüzde 80&#8217;in üzerinde. Büyüme, toplam giderin yüzde 2&#8217;sini bile etkilemiyor.</span></p>
<p><b>Yani şirketler hiç olmadığı kadar zengin, işçi hiç olmadığı kadar verimli ve yoksul.</b><span style="font-weight: 400;"> Erzurum’dan İstanbul’a, Van’dan Trabzon’a yayılan bu direniş, Migros’un &#8220;parlak&#8221; bilançolarının arkasındaki gizli maliyeti; yani işçinin çalınan emeğini, ödenmeyen promosyonunu ve yok sayılan sendikal hakkını gün yüzüne çıkarıyor. Kriminalize edilen DGD-SEN aslında Migros&#8217;un </span><b>&#8220;maliyet minimizasyonu&#8221;</b><span style="font-weight: 400;"> stratejisine karşı, hayatın </span><b>&#8220;insanileştirilmesi&#8221;</b><span style="font-weight: 400;"> mücadelesini veriyor. Oysa Migros uzun yıllar sonra döviz borcunu sıfırlayarak &#8220;pozitif nakit&#8221; pozisyonuna geçmişti. Yani şirketin elinde işçiye yüzde 50 değil, yüzde 100 zam yapacak finansal hacim mevcut.</span></p>
<h2><strong>Amazon depolarına kısa bakış</strong></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Dev teknoloji şirketlerinin işçi haklarını hiçe sayan, gözetim odaklı ve devletlerin denetim mekanizmalarını aşan gücü, &#8220;yeni bir otoriterlik&#8221; biçimi olarak tartışılıyor. Artık işçinin başında bir ustabaşı değil, bir kod duruyor. Bu durum, emeğin üzerindeki denetimi mutlaklaştırırken, işçiyi makinenin bir uzantısı haline getiriyor. Üretimden ziyade &#8220;dağıtımın&#8221; merkeze oturduğu bir dönemde, Amazon deposu modern zamanın fabrikasıdır. Direnişler de bu stratejik düğüm noktasını hedef alarak tedarik zincirini kırmayı amaçlıyor.</span></p>
<p>Baskılar sonucu Amazon, bazı bölgelerde asgari saatlik ücretlerini artırmak ve güvenlik protokollerini (göz boyama düzeyinde de olsa) güncellemek zorunda kaldı. Şirketin sendika düşmanı faaliyetleri birçok ülkede yargıya taşındı ve bazı işten çıkarmaların &#8220;hukuksuz&#8221; olduğu tescillendi.</p>
<p>Pandemiyle birlikte Amazon depolarında filizlenen direniş çizgisi, izleyen yıllarda bir tür barikata dönüştü. Direnişin modern anlamdaki ilk kıvılcımı, Mart 2020’de New York’taki <b data-path-to-node="3" data-index-in-node="69">JFK8</b> deposunda başladı. İşçilerin hijyen ekipmanı eksikliği ve enfekte olan arkadaşlarının gizlenmesine karşı duyduğu öfke eylemleri etkiledi. Başlangıçta küçük bir grup işçinin iş bırakmasıyla başladı. Christian Smalls’un liderliğindeki bu eylem, işten çıkarmalarla sonuçlansa da Amazon tarihinde bir sembol haline geldi. Örgütlenemez&#8221; denilen depo işçilerinin resmi bir kimlik kazanması &#8216;kazanım&#8217; olarak tarihteki yerini aldı. Amazon İşçi Sendikası (<b data-path-to-node="7,0,0" data-index-in-node="60">ALU</b>), Amazon tarihindeki ilk resmi sendikalaşma oylamasını kazandı. Bu, devasa bir katılım motivasyonu yarattı. Türkiye’de özellikle Kocaeli Dilovası&#8217;ndaki Ceva/Amazon deposunda işçiler, <b data-path-to-node="7,1,0" data-index-in-node="98">DGD-SEN</b> (Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası) öncülüğünde direnişe geçti. Katılım, depo önündeki fiili nöbetlerle ve vardiya çıkışlarındaki protestolarla sağlandı. Direnişin en kitlesel ve çok uluslu hali, her yılın en yoğun alışveriş günü olan <b data-path-to-node="10" data-index-in-node="81">&#8220;Black Friday&#8221;</b> (Kara Cuma) dönemlerinde gerçekleşiyor. Sadece depo işçileri değil, iklim aktivistleri ve teknoloji çalışanları da &#8220;tekno-dev&#8221;e karşı bu cepheye katıldı. -Elbette bu &#8216;anlamlı&#8217; ve bütünsel bir dönüşümü yaratacak türden cephe birliğine dönüşmedi.-</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Amazon&#8217;da işçi devir hızı yıllık yüzde 150’leri bulabiliyor. Bu, bir işçinin sendikalaşma sürecini tamamlayamadan işten çıkması veya çıkarılması anlamına geliyor. Bu durum, katılımın kalıcı olmasını zorlaştıran en büyük etken. İşçilerin el terminalleri üzerinden takip edilmesi, eylemlere katılımı gizli tutmayı imkansız hale getiriyor. Buna rağmen, 2023 ve 2024 yıllarındaki Black Friday grevlerinde katılımın bir önceki yıla göre yüzde 20-30 bandında arttığı gözlemlendi. Direniş, başlangıçta &#8220;birkaç işçinin tepkisi&#8221; olarak görülürken; bugün uluslararası konfederasyonların desteklediği, mahkeme kararlarıyla meşrulaşan ve Amazon’un bütçesinden &#8220;sendika kırma&#8221; faaliyetleri için milyonlarca dolar harcamasına neden olan <b data-path-to-node="17" data-index-in-node="249">kitlesel bir harekete</b> dönüştü.</span></p>
<p>Bütün yaşananlar bize gösteriyor ki gelecek dünden daha krizli ve çelişki dolu olacak. Peki, mevcut örgütlülük yeterli mi? Sanırım bu soruya cevap için hepimizin düşüncesi ortalama aynıdır, hayır. Adil bir gelecek, huzurlu bir uzlaşıdan değil öfkeli ama politik çelişkiden şekillenecek. Çünkü sanayi bölgelerinin yanı sıra, sokak aralarından kent çeperine yayılmış bu zincir, yaşamın tam ortasında yer almaya devam edecek. Çünkü, kılcal damarlara kadar genişleyen &#8216;tehlike&#8217; beraberinde sermaye için de handikapları beraberinde getiriyor&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/subelesen-somuru-zincirlenen-isci-migros/">Şubeleşen sömürü, zincirlenen işçi: Migros depoları ve yeni emek rejimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de gıda krizi: Mücadele ve dayanışmanın kurucu iradesi</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/turkiyede-gida-krizi-mucadele-ve-dayanismanin-kurucu-iradesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Furkan Gelici]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Feb 2026 17:05:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[dayanışma]]></category>
		<category><![CDATA[dayanışma kooperatifi]]></category>
		<category><![CDATA[gıda krizi]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3796</guid>

					<description><![CDATA[<p>Derinleşen küresel gıda krizi, halkların nitelikli, yeterli, sağlıklı, güvenilir ve erişilebilir gıdaya ulaşma olanaklarını giderek daraltmaktadır. Birleşmiş Milletler’in&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/turkiyede-gida-krizi-mucadele-ve-dayanismanin-kurucu-iradesi/">Türkiye&#8217;de gıda krizi: Mücadele ve dayanışmanın kurucu iradesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Derinleşen küresel gıda krizi, halkların nitelikli, yeterli, sağlıklı, güvenilir ve erişilebilir gıdaya ulaşma olanaklarını giderek daraltmaktadır. Birleşmiş Milletler’in SOFI 2024 raporuna göre günümüzde dünya genelinde yaklaşık 673 milyon insan açlık koşulları altında yaşarkan 2023 verileri 733 milyon kişinin kronik yetersiz beslenme koşullarında yaşamını sürdürdüğünü ortaya koymaktadır. Güney Asya’da belirginleşen kıtlık süreci, bölgesel bir olgu olmanın ötesine geçerek küresel ölçekte yaygınlaşmaktadır. Savaşlar, ekolojik yıkım ve emperyalist gıda politikalarının bir bileşkesi olarak ortaya çıkan bu tablo, nitelikli ve yeterli gıdaya erişim mücadelesini önümüzdeki dönemin temel siyasal-toplumsal mücadele başlıklarından biri haline getirmektedir.</p>
<p class="p1">Dünya Gıda Programı (WFP) verilerine göre 74 ülkede 343 milyon insan akut gıda güvensizliği koşullarında yaşamaktadır; 2024 Küresel Gıda Krizi Raporu ise 53 ülke ve bölgede 295 milyon kişinin yüksek düzeyde akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Bu veriler, gıdaya erişimin nasıl ve kimler tarafından örgütleneceği sorusunu kaçınılmaz bir tartışma alanı haline getirmektedir. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) raporları, küresel ölçekte üretilen gıdanın yaklaşık yüzde 19’unun israf edildiğini, sorunun üretim yetersizliğinden ziyade adaletsiz dağılım ve piyasa ilişkilerinden kaynaklandığını açıkça ortaya koymaktadır.</p>
<p class="p1">Gıda egemenliği kavramı; gıda emperyalizminin dayattığı endüstriyel tarım modeline karşı, ekolojik ve sürdürülebilir yöntemlerle, yerel kültür ve toplumsal ihtiyaçlara uygun, sağlıklı ve nitelikli gıdanın üretilmesi ve tüketilmesi hakkını savunur ve toplumların kendi tarımsal sistemlerini kurma, üretme ve tüketme hakkını ifade eder. Yeni-sömürgeci yöntemlerle tarımsal üretimin emperyalist tekellerin denetimine girmesine karşı; havasına, suyuna, toprağına, tohumuna ve emeğine sahip çıkan halkların bağımsızlık mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Yerel tohumlara sahip çıkmak; tohumların patentlenmesine, GDO’lu tohum ve ürünlerin yaygınlaştırılmasına karşı durmak bu mücadelenin temel unsurları arasındadır.</p>
<p class="p1">GFRC 2024 verilerine göre çatışmalar yaklaşık 140 milyon insanı, iklim krizine bağlı aşırı hava olayları ise 96 milyon insanı gıda güvensizliği koşullarına sürüklemektedir. Bu süreç, kırda küçük üreticileri doğrudan etkileyen yapısal eşitsizlikleri derinleştirmektedir. Daha az su ve enerji kullanımıyla sürdürülebilir bir üretim modeli sunan ı agroekolojik tarım küresel ısınmaya karşı soğutucu bir etki yaratma potansiyeline sahiptir ve iklim krizine karşı gerçekçi bir çözüm hattı sunmaktadır. Bilimsel çalışmalar, sağlıklı bir beslenme için gerekli olan meyve, sebze ve baklagil üretiminin küresel ölçekte hâlâ yetersiz olduğunu; iklim değişikliğinin tarımsal verimliliği daha da düşürdüğünü ortaya koymaktadır . FAO’nun verilerine göre her yıl yaklaşık 600 milyon insan güvensiz gıdalar nedeniyle hastalanmakta; bu durum gıda egemenliği mücadelesinin aynı zamanda bir halk sağlığı mücadelesi olduğunu açıkça göstermektedir.</p>
<h2 class="p1">Bir karşı çıkış örneği: La Via Campesina</h2>
<p class="p1">La Via Campesina, küresel kapitalizmin gıda ve tarımı çokuluslu şirketlerin denetimine soktuğu, köylü üretimini ve küçük üreticileri tasfiye eden “üçüncü gıda rejimi” karşı ortaya çıkmış ulusötesi bir köylü hareketidir. 1993 yılında kurulan bu örgütlenme, küçük üreticilerin, tarım işçilerinin ve yerli halkların neoliberal tarım politikalarına karşı geliştirdiği kolektif siyasal itirazın ifadesidir. Nyéléni Bildirgesi ile kavramsallaştırılan gıda egemenliği mücadelesi perspektifi aracılığıyla La Via Campesina, gıda üzerinde söz, yetki ve karar hakkının sermayeden alınarak üreten ve tüketen halklara devredilmesini ve gelecek nesillere yaşanılabilir bir dünya bırakmayı hedefler.</p>
<h2 class="p1">Gıda egemenliği yolunda nasıl bir hat izlenmeli?</h2>
<p class="p1">Gıdayı ticari bir meta olarak ele alan ve küçük üreticiler ile tüketicileri sınırlı sayıdaki gıda tekelinin denetimine terk eden egemen gıda politikalarının reddedilmesi, gıda egemenliği mücadelesinin temel koşuludur. Emperyalist gıda tekelleri, sözleşmeli tarım uygulamaları, aracı ve tefeci ilişkileri üreticilerin üretim süreçleri üzerindeki söz ve karar hakkını ortadan kaldırırken; tüketicilerin sağlıklı, güvenilir ve yeterli gıdaya erişimini de giderek imkânsızlaştırmaktadır. Devletin bu hakları güvence altına almak yerine, gıda politikalarını sermaye ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirmesi, üreticilerin üretimden gelen gücünü kolektif biçimde açığa çıkarma gereğini daha da yakıcı hale getirmektedir.</p>
<p class="p1">Bu bağlamda küçük aile tarımı yapan üreticilerin, gıda tekellerine karşı demokratik, katılımcı ve şeffaf biçimde örgütlenen üretim kooperatifleri etrafında birleşmesi; bu yapıların tüketim kooperatifleriyle birlikte faaliyet yürüterek üreticiyi doğrudan tüketiciyle buluşturan bir dayanışma ekonomisi inşa etmesi, izlenmesi gereken temel hattı oluşturmaktadır. Suyuna, toprağına ve tohumuna sahip çıkan; insanın ve doğanın sömürüsüne karşı alternatifler üreten bu örgütlenme biçimi, gıda üretimi ve dağıtımının adil, aracısız ve kolektif temelde örgütlenmesi yoluyla gıda egemenliğinin toplumsal olarak tesis edilmesini hedeflemektedir.</p>
<h2 class="p1">Nasıl bir tüketim kooperatifi?</h2>
<p class="p1">Tüketim kooperatifleri, yaşam alanlarına, doğaya ve emeğe yönelen sistemli saldırılar karşısında yalnızca ekonomik bir örgütlenme biçimi değil, aynı zamanda dayanışma eksenli alternatif toplumsal ilişkilerin inşa edildiği siyasal bir mevzi olarak ele alınmalıdır. Kent yaşamında tarımsal üretim süreçlerinden koparılan geniş kitlelerin gıdaya erişiminin zincir marketler aracılığıyla sınırlandırılması, gıdanın metalaştırılmasını ve sorgulanmadan tüketilmesini yeniden üretirken; tüketim kooperatifleri bu tekelleşmiş yapıya karşı, yalnızca ürün temin eden bir perakende modeli olmanın ötesine geçerek tekelci kapitalist gıda rejimine alternatif bir üretim–tüketim hattı kurmayı hedeflemelidir. Sağlıklı, doğal, nitelikli ve erişilebilir gıdaya ulaşma hakkını savunmanın yanı sıra, tüketicileri gıda egemenliği perspektifi doğrultusunda bilinçlendiren kolektif pratikleri örgütlemek; üretim süreçlerini aracısız, şeffaf ve sömürüsüz biçimde görünür kılmak bu hattın temel unsurlarıdır. Bu yönüyle tüketim kooperatifleri, üreticiler ile tüketicilerin birleşik mücadelesinin somutlaştığı, sosyalleşmenin ve dayanışmanın yeniden üretildiği kamusal mekânlar olarak, demokratik, katılımcı ve kamucu bir iktisadi modelin nüvelerini barındıran kurucu siyasal araçlar niteliği taşımaktadır.</p>
<h2 class="p1">Bir alternatifin geleceğe uzanan politik yansıması: Dayanışma ekonomisi ve dayanışma zinciri</h2>
<p class="p1">Günümüz neoliberal toplum düzeni, Marx’ın işçi ve üretim süreçleri üzerinden tanımladığı, Fromm’un ise insan ilişkilerindeki yabancılaşma ekseninde ortaya koyduğu biçimiyle, bireyleri ürettiklerinden ve tükettiklerinden kopararak, sürekli borçlanma, güvencesizlik ve rekabet ortamında birbirine yabancılaştırmaktadır. Bu yapısal yabancılaşma, toplumsal çürümenin ve metalaşmış ilişkilerin temel dinamiklerinden biri olarak, üretim ve tüketim süreçlerinde söz ve karar hakkının kaybını derinleştirir. Öz-yönetim ve dayanışma temelli ekonomi pratikleri, emekçi kitlelerin kolektif mülkiyet ve demokratik karar mekanizmaları aracılığıyla bu yabancılaşmaya karşı bir karşı-mevzi sunar. Üretim ve tüketim kooperatifleri, işçi kooperatifleri, sendikalar ve dayanışma ağları; artı-değerin kolektif sahiplenildiği, üreticilerin söz ve karar hakkını etkin kıldığı, metalaşmış ve bireycileşmiş ilişkiler karşısında alternatif bir toplumsallığın nüvelerini oluşturur. Bu bağlamda gıda egemenliği mücadelesi, yalnızca üretici ve tüketici taleplerini örgütlemekle kalmayıp, köylerdeki üretim kooperatiflerinden kentlerdeki tüketim kooperatiflerine, emekçi kitlelerin toprağa, suya ve yaşama sahip çıktığı, neoliberal yabancılaşma ve sömürüye karşı dayanışmanın zincir halkalarını örgütlediği kurucu fikrin kurucu alternatifini ifade eden bütünlüklü bir siyasal hattın parçasıdır.</p>
<h3 class="p1">Dayanışma fikrinin kurucu iradesine üç örnek</h3>
<p class="p1">Hopa Çay Kooperatifi, çayda kota ve kontenjan uygulamalarına karşı yürütülen mücadelenin içinden doğmuş; Artvin’den Türkiye’deki çay üreticilerine uzanan kolektif bir iradenin ifadesidir. Üreticinin söz, yetki ve karar sahibi olduğu bir anlayışın pratikte sınandığı önemli deneyimlerden biridir. Kökleri 1959’a uzanan kooperatif, zamanla yozlaşan yönetsel pratikler nedeniyle işlevsizleşmişti. Ancak ÇAYKUR’un özelleştirilme gündemi ve çay üreticilerinin özel sektöre karşı kendi alternatiflerini örgütleme iradesi, 4.500 üreticinin bir araya gelmesiyle kooperatifi yeniden ayağa kaldırdı. Bugün Hopa Çay Kooperatifi, üretici ve köy meclisleriyle birlikte, tüm zorluklara rağmen başka bir seçeneğin mümkün olduğunu somut biçimde ortaya koymaktadır.</p>
<p class="p1">Dayanışma Kooperatifi, gıdanın bütünüyle metalaştırıldığı ve tüketicinin üç harfli zincir marketlere mahkûm edildiği koşullarda; halkın nitelikli, sağlıklı, güvenilir ve yeterli gıdaya erişim mücadelesini örgütlemeyi hedeflemektedir. Soğuk zincirlerde bekletilen, hibrit tohumlarla niteliksizleşen ürünlerin dayatılmasına karşı; mevsiminde yetişen, ata tohumu ile ekilen, aşırı su ve kimyasal kullanımına ihtiyaç duymayan ürünleri emekçi halkla buluşturur. Aracısız, tefecisiz, komisyoncusuz ve sömürüsüz bir alternatifin pratikte sınandığı önemli bir deneyimdir.</p>
<p class="p1">Grevdeki işçilerden pandemide evinden çıkamayan emeklilere, KYK bursuyla geçinmeye çalışan öğrencilerden yoksul emekçi mahallelere kadar uzanan dayanışma ağlarını gönüllüler aracılığıyla örmektedir. Neo-liberal “herkes kendi başının çaresine baksın” anlayışına karşı, insanın insana sahip çıkma iradesini dayanışmanın kurucu fikriyle birleştiren bir eylem hattı oluşturur.</p>
<p class="p1">Dayanışma Kooperatifi aynı zamanda yoksul mahallelerde birer dayanışma ve kültür merkezi olarak faaliyet yürütmektedir. Bu yönüyle kooperatiflerin sıklıkla göz ardı edilen bir misyonuna işaret eder: Kooperatifler yalnızca ürün alım-satımının yapıldığı mekânlar değil, aynı zamanda dayanışma fikrinin aydınlanmacı damarını taşıyan toplumsal merkezlerdir. Sefaköy ve Avcılar Parseller Mahallesi’ndeki kooperatifler; öğrenci, kadın ve mahalle meclisleri, atölyeler, paneller ve kültürel etkinliklerle bu anlayışı somutlaştırmıştır. Bu mekânlar, yüzlerce gencin ve emekçinin hayatına dokunan, dayanışmanın dönüştürücü gücünü görünür kılan deneyimler üretmiştir.</p>
<p class="p1">Hatay Dayanışma Kooperatifi ise, 6 Şubat depremlerinin ardından Hatay halkının kendi dayanışma pratiklerinden doğmuş bir üretici kooperatifidir. “Hatay’ı Dayanışma ile Yeniden Kuracağız” şiarıyla yola çıkan Dayanışma Gönüllüleri; arama kurtarmadan gıda ve barınma ihtiyacına, tohum ve fide temininden üretici forumlarına kadar çok yönlü bir çalışma yürütmüştür. Bu süreç, küçük aile çiftçilerinin aracısız ve sömürüsüz üretim iradesiyle kooperatifleşmesine zemin hazırlamıştır.</p>
<p class="p1">Bugün Hatay Dayanışma Kooperatifi; üretici meclisleri, kadın emeği kolektifleri ve tüketici kooperatifleriyle kurduğu doğrudan ilişkiler aracılığıyla, dayanışma ekonomisini kalıcı bir toplumsal alternatif hâline getirmeye çalışmaktadır. Kadın emeği meclisleri, dayanışma mutfakları ve forumlar, bu mücadelenin toplumsal boyutunu güçlendiren önemli araçlar olmuştur.</p>
<p class="p1">Bu üç örnek, dayanışma ekseninde kurulan ekonomik ve toplumsal modellerin, yarını örgütleyebilecek gerçek bir alternatif olabileceğini göstermektedir. Ürünlerini sermayenin “ekolojik” vitrinlerine değil, halkın kurduğu dayanışma kooperatiflerinin raflarına taşıyan bu anlayış; aracısız, tefecisiz ve sömürüsüz bir üretim-tüketim zincirini hayata geçirmeyi hedefler. Dayanışmanın kurucu fikrini kolektif eylemle buluşturan bu deneyimler, yarının alternatifini bugünden inşa etme iradesinin somut ifadesidir.</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/turkiyede-gida-krizi-mucadele-ve-dayanismanin-kurucu-iradesi/">Türkiye&#8217;de gıda krizi: Mücadele ve dayanışmanın kurucu iradesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de gıda krizi: Bir tasfiyenin öyküsü</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/turkiyede-gida-krizi-bir-tasfiyenin-oykusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Furkan Gelici]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 13:50:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[feodalizm]]></category>
		<category><![CDATA[gıda krizi]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[neoliberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[tarım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3786</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gıda krizi, halkların gıdaya erişim hakkının sermaye tarafından gasp edilmesidir. Gıdanın üretimden tüketime uzanan süreci, sermaye birikimi ve&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/turkiyede-gida-krizi-bir-tasfiyenin-oykusu/">Türkiye’de gıda krizi: Bir tasfiyenin öyküsü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gıda krizi, halkların gıdaya erişim hakkının sermaye tarafından gasp edilmesidir. Gıdanın üretimden tüketime uzanan süreci, sermaye birikimi ve emperyalist bağımlılık ilişkileri içinde toplumun ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmiştir; kriz iklim koşullarının değil, toprağın, suyun ve emeğin kâr için metalaştırılmasının sonucudur. Tarım, toplumsal yeniden üretimin bir parçası olmaktan çıkarılıp piyasa mantığına teslim edildiğinde, ekolojik yıkım ile açlık aynı sömürü düzeninin birbirini besleyen iki yüzü haline gelir. Türkiye’de bugün yaşanan gıda krizi de savaş sonrası kurulan bu bağımlılık düzeninin tarihsel ve sınıfsal bir ürünüdür.</p>
<p>Gıda krizi gündelik hayatı kuşatırken, bu krizden çıkış yolları sıkça gündeme gelmeye başladı. Mevcut krizin kökleri, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkışının ardından ortaya çıkardığı tarım politikalarına dayanıyor. Kapitalist bloğun yeni lideri ABD, savaş sonrası güçlenen Sovyetler Birliği’ni bir tehdît olarak algıladı ve Avrupa ülkelerini de arkasına alarak IMF, Dünya Bankası gibi bir dizi kuruluşun finansal iktidarına öncülük etti. Savaş sonrası yıkılan dünyanın ‘yaralarını’ sarma iddiası ile geliştirilen Marshall Planı, yaraları sarmaktan ziyade emperyalizme bağımlılık ilişkileri geliştirmek için bir Truva atı işlevi gördü. Marshall Planı neticesinde Türkiye’ye biçilen misyon, Avrupa’nın tahıl başta olmak üzere tarım deposu olmaktı.</p>
<p>Bu misyon doğrultusunda Marshall Planı’nın Türkiye’ye yansıması tarımda endüstrileşmenin gerçekleştirileceği bir tarımsal kalkınma planıydı. Ancak Türkiye’de küçük üreticilere dayalı tarımsal üretim bu geçişi gerçekleştirebilecek altyapıya sahip değildi. Çünkü genç cumhuriyet; kırsal kalkınma planlarını, tarımda endüstrileşmeyi, feodal üretim ilişkilerini tasfiye edecek bir süreç olarak düşünecek sınıfsal karakterden yoksundu.</p>
<h2>Genç cumhuriyetin sınıfları ve feodalizm</h2>
<p>Genç cumhuriyetin yönetici sınıflarını oluşturan milliyetçi küçük burjuva radikalleri, ticaret burjuvazisi ve yarı-feodal toprak ağalarından oluşan koalisyon, mevcut sınıfsal kompozisyonu nedeniyle feodalizmi tasfiye edecek bir politika üretemedi. Bu sınıfsal bileşimi daha net kavrayabilmek için koalisyonun bileşenlerini kısaca açmak gerekir.</p>
<p>Radikal küçük burjuva milliyetçileri, askeri-sivil bürokrasi içerisinde etkili ve belirleyici bir konuma sahipti. Ancak bu kesim homojen bir yapı arz etmiyor; özellikle 1930’lu yıllardan itibaren bürokratikleşen ve statükocu bir karaktere evrilen eğilimleri de bünyesinde barındırıyordu. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü, bu sınıf fraksiyonunun öne çıkan siyasal figürleri arasında yer aldı.</p>
<p>Ticaret burjuvazisi ise, erken Cumhuriyet döneminde sanayi burjuvazisinden daha belirleyici bir konumda bulundu. Devletle iç içe gelişen ve korumacı-devletçi çerçeve içinde piyasa yanlısı politikaları savunan bir sermaye fraksiyonu olarak şekillendi. İş Bankası etrafında kümelenen bu kesimin en bilinen siyasal temsilcisi Celal Bayar’dır.</p>
<p>Yarı-feodal toprak ağaları, Osmanlı döneminde tımar sisteminin çözülmesiyle ortaya çıkan ve eski tımar sahiplerinin ağalaşması sonucunda biçimlenen sınıf kesimleriydi. Bu kesimler, tarımda kapitalistleşme sürecine eklemlenmiş olmakla birlikte, pre-kapitalist ilişkilerin ve zor temelli sömürü biçimlerinin önemli unsurlarını korumaya devam etti.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sürecinde Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde belirginleşen sınıfsal ve siyasal çatışmalar, savaş sonrasında Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle sonuçlandı. Bu süreç, ticaret burjuvazisi ile toprak ağalarının oluşturduğu ve emperyalizmle daha açık bir uyum ilişkisi kuran patron–ağa iktidar bloğunun tesis edilmesi anlamına geldi.</p>
<h2>Devlet destekli tarım dönemi ve sınıf</h2>
<p>1945–1960 arası devlet destekli tarım politikaları, yüzeyde küçük üreticiyi güçlendirmeyi hedefleyen reformlar olarak sunulsa da, gerçekte tarımsal üretim ilişkilerinde sınıflar arası göreli bir dengeyi tesis etmeye yönelik bir müdahale niteliği taşımıştır. Bu dönemde devlet, küçük üretici, büyük toprak sahibi ve gelişmekte olan tarımsal sermaye arasındaki çelişkileri doğrudan bastırmak yerine, onları yöneten ve düzenleyen bir arabulucu işlevi görmüştür. Bu arabuluculuk, çayda alım garantileri, tütünde tekelci sözleşmeler, fındıkta ise sınırlı ve düzensiz destekler gibi ürün bazlı farklı müdahale biçimleriyle somutlaşmıştır.</p>
<p>Küçük üreticilik, toprak, sermaye ve teknoloji yetersizliği nedeniyle endüstriyel tarımın gerektirdiği yüksek girdi ve ölçek baskısı altında kırılgan bir konumdaydı. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile sınırlı bir toprak dağıtımı gerçekleştirilmiş; ancak bu düzenleme büyük toprak mülkiyetini yapısal olarak tasfiye edecek ölçekte uygulanmamıştır. Küçük üreticinin tarımda tutulması, esas olarak KİT’ler ve kooperatifler aracılığıyla sağlanan girdi sübvansiyonları, alım garantileri ve kredi mekanizmaları üzerinden mümkün olmuştur. Örneğin Doğu Karadeniz’de çay üreticisi küçük üreticiler, birkaç dönümlük arazilerde üretim yapmalarına rağmen devletin yaş çay alım garantileri sayesinde pazara erişebilmiş; ancak fiyat belirleme süreçlerinde söz sahibi olamamışlardır. Bu destekler, küçük üreticinin mülksüzleşmesini geçici olarak ertelemiş, ancak onu pazara ve devlete bağımlı bir üretici konumuna yerleştirmiştir.</p>
<p>Büyük toprak sahipleri açısından bu dönem, açık bir mülkiyet kaybı sürecinden ziyade, devlet destekleri ve pazar genişlemesi sayesinde üretimlerini yoğunlaştırabildikleri bir yeniden yapılanma evresi olmuştur. Toprak reformunun sınırlı uygulanması, büyük mülkiyetin siyasal ve ekonomik gücünü korumasını sağlamış; makineleşme ve fiyat destekleri, bu kesimin üretim maliyetlerini düşürerek tarımsal artık değeri artırmasına olanak tanımıştır. Özellikle Ege ve Güneydoğu’da tütün ve pamuk gibi nakit ürünlerde, büyük üreticiler makineleşme ve krediye erişim avantajı sayesinde küçük üreticilere kıyasla daha yüksek verim ve kâr elde etmiştir. Böylece büyük toprak sahipleri, tarımsal kapitalistleşmenin öncü aktörleri haline gelmiş, kırsal sınıf yapısındaki eşitsizlikler derinleşmiştir.</p>
<p>Devlet, bu üçlü ilişkide doğrudan bir sınıfın temsilcisi olmaktan ziyade, tarımsal üretimin sürekliliğini ve toplumsal istikrarı sağlama kaygısıyla hareket eden düzenleyici ve yeniden dağıtıcı bir aktör olarak konumlanmıştır. Küçük üreticiliğin tamamen çözülmesi, kentlere ani işgücü göçü ve toplumsal gerilimler yaratma riski taşıdığından; devlet, destekleme alımları ve kooperatifler yoluyla köylüyü üretimde tutmayı tercih etmiştir. Tütünde devlet tekeli aracılığıyla üretim ve kalite denetimi sağlanırken, fındıkta üreticinin büyük ölçüde tüccar ve ihracatçı sermayenin fiyat dayatmalarına terk edilmesi, devlet müdahalesinin seçici ve eşitsiz karakterini ortaya koymuştur. Aynı zamanda büyük toprak sahiplerinin siyasal etkisi, reformların radikal bir yeniden bölüşüm doğrultusunda ilerlemesini engellemiştir.</p>
<p>Sonuç olarak 1945–1960 dönemi, Türkiye tarımında ne köklü bir toprak roformu ne de serbest piyasa temelli bir tarımsal kapitalizm yaratmıştır. Bunun yerine devlet, küçük üreticiliğin tasfiyesini erteleyen, büyük toprak mülkiyetini koruyan ve tarımı pazara eklemleyen geçici ve çelişkili bir sınıfsal uzlaşma rejimi kurmuştur. Çayda devlet korumasına dayalı bağımlı küçük üreticilik, tütünde tekelci disiplin, fındıkta ise ticari sermayeye bağımlılık biçimleri, bu uzlaşma rejiminin ürünler üzerinden aldığı farklı görünümleri temsil etmiştir. Bu rejim, ilerleyen yıllarda neoliberal politikalarla çözülecek olan yapısal gerilimlerin de temelini oluşturmuştur..</p>
<h2>1980’ler: Küçük ölçekli kırsal tarımın emperyalizme erken devri</h2>
<p>1980’lerden itibaren uygulanan neoliberal tarım politikaları, sadece ekonomik bir dönüşüm değil, aynı zamanda kırsal alanlarda politik ve sosyal bir tasfiye sürecini de beraberinde getirdi. Bu tasfiye, tarımsal üretim ilişkilerinin sınıfsal yeniden düzenlenmesi anlamına gelmiş; devletin önceki dönemlerde küçük üretici ve köylüyü üretimde tutmaya yönelik düzenleyici rolü, yerini piyasa disiplinini dayatan ve sermaye lehine işleyen bir konuma bırakmıştır. Bu dönüşüm, çayda alım garantilerinin tartışmaya açılması, tütünde sözleşmeli üretimin yaygınlaştırılması, sebze ve meyvede ithalat baskısının artması gibi somut politika adımlarıyla görünür hale gelmiştir. Küçük aile tarımı ve yerel üretim yapıları, emperyalist tekellerin ve devlet destekli şirketlerin çıkarları doğrultusunda baskı altına alındı; köylünün üretimden kopuşu ve topraksızlaşması, bölgesel eşitsizlikleri derinleştirdi. Bu süreçte küçük üreticiyi yalnızca ekonomik olarak değil, siyasal ve örgütsel olarak da çözülmüş; tarımsal üretimde özne olmaktan çıkarılarak küresel tedarik zincirlerinin edilgen bir halkası haline getirilmiştir. Örneğin çay üreticisi, kendi ürününün fiyatını belirleyemez hale gelirken; tütün üreticisi kota ve kalite sınıflandırmalarıyla üretim dışına itilmeye başlamıştır.</p>
<p>Bu politik süreç, farklı bölgelerde farklı biçimlerde kendini gösterdi: Doğu Karadeniz’de çay üreticileri, Marmara’da sebze ve meyve üreticileri, Güneydoğu’da GAP bölgelerindeki çiftçiler; her biri devletin teşvik ve destek mekanizmalarından sınırlı şekilde faydalanırken, küresel Pazar ve şirket baskısı altında üretimlerini sürdürmek zorunda kaldı. Doğu Karadeniz’de çay üreticileri düşük fiyatlar ve kota uygulamaları nedeniyle fazla ürünü satamazken; Marmara’da küçük sebze üreticileri ithal ürünlerle rekabet edemez hale gelmiş, GAP bölgesinde ise sulama yatırımlarına rağmen pamuk ve mısır gibi ürünlerde çokuluslu girdi şirketlerine bağımlılık artmıştır. Bu farklılaşma, sınıfsal sonuçlar bakımından ortak bir eğilime işaret etmektedir: küçük üreticiler artan girdi maliyetleri, fiyat baskısı ve borçlanma ilişkileri yoluyla mülksüzleşmeye zorlanırken; tarımsal ticaret, işleme ve ihracat alanları giderek büyük sermaye gruplarının denetimine girmiştir. Fındıkta tüccar ve ihracatçı firmaların fiyat belirleyici konumu, bu sermaye yoğunlaşmasının erken örneklerinden biri olmuştur.</p>
<p>Bu süreç, tarımda endüstriyel ve pazar odaklı bir modele geçişin, yerel ve küçük üreticiler üzerinde yarattığı bağımlılık ve örgütsel zayıflığı net biçimde ortaya koydu. Kooperatiflerin işlevsizleştirilmesi, KİT’lerin tasfiyesi ve destekleme alımlarının daraltılması, küçük üreticiliğin kolektif savunma araçlarını ortadan kaldırmış; üretici, tüccar, banka ve çokuluslu şirketler karşısında tek başına bırakılmıştır. Örneğin fındıkta Fiskobirlik’in etkisizleştirilmesi, çayda kamusal alım mekanizmalarının tartışmaya açılması, tütünde Tekel’in dönüşümü bu sürecin ürün bazlı yansımalarıdır. Böylece tarımsal üretim, sınıfsal olarak parçalanmış, küçük üreticiyi hızla yarı-proleter ya da göçmen işçi konumuna itilmiştir. Birçok küçük üretici için tarım, geçim kaynağı olmaktan çıkarak mevsimlik ya da tamamlayıcı bir faaliyet haline gelmiştir.</p>
<p>Türkiye’de tarımsal yapının bu dönemde aldığı biçimin sonuçları uzun vadede rakamlara da yansıdı: 1980’de yaklaşık 28,2 milyon hektar olan işlenen tarım alanı, 2000’de 26,4 milyon hektara, 2010’da 24,4 milyon hektara kadar geriledi. OECD verilerine göre toplam tarımsal alan da 2000’de 40,5 milyon hektardan, 2023’te 38,5 milyon hektara düştü. Bu daralma, yalnızca teknik ya da demografik nedenlerle açıklanamaz; aksine küçük üreticiliğin tasfiyesi, tarım dışına itilen emek gücü ve toprağın sermaye lehine yeniden tahsisiyle doğrudan bağlantılıdır. Tarımsal alan kaybı, aynı zamanda köylü sınıfının tarihsel çözülüşünün mekânsal bir göstergesi olarak okunmalıdır. Çay bahçelerinin bakımsızlığa terk edilmesi, tütün tarlalarının boş kalması ve fındık bahçelerinin yaşlanan üreticilerle sürdürülemez hale gelmesi bu çözülüşün gündelik hayattaki yansımalarıdır.</p>
<p>Sonuç olarak 1980’ler, Türkiye tarımında küçük üreticiliğin yalnızca üretimden değil, tarihsel olarak taşıdığı toplumsal ve siyasal ağırlıktan da koparıldığı bir kırılma momenti yaratmıştır. Devletin geri çekildiği bu dönemde ortaya çıkan boşluk, emperyalist tarım tekelleri ve yerli-büyük sermaye tarafından doldurulmuş; tarım, ulusal gıda egemenliği perspektifinden uzaklaşarak küresel sermaye birikiminin erken ve bağımlı bir alanı haline gelmiştir. Çayda çokuluslu markaların pazardaki hâkimiyeti, tohum ve gübrede dışa bağımlılık, tütünde uluslararası şirketlerin sözleşmeli üretim modelleri bu bağımlılığın somut örnekleri olmuştur. Bu yönüyle 1980’ler, küçük ölçekli kırsal tarımın emperyalizme devrinin kurumsallaştığı tarihsel bir eşik olarak değerlendirilebilir.</p>
<h2>Yeni yüzyıl: En vahşi sömürü çarkı</h2>
<p>Tarımsal yapının tasfiye sürecinde en büyük darbe 2000 yılında imzalanan ‘Stand By’, ‘tarımda yeniden yapılandırma’ ve Dünya Bankası ‘tarımda dönüşüm programı’ ile vuruldu. Bu müdahale, tarımda devletin tarihsel olarak üstlendiği yeniden dağıtıcı ve dengeleyici rolün tasfiyesi anlamına gelmiş; tarımsal üretim ilişkileri doğrudan küresel sermaye birikim rejimine eklemlenmiştir. Bu eklemlenme, çayda alım fiyatlarının baskılanması, tütünde kota ve sözleşme dayatmaları, fındıkta serbest piyasa adı altında tüccar tekellerinin güçlenmesi gibi ürün bazlı sonuçlar üretmiştir. Destekleme kapsamının daraltılması, girdi sübvansiyonlarının düşürülmesi, taban fiyat uygulamasının kaldırılması, tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesi, Türkiye&#8217;nin ilk özel sermayeli kalkınma ve yatırım bankası Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’nın (TSKB) devre dışı bırakılması, tarımsal kredi faizlerinin yükseltilmesi ‘tarımda dönüşüm programı’ ile arzu edilenlerdi. Bu politikalar, özellikle mazot, gübre ve yem gibi girdilere bağımlı üretim yapan küçük çiftçiler için üretimi sürdürülemez hale getirmiştir. Bu adımlar, küçük üretici ile büyük tarımsal sermaye arasındaki eşitsizliği yapısal hale getirerek, tarımı sermaye lehine yeniden örgütleyen bir sınıfsal müdahale niteliği taşımıştır.</p>
<p>2001–2007 yılları arasında Dünya Bankası’nın Tarım Reformu Uygulama Projesi (ARIP) kapsamında kaldırılan bütün destekler yerine, üretimle bağlantısı olmayan, dönüm başına ödenen Doğrudan Gelir Desteği (DGD) sistemi uygulanmaya başladı ve aynı zamanda Çiftçi Kayıt Sistemi’ne geçildi. DGD, özellikle tütün, pancar ve pamuk gibi emek yoğun ürünlerde üretimi sürdürmek yerine, üretimden vazgeçmenin “telafisi” haline gelmiştir. DGD sistemi, küçük üreticiyi üretimde tutmayı değil, üretimden çekilmeyi yönetmeyi hedefleyen bir mekanizma olarak işlev görmüş; tarımsal emek sürecinin tasfiyesini sınıfsal açıdan yumuşatmayı amaçlamıştır. Kemal Derviş politikalarıyla aynı anda tasarlanan “15 günde 15 yasa” ile Tütün ve Şeker yasaları çıkartıldı. Tütün yasası, TEKEL’i tamamen devre dışı bırakarak, Türkiye’deki pazarı tamamen yabancı sermayeye teslim etti. Bu süreçte Ege ve Karadeniz’de binlerce tütün üreticisi üretim kotası dışında bırakılarak tarımdan koparıldı. Bu düzenleme, tütün üreticisini hem devlet güvencesinden hem de pazarlık kapasitesinden yoksun bırakarak, çokuluslu şirketlerin sözleşmeli üretim rejimine mahkûm etmiştir.</p>
<p>Aynı süreçte Türkiye’de tarımın GSYH’deki payı da gerilemeye başladı: 2000 yılında %10 civarında olan tarımın payı, 2023’te %6,2’ye kadar düştü. Tarım istihdamı ise aynı dönemde toplam istihdamın %36’sından %14,6’sına indi. Bu düşüş, tarımın verimsizleşmesinden çok, tarımsal emek gücünün sistematik biçimde tasfiye edilmesinin ve sermaye birikiminin tarım dışı sektörlere yönlendirilmesinin sonucudur. Sebze-meyve üretiminde aile emeğine dayalı küçük işletmelerin çözülmesi ve ithalata dayalı arz politikaları bu süreci hızlandırmıştır. Hayvansal üretimde de benzer bir gerileme yaşandı: 1980’de 16,9 milyon büyükbaş hayvan varken, 2000’de bu sayı 10,9 milyona düştü; küçükbaş hayvan sayısı ise 1980’de 67,7 milyondan, 2002’de 32 milyonun altına geriledi. Koyun ve keçi yetiştiriciliğinin tasfiyesi, özellikle Doğu ve İç Anadolu’da mera temelli üretimin çökmesi anlamına gelmiştir. Hayvancılıktaki bu çözülme, yem, veterinerlik ve girdi piyasalarının şirketleşmesiyle küçük üreticinin üretim dışına itilmesinin somut bir sonucudur.</p>
<p>AKP iktidarı, neoliberal politikaların devamcısı ve uygulayıcısı olarak küçük aile tarımı yapan üreticilerin küresel gıda tekelleri karşısında korumasız kalacağı ve tasfiye edileceği sürecin en vahşi sömürü çarkını yarattı. Bu dönemde devlet, küçük üretici ile sermaye arasındaki çelişkide açık biçimde sermayenin tarafında konumlanmıştır. Tekel ürünleri özelleştirildi, tütün piyasası yabancı tekellerin denetimine girdi. Sözleşmeli tarım yürürlüğe sokuldu. Domates, mısır, patates ve kanatlı yem bitkilerinde sözleşmeli üretim yaygınlaşarak üreticiyi şirket planlamasına bağımlı hale getirdi. Sözleşmeli tarım, üreticinin toprağı üzerindeki mülkiyetini fiilen anlamsızlaştırarak onu kendi arazisinde ücretli işçiye dönüştüren bir ilişki biçimi yaratmıştır. Organik tarım sertifikası verilmesi yetkisi uluslararası şirketlere teslim edildi. Bu durum, küçük üreticilerin organik pazara erişimini fiilen imkânsızlaştırmıştır. Biyo-güvenlik yasası ile beraber, çocuk mamaları haricinde GDO kullanımının önü açıldı ve GDO’lu yem ithalatına izin verildi. GDO’lu yem ithalatı, hayvancılığı tamamen ithal girdilere bağımlı hale getirmiştir. TİGEM TAGEM yasaları ile tarım arazileri şirketlere peşkeş çekildi. (TİGEM ve TAGEM düzenlemeleriyle kamuya ait tarım işletmeleri ve araştırma alanları, özel sektörün kullanımına açılmış; kamu eliyle yürütülen tohum, ıslah ve üretim faaliyetleri piyasaya devredilmiştir.)</p>
<h2>Çiftçi sayısı, 10 yılda %55 geriledi</h2>
<p>Bu dönemde tarımın yapısal çöküşü sayısal olarak da görünür hale geldi: SGK verilerine göre, çiftçi sayısı son 10 yılda yaklaşık %55 azalarak 2021 sonu itibarıyla 512 bin kişiye kadar düştü. Bu veri, küçük üreticiliğin sınıf olarak çözülüşünün istatistiksel ifadesidir. Tarımın ekonomideki payındaki gerileme, istihdamdaki daralma ve kırsaldan kopuşun hızlanması, metropollere zorunlu göç hareketini güçlendirdi. 1950’de nüfusun %75’i kırsalda yaşarken, 2010’da bu oran %23,7’ye geriledi. Kırdaki tarım dışı işlerde çalışma oranı da yıllar içinde %22,7’den %38’e yükseldi. Tarım dışına itilen nüfus, kentlerde inşaat, hizmet ve güvencesiz sanayi işçiliğine yönelmiştir. Bu dönüşüm, köylü nüfusun kentlerde güvencesiz emek rezervine dönüştürülmesi anlamına gelmiştir.</p>
<p>Tarım Sigortaları Yasası şirketlere yaradı ve küçük üretici sigorta yaptıramaz oldu. Özellikle don, sel ve kuraklık riski yüksek olan fındık, çay ve meyve üreticileri sigorta sisteminin dışında kalmıştır. DSİ’nin görevleri sınırlandı ve su birlikleri yasası parsel büyüklüğüne göre oy kullanma hakkı getirildi. Bu düzenleme, su yönetimini doğrudan sınıfsal bir güç ilişkisine bağlayarak büyük arazi sahiplerine ayrıcalık tanımıştır. Suyun ticarileşmesinin önü açıldı. Tarım arazileri inşaat, maden, enerji sektörlerine açıldı ve tarım arazileri peşkeş çekildi. Zeytinlik alanların madencilik ve enerji projeleriyle daraltılması bu sürecin en görünür örneklerinden biridir. AKP iktidarı döneminde, tarımsal üretimi devlet eliyle destekleyen kooperatifler işlevsizleştirildi, su ticarileştirildi, tohum üreticilerin elinden alındı, girdi fiyatları üreticilerin alamayacağı fiyatlara yükseldi ve üreticilerin ne ekip ne biçeceğine karar verme olanakları ellerinden alındı. Böylece küçük üretici yalnızca üretim araçlarından değil, üretim kararlarından da koparıldı. Tarım şirketlerin denetimine girdi ve küçük üretici sözleşmeli tarım dayatmasıyla kendi topraklarında çok uluslu gıda tekellerinin işçisi haline geldi.</p>
<p>Bugün Türkiye’de tarımsal amaçlı 9.442 kooperatif ve 2,2 milyonun üzerinde ortak bulunması, kooperatifleşme potansiyelinin hâlâ güçlü olduğuna işaret eder; fakat bu potansiyel neoliberal politikalar nedeniyle etkili şekilde kullanılamamaktadır. Fındık, süt ve zeytin kooperatiflerinin etkisizleştirilmesi bu potansiyelin nasıl boşa çıkarıldığını göstermektedir. Bu durum, sorunun üretici iradesi değil, sınıfsal olarak belirlenmiş siyasal tercihler olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Topraksızlaşan küçük üretici metropollere göç etmek zorunda kaldı ve tarımsal üretim yapılamaz hale geldi. Kendi kendine yeten bir ülkeden birçok tarımsal kalemi ithal eden bir ülke haline gelindi. Buğday, mercimek, mısır ve canlı hayvan ithalatı, bu bağımlılığın en çarpıcı göstergeleridir. Ekolojik yıkım had safhaya ulaştı. Sonuç olarak yeni yüzyıl, Türkiye tarımında küçük üreticiliğin tasfiyesi, tarımsal emeğin güvencesizleştirilmesi ve doğanın sermaye birikim sürecine tabi kılındığı tarihsel bir dönem olarak kayda geçmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/turkiyede-gida-krizi-bir-tasfiyenin-oykusu/">Türkiye’de gıda krizi: Bir tasfiyenin öyküsü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hafızalarda 6 Şubat: Kucağımızda defne dallarıyla</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/hafizalarda-6-subat-kucagimizda-defne-dallariyla/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Çaklı]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Feb 2026 14:01:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[6 şubat depremi]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[hatay]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3772</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şubat’ın 6’sı şafakta seher sökerken, arkadaşımın evinin salonunda uyuyordum. İçeriden tedirgin ve panik halinde bir ses işiterek uyandım.&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/hafizalarda-6-subat-kucagimizda-defne-dallariyla/">Hafızalarda 6 Şubat: Kucağımızda defne dallarıyla</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şubat’ın 6’sı şafakta seher sökerken, arkadaşımın evinin salonunda uyuyordum. İçeriden tedirgin ve panik halinde bir ses işiterek uyandım. “Ne” diyordu telefonda Meral, “Nasıl” diye devam ediyordu. Telefonun diğer ucunda ise Gazete Duvar’ın Hatay muhabiri Burcu vardı. Başta ne olduğunu anlamadım. Hemen bilgisayarı açıp, haberlere göz attım. Gördüğüm ilk şey, “Diyarbakır’da da hissedilen çok şiddetli bir deprem meydana geldi” diye son dakika haberleri geçiyordu. O an ne olduğunu çok anlamamıştım. Burcu’nun ve ailesinin iyi olduğunu öğrendikten sonra bir süre Meral ile salonda oturduk. Mesai başlamadan hemen işe, haber merkezine koştuk. Depremin boyutları yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Çok şiddetli ve büyük bir deprem olduğunu herkes gibi kavramaya çalışıyordum. Bir yandan içim hemen bölgeye gitmek istese de bir yandan koordinasyonun da önemi her geçen saat kendini hissettiriyordu. İnsanlar çoktan deprem bölgesine yola çıkmıştı bile…</p>
<h2>Depremin ilk anları</h2>
<p>Haber merkezinde toplantılar alınmaya başlandı. Kimler, nasıl bölgeye gidecek, ne yapacak konuşulup çantalar hazırlandıktan sonra, aklımda tahayyül dahi edemediğim bir manzarayla karşılaştım. Ama öncesinde önce Ankara’ya sonra Hatay’a bir otobüs ile ulaştım. Yolculuk olağan sürenin dışında uzun sürmüştü. Yollar, kentler geride kalırken, İskenderun görünmeye başladı. 7 Şubat’ın sabahıydı. Otobüstekiler camdan dışarıya bakıp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir kent alt ve üst yapısıyla yok olmuştu. Bunu o ana kadar kimse anlamamıştı. Telefonun henüz kesilmediği yerlerde, “Ne düşünüyorsanız, daha kötüsü” diyerek haber merkezine mesaj geçtim. Yavaş yavaş Antakya’ya yaklaşıyorduk. Can pazarı… Dışardan gelen benim gibi insanların dehşete kapıldığı görüntüler karşısında, depremi yaşayanların hissettiğini algılayabilmek mümkün değildi. Kaç kişinin öldüğü, kaç kişinin enkaz altında olduğu belli değildi. Kesin olan ise yardıma gelenlerin yetersiz kaldığıydı. Kıyamet sahneleri başladı. Ne yapacağını bilemez durumdaydı herkes. Güneş çökmüştü çoktan. Elektrik icat edilmemiş gibi karanlıktı. Kentin üzerinde bir toz bulutu, beton yığınlarının altında canlı insanların yardım çığlıkları…</p>
<h2>Yaşam çizgisel akışında değildi</h2>
<figure id="attachment_3779" aria-describedby="caption-attachment-3779" style="width: 1024px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-3779 size-large" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-1024x576.jpg" alt="" width="1024" height="576" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-1024x576.jpg 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-300x169.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-768x432.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-1536x864.jpg 1536w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-2048x1152.jpg 2048w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-527x296.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-1054x593.jpg 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-688x387.jpg 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-1376x774.jpg 1376w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-1044x587.jpg 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-2088x1174.jpg 2088w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-1400x788.jpg 1400w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya-1920x1080.jpg 1920w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-4-Kopya.jpg 2560w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption id="caption-attachment-3779" class="wp-caption-text">Depremden kısa sıra sonra Antakya&#8217;ya ulaşan madenciler enkaz molasında</figcaption></figure>
<p>6 Şubat sabahı, Hatay’da zaman artık bildiğimiz o çizgisel akışında değildi. Şehir, sanki devasa bir canavarın pençesinde can çekişmiş ve sonunda o derin, sağır edici sessizliğe gömülmüştü. Hatay, insanın genzini yakan keskin toz bulutunda kaybolmuştu. Gökyüzü, sanki yeryüzündeki bu kıyamete şahitlik etmek istemiyormuşçasına zifiri bir karanlığa bürünmüştü. Sokak aralarından yükselen çığlıklar, yerini yer yer teslimiyetin o tekinsiz sükunetine bırakmıştı. Şehir, bükülmüş inşaat demirlerinden ve ufalanmış kolonlardan oluşan devasa bir iskelet gibi öylece, yalnızdı.</p>
<p>Yürüdüğüm her adımda, ayaklarımın altındaki zemin sadece moloz değil, birer hayat hikayesiydi. Beş katlı bir binanın üzerinden geçerken, kameran arkadaşım Bilal, ışık açarak “yerlere dikkat et” dedi. Yere baktığımda gördüğüm şey, battaniyeye sarılı cesetlerdi. İlk defa böyle manzarayla karşılaştığım için ne olduğunu anlamamış ve sormuştum.</p>
<h2>Mahşeri kalabalık</h2>
<p>Antakya otogarı ise mahşer günü gibi kalabalıktı. Kiminin hala açık yarası vardı kimi ise kim var kim yok kaybetmişti. Suriyeli göçmen bir aile gözüme ilişti. Kadının kucağında bir çocukla beraber etrafında üç çocuk daha vardı. Çocukların yaraları açıktı. Çocuklar için süt verebileceğimi söylediğimde kafasıyla onayladı. Halinden belliydi, ürküyor ve çekiniyordu. Elbette Hatay’ı derhal bilmedikleri bir yöne doğru terk etmek istiyorlardı. Gara yanaşan otobüsler Nuhun gemisi misali her boşluğa insan tıkışıyordu. Karanlık çöküyor, seher söküyordu. Günler haftalara devriliyor, yine de insani yardım yeterince Hatay’a ulaşamıyordu. İletişim kısıtı, altyapı yetersizliği alabildiğine yok olmuştu. Kentin kamu kurumları dahi çökmüş, kaymakamlar, polisler, askerler bile dışarıdan gelen yardım TIR’larının kuyruğunda battaniye ve gıda sırasında beliriyordu. Helikopterler iniyor, kalkıyordu… Kalabalık artıyor ama kim neye yarıyor belli olmuyordu. Koordine yoktu. Derken, madencilerin Hatay’a doğru yola çıktığı ama engellendiğini öğrendik, günler sürdü. Beraberinde kazma, demir keski ve kürek ile Hatay’ı mütevazılıkları ile kuşatan madenci ordusu gelmişti. Şikayet etmeden, “ne yeriz” diye düşünmeden, ulaşım yardımı olmadan, omuzlarında sallandırdıkları kazmalarla oradan oraya gidip enkazda domuz sığınağı açıp, ölü ya da diri insanları kurtarmaya çalışıyorlardı. Bu tartışmaya burada girmeyeceğim ama hatırlansın; Kızılay da belirmişti, ikinci hafta… Çorba pişirmiş dağıtıyorlardı. Daha sonra çadırları parayla sattıkları da ortaya çıkmıştı.</p>
<h2>Can pazarında bir aile</h2>
<p>Enkazda çalışan arama-kurtarma ekipleri yetersizdi. Fakat yaygın medya flaşlarını patlatmış, enkazlarda nasıl çalışıldığına dair methiyeler düzüyordu. Ara sokaklardaki yalnızlığı, terk edilmişlik ise yalnızca yaşayanların hafızasına kazındı. Beş-altı adım sonrasını seçemediğimiz bir karanlıkta, uzakta ufak bir ateş başına doğru ilerliyorduk. Yıkılmış üç katlı bir evin önünde birkaç kişi oturuyordu. Samsun’dan gelmişlerdi. Bir de bebekleri vardı. Neyi beklediklerini sorduğumuzda, önce ateşin başında ısınmamızı istediler. Sonra anne ve babalarının enkaz altında hala canlı olduğunu tahmin ettiklerini söylediler. Depremi duyunca, apar topar yola koyulmuş, evin önünde bekleyişe koyulmuşlar. Enkaz boşlukları dışında girebilecekleri tek bir alan dahi yoktu. Çaresizliği ise şöyle anlatıyorlardı: “Günlerdir enkazdan çıkardığımız un ve birkaç malzemeden yapıp pişirdiğimiz yemekle duruyoruz.” Bir süre daha durduktan sonra devam ediyoruz, belgelemeye.</p>
<h2><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3781 size-large" style="font-size: 16px;" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-1024x576.jpg" alt="" width="1024" height="576" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-1024x576.jpg 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-300x169.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-768x432.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-1536x864.jpg 1536w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-2048x1152.jpg 2048w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-527x296.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-1054x593.jpg 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-688x387.jpg 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-1376x774.jpg 1376w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-1044x587.jpg 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-2088x1174.jpg 2088w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-1400x788.jpg 1400w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6-1920x1080.jpg 1920w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-6.jpg 2560w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></h2>
<h2>Defne&#8217;nin ilk hali</h2>
<p>Gördüklerimin hepsini buraya yazmayı zul sayıyorum. Şiddet pornografisine bulaşmadan, olabildiğince hafızamızın diri kalması için bütün açıklığıyla anlatmak istiyorum. Çocuklar… Kimi kimsesi kalmamış, çocuklar. 14 yaşlarında bir çocukla karşılaştık. Pijamalarıyla sokakta. Ailesi Antep’te. Telefonu yok. Kaldığı yurt yıkılırken, balkondan boş araziye düşmüş. Öyle hayatta kalmış. Hemen arkasında yurdunu gösteriyor, yan yatmış… Yakınlarına güç bela haber verip, onların gelmesini bekledikten sonra Armutlu’ya doğru ilerliyoruz. Armutlu, öyle bir yıkıma uğramış ki binalar birbirinin üzerinde, iç içe geçmiş. Yıkılmamış neredeyse tek bir bina bile yok. Hasbelkader ayakta kalanların çoğu da ikinci ya da üçüncü depremde çöktü.</p>
<p>Temiz suya, tuvalete, yakacak oduna, giyecek monta erişim mümkün değildi. Bir anda ilk çağlara geri dönmüş kentteydik sanki. Çocuklar toplanma merkezlerinde, artık yavaş yavaş organize olmaya başlamış ordunun yaptığı parklarda oyunlar oynamaya başlamıştı. Hayatta kalmanın umudu gibiydi. Yerler, enkazların etrafı, bir çocuk ayakkabısı, kenarı yanmış bir aile albümü, mutfak masasının üzerine devrilmiş bir vazo ile doluydu. Her biri, o dehşet anının saniyeler içinde dondurduğu hayat fragmanı gibiydi.</p>
<p>&#8220;Cennetten bir köşe&#8221; vaadiyle satılan, cam kaplı o heybetli binaların, aslında sahiplerine mezar olan birer mukavva kutudan farksız olduğu ortaya çıkarmıştı. Domino taşı gibi birbiri ardına yıkılmış binlerce insana mezar olmuştu Rönesans rezidans.</p>
<p>Arka sokaklarda, zaten ihmal edilmişliğin yorgunluğunu taşıyan binalar, devletin ve yardımın ulaşamadığı birer &#8220;kör nokta&#8221; gibiydi.</p>
<p>Bir yanda kurtarma ekiplerinin gelmesini bekleyen umutlu gözler, diğer yanda ise hayatta kalsa bile yarın ne yiyeceğinin derdine düşmüş, mülksüzlüğün en çıplak haliyle yüzleşmiş bir halk.</p>
<h2><img decoding="async" class="alignnone wp-image-3780 size-large" style="font-size: 16px;" src="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-1024x576.jpg" alt="" width="1024" height="576" srcset="https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-1024x576.jpg 1024w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-300x169.jpg 300w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-768x432.jpg 768w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-1536x864.jpg 1536w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-2048x1152.jpg 2048w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-527x296.jpg 527w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-1054x593.jpg 1054w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-688x387.jpg 688w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-1376x774.jpg 1376w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-1044x587.jpg 1044w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-2088x1174.jpg 2088w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-1400x788.jpg 1400w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5-1920x1080.jpg 1920w, https://www.mefhumdergi.com/wp-content/uploads/2026/02/YENI-VIDEO-5.jpg 2560w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></h2>
<h2>Kadim Hatay</h2>
<p>Hatay, sadece binaların yıkıldığı bir yer değildi o gece; o çok kültürlü, kadim ruhun da sarsıldığı bir mekandı. Bir gazeteci olarak not defterime düşebildiğim her kelime, bu devasa trajedinin karşısında cılız kalıyordu. Yardım tırlarının uzağında, bir ateş başında ısınmaya çalışan yaşlı adamın bakışındaki o &#8220;neden?&#8221; sorusu, bütün sınıfsal analizlerden daha ağırdı.<br />
Sermayenin betonlaştırdığı hayaller, o gece Asi Nehri’nin sularına karışıp gitti. Geriye kalan ise; liyakatsizliğin, hırsın ve insan hayatını hiçe sayan o sistemin yarattığı devasa bir kolektif yas oldu.</p>
<p>Zaman, burada bildiğimiz o ritmik akışını çoktan terk etti. Akreple yelkovanın yerini; moloz yığınları arasından yükselen bir &#8220;Sesimi duyan var mı?&#8221; nidası ile o nidanın cevapsız kaldığı o kahredici boşluk aldı. Gazeteci olarak pek çok yıkıma, pek çok acıya mercek tuttuk; ancak Hatay’da gördüğümüz şey, sadece bir doğa olayının bakiyesi değil, bir sistemin enkaz altında kalmış ahlak tahtasıydı.</p>
<h2>Aylar sonra yeniden</h2>
<p>Depremin üzerinden geçen aylardan sonra tekrar Hatay’a gittik. Değişen ne var diye görmeye. İnsanların nasıl yaşadığına tanık olmaya. Değişen pek bir şey yoktu. Kimi enkazlardan ağır bir koku yayılıyordu etrafa. Enkaz çalışmalarına istenen siyah ceset torbasına ölen kişi, hijyenik kıyafetler ile koyuluyordu. Çıkarılan ölüler kaldırıma diziliyor, varsa yakınlarından teşhis edilmesi isteniyordu. Ölüsünü bulduğu için sevinen insanlar bile vardı. Umut öylesine yerle bir olmuştu Hatay’da.</p>
<p>Bir yandan da memleketlerini bırakıp gitmek isteyen bir irade güçlenmeye başladı yeniden. Sokaklarda seyyar künefeciler türedi. Hatay’ın akşamlarında seyyar satıcılar artık boy gösteriyordu. Nedenini soruyorduk, hem kendisine hem de onu görenlere moral olması için dükkanını işletmeye çalıştığını söylüyorlardı. Slogan ise belliydi, “terk etmiyoruz.”</p>
<p>Yayılan ırkçılık, tutkal gibi birbirlerini tutmayı sağlayan kolektif yasla bertaraf edildi. İlk günlerdeki kavga ve linç görüntüleri artık yoktu. Bayramlar kutlanıyor, mezarlıklar ziyaret ediliyordu. Yas da ortaktı, kalma iradesi de. Hatay’ın kentsel hafızası silinmiş olsa da toplumsal, manevi hafıza başka bir biçimde yaşamın içine, derinine zerk etmişti.</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/hafizalarda-6-subat-kucagimizda-defne-dallariyla/">Hafızalarda 6 Şubat: Kucağımızda defne dallarıyla</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Neoliberalizmin sahte umudu: Yasa dışı bahis</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/neoliberalizmin-sahte-umudu-yasa-disi-bahis/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mefhum Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Feb 2026 21:57:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[illegal bahis]]></category>
		<category><![CDATA[intihar]]></category>
		<category><![CDATA[kumar]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[yasa dışı bahis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3767</guid>

					<description><![CDATA[<p>Neoliberalizm işçi sınıfının farklı katmanlarını maddi, kimliksel ve sosyal boyutlarıyla atomize hale getirdi. Belirsizlik, statü kaybı-korkusu ve süreklileşen&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/neoliberalizmin-sahte-umudu-yasa-disi-bahis/">Neoliberalizmin sahte umudu: Yasa dışı bahis</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Neoliberalizm işçi sınıfının farklı katmanlarını maddi, kimliksel ve sosyal boyutlarıyla atomize hale getirdi. Belirsizlik, statü kaybı-korkusu ve süreklileşen gelecek kaygısı içerisindeki geniş kesimler yönlerini ‘kolektif bir gelecek’ etrafında tayin edemiyor. Cendereyi anlamlandıramayan toplum parçalanarak kurtuluşu bireysel ama palyatif çözümlerde arıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son yıllarda yüksek enflasyon, borçlanma ve güvencesizlik kıskacı altında sıkışmış milyonlar bir çıkış yolu olarak yasa dışı bahis oyunlarına yoğun bir biçimde yöneldi. İşyerinde, kampüste, evde yahut çeşitli sosyalleşme alanlarında…</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dijital bağımlılık hayatımızın gündelik rutinlerinin merkezine oturmuş vaziyettte.  Büyük teknoloji şirketlerinin devasa bütçeler ayırarak oluşturdukları algoritmalar, hayatımızın her noktasında sadece davranış ve tüketim alışkanlıklarını şekillendirmeyle kalmıyor, aynı zamanda düşüncelerimize ve eylemlerimize de yön veriyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dijital platformların sunduğu anlık ve kesintisiz erişim, “kumar davranışını” gündelik yaşamın baskın bir rutini hâline getiriyor. Dijital cüzdanlar, entegre ödeme sistemleri ve hızlı finansman olanakları, bu davranışın sürekliliğini pekiştiren yapısal faktörler olarak karşımıza çıkıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye&#8217;de yasa dışı bahis, yıllık 50 milyar doları aşan devasa hacmiyle yasal pazarın yaklaşık sekiz katına ulaşarak, ekonomik bir faaliyetten ziyade kitlesel bir mülksüzleştirme mekanizmasına dönüşmüş görünüyor.</span></p>
<h2><b>Şafak Çelik örneği</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Şafak Çelik gibi örneklerin de kanıtladığı üzere sistem; &#8220;metalaşmış umut&#8221; vaadiyle bireyi önce finansal, sonra ruhsal ve en nihayetinde hayati bir yıkıma sürüklüyor. Kapitalizmin &#8220;zahmetsiz kazanç&#8221; illüzyonunu dijital bir silah olarak kullanan bu yapı; mahalle bakkallarından sosyal medya fenomenlerine, öğrenci banka hesaplarından (smurfing) sofistike kripto transferlerine kadar yayılan kılcal bir suç ağına çoktan dönüştü bile.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kamu otoritelerinin son bir yılda 85 binden fazla siteyi engellemesine rağmen, organizasyonun &#8220;ayna siteler&#8221; ve yurt dışı merkezli sunucularla gösterdiği teknik direnç, sorunun sadece bir asayiş meselesi değil, köklü bir sosyo-ekonomik yapısal kriz olduğuna işaret ediyor. Özellikle bağımlılık yaşının 15&#8217;e düşmesi ve intihar verilerinin şeffaf bir şekilde raporlanamaması, bu krizin toplumsal maliyetinin (ekonomik yıkım, aile parçalanması, uyuşturucuyla geçişkenlik) buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu kanıtlamaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">“Ailemin her şeyini kumar yüzünden çaldım. Belki 4 belki 5 tane evi yedim. Bir sürü nakit para yedim. Ailem borçlarım yüzünden şehir değiştirmek zorunda kaldı, memlekete döndük. Uyuşturucudan kurtuldum ama kumardan kurtulamadım. Annemin hesabında bildiği parayı 10 gün içinde yedim. Para nasıl bitti yemin ederim hiçbir şey bilmiyorum. Sanki ben değildim, başka biriydim. Bir şeyler geri gelmezse hayatıma son vermeyi düşünüyorum…” Bu sözler 37 yaşındaki beden eğitimi öğretmen Şafak Çelik’e ait. Yaşamına son verdikten hemen sonra sosyal medyaya düşen video kaydıyla tanındı. Çelik’in hikayesi yaklaşık 10-15 yıldır Türkiye’de sessizce büyüyen pek çok intiharla sonuçlanan kumar bağımlılığıyla aynıydı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre son bir yıl içinde dünya genelinde yetişkinlerin yüzde 46,2’si ve ergenlerin yüzde 17,9’u en az bir kez kumar oynadı. İnsanları borçlandıran ve hatta intihar etmeye kadar sürükleyen kumar bağımlılığı nasıl ve neden bu kadar yaygınlaştı</span></p>
<h2><b>Kumar oynama yaşı</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Çeşitli raporlara göre Türkiye’de kumar oynama yaşı 15’e kadar düştü. 15 yaşından büyük her 10 kişiden biri hayatında en az bir kez kumar oynadı. Bağımlılıkla mücadelede yalnızca Yeşilay’a başvuran her 7 kişiden 2’si kumar bağımlılığı olduğunu belirtiyor. Kumar bağımlılığı finansal kayıp, ruhsal çöküntü, sosyal ilişkilerde bozulma, boşanma, intihar gibi çok ağır faturalara sebep olmanın yanı sıra alkol ve sigara bağımlılığını tetikleyerek ağır fizyolojik hasarlara da yol açabiliyor. Yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da kumar bağımlılığı kitleselleşmeye devam ediyor. En sade biçimiyle kumar, insanların istedikleri yaşamı elde edebilecekleri en ‘kolay’ yol olduğu vaadinde bulunuyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Başlangıçta sosyalleşmek, eğlenmek ya da sorunlardan kaçmak amacıyla oynanan kumar, zamanla kontrol edilemeyen bir bağımlılığa dönüşebiliyor. Kumar bağımlılığı nedeniyle sosyal ve psikolojik çöküntü yaşayıp yaşamına son verenlere ilişkin veriler TÜİK ya da çeşitli kamu kurumları raporlama çalışması yapmıyor. TÜİK, Türkiye’deki intihar vakalarına ilişkin raporunu ise en son 2018 yılında yayımlamıştı. Rapora göre Türkiye’de her yüz bin kişiden 4’ü intihar ediyordu. Ancak bu veri güncel olmadığı için kerteriz alınabilecek vaziyette değil.</span></p>
<h2><b>Kumar oynayanların gözünden</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Agos Gazetesinde İşhan Erdinç imzasıyla yayımlanan bir haberde iki gencin gözünden hikaye aktarımı yapılıyordu. Aren, yasa dışı bahis ile nasıl tanıştığını şu sözlerle anlatıyor: “Ben 17 yaşındaydım. Bizim Ermeni toplumundan birkaç kişi, yasa dışı bahis sitelerinde hesap açıyorlardı. Biz oraya para atıyorduk, o da komisyon alıyordu. Ne kadar çok insan toplarsa o kadar para kazanıyordu. Oturduğum mahalledeki bakkallarda da kaçak bahis oynatılıyordu. Oranları, legal bahis sitelerine göre yüksekti.” Haberin işaret ettiği yer çok mühim. Bahis oyunları mahalle aralarındaki tekel bayilere kadar girmiş durumda. Hikaye devam ediyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu kez başka bir genç anlatıyor. İsmi Garabet. “Geceleri tek başına oynamaya başladım ve bir süre böyle devam etti. Her param bittiğinde siteye para yüklüyordum. Çoğunlukla rulet oynuyordum. Düzenli olarak oynadım. Sonra bırakmaya karar verdim. Fakat iki sene önce tekrar oynamaya başladım” diyor.</span></p>
<h2><b>Sistem nasıl işliyor?</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Yasa dışı bahis şebekeleri, teknolojik ve hiyerarşik olarak oldukça sofistike bir yapıya sahip. Yurt dışı (genellikle Kıbrıs, Balkanlar veya Uzak Doğu) merkezli lisanssız siteler üzerinden oyun oynatılıyor. Takibi zorlaştırmak için &#8220;öğrenci&#8221;, &#8220;ev hanımı&#8221; veya &#8220;işsiz&#8221; bireylerin banka hesapları/dijital cüzdanları belirli bir komisyon karşılığında kiralanıyor. Türkiye’de bu yöntemle özellikle 18 yaşını henüz doldurmuş olan gençler yoğunlukla kullanılıyor. Hesabın kiralanması karşılığında ise kişiye ödeme yapılıyor. Para bu hesaplar üzerinden parçalara bölünerek (smurfing) sisteme sokuluyor. Son yıllarda banka blokesinden kaçmak için USDT (Tether) gibi kripto paralar ana transfer aracı haline getirilmiş durumda. Maç yayınlarındaki sanal reklamlar, sosyal medya fenomenleri ve SMS yağmurları ile kullanıcılar kesintisiz bir bombardıman içerisinde. Ödül ve bonus hediyelerle paraya ulaşmanın kolaylığına dair cazibe yaratılıyor. Kumar bağımlılarının neredeyse tamamı başlangıçta bu kadar sık oyun oynayacağını düşünmediğini ve bunu hayal edemediklerini belirtiyor.</span></p>
<h2><b>Finansal hacim ne?</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de yasal bahis siteleri Spor Toto Teşkilat Başkanlığı’na bağlı. İçişleri Bakanlığının verilerine göre, yasal bahisin yıllık geliri 6 milyar dolar civarında. Ancak araştırma ve verilere göre, yasa dışı bahis pazarının yıllık geliri 50 milyar dolar. Yasadışı bahisin yıllık hacminin 100 milyar dolara yakın olduğunu belirten çeşitli raporlar da mevcut. Dünya’da ise bu hacim, 1.8 trilyon dolar düzeyinde. Aslında devasa bir ekonomiden söz ediyoruz.</span></p>
<h2><b>Kaç kullanıcı olduğu tahmin ediliyor ve kaç internet sitesi mevcut ediliyor?</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">Son bir yıllık süreçte düzenlenen irili ufaklı yüzlerce operasyonda (SİBERGÖZ serisi dahil) 10 binden fazla şüpheli hakkında işlem yapıldığı ve binlerce kişinin gözaltına alındığı bilinmektedir. (İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın açıklaması)</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ancak gerçek kullanıcı sayısını tespit etmek oldukça zor. Hali hazırda binlerce internet sitesi yasa dışı bahis oynatıyor. Yalnızca 2025 yılında yaklaşık 85 bin internet sitesi yasa dışı bahis nedeniyle erişime engellendi. Son 20 yılda ise yaklaşık 550 bin internet sitesi aynı gerekçeyle erişime engellendi. Fakat, her gün bu internet sitelerinin yenileri açılmaya devam ediyor. O nedenle kullanıcı sayısının milyonlar olduğu düşünülüyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Rakamların bu kadar yüksek olmasının sebebi, yasa dışı bahis organizasyonlarının teknik hızıyla ilişkili. BTK (Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu) bir siteyi engellediğinde, şebekeler dakikalar içinde yeni bir alan adı (domain) alarak yayına devam edebiliyor. 2025 yılı itibarıyla sadece domain bazlı değil, sunucu bazlı engellemelere de odaklanılmış ve 12 bin 548 sunucu (server) doğrudan devre dışı bırakılmış.</span></p>
<h2><b>Toplumsal çözülme</b></h2>
<p><span style="font-weight: 400;">&#8220;Zahmetsiz kazanç&#8221; illüzyonu, enflasyon altında ezilen işçi sınıfı ve güvencesiz gençler için bir &#8220;çıkış kapısı&#8221; gibi pazarlanmakta; ancak sonuç, bireylerin elindeki son varlıkların da (Şafak Çelik örneğinde olduğu gibi ev, nakit ve itibar) sisteme geri pompalanmasıyla bitiyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bağımlılık yaşının 15’e düşmesi, toplumsal dokunun en hassas noktasından darbe aldığını gösteriyor. TÜİK’in 2018’den bu yana intihar verilerini şeffaf bir şekilde paylaşmaması, sorunun boyutlarının kamuoyu nezdinde tam olarak algılanmasını engelliyor. Bu &#8220;istatistiksel sessizlik&#8221;, toplumsal krizin teşhis edilmesini de zorlaştırıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">85 bin sitenin kapatılmasına rağmen sistemin &#8220;ayna sitelerle&#8221; devam etmesi, devletin geleneksel yasaklama yöntemlerinin, dijital şebekelerin ‘çevikliği’ karşısında yetersiz kaldığını gösteriyor. Sorun, sadece domain engellemekle çözülemeyecek kadar derin, sosyo-ekonomik bir kökene sahip. Hal böyle olunca, toplum kendi finansal ve psikolojik yıkımını finanse eder noktaya hızla evriliyor. Bu da aslında toplumsal çözülmenin başka bir açısı olarak önümüzde duruyor.</span></p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/neoliberalizmin-sahte-umudu-yasa-disi-bahis/">Neoliberalizmin sahte umudu: Yasa dışı bahis</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suriye’de neler oluyor?</title>
		<link>https://www.mefhumdergi.com/suriyede-neler-oluyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mefhum Dergi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Jan 2026 12:56:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[HTŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt Hareketi]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[Şara]]></category>
		<category><![CDATA[SDG]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Trump]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.mefhumdergi.com/?p=3763</guid>

					<description><![CDATA[<p>2026 yılının ilk ayında Suriye, emperyalist güçlerin rekabeti, radikal İslamcı grupların saldırganlığı ve bölgesel aktörlerin çıkar çatışmalarıyla dolu&#8230;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/suriyede-neler-oluyor/">Suriye’de neler oluyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>2026 yılının ilk ayında Suriye, emperyalist güçlerin rekabeti, radikal İslamcı grupların saldırganlığı ve bölgesel aktörlerin çıkar çatışmalarıyla dolu bir kaosun tam ortasında bulunuyor. Esad rejiminin Aralık 2024&#8217;te yıkılmasından bu yana geçen bir yıldan fazla sürede, Hayat Tahrir el-Şam (HTŞ) liderliğindeki geçiş hükümeti (Ahmed el-Şara başkanlığında) uluslararası arenada kısmi meşruiyet kazanmış görünse de, bu süreç emperyalist paylaşım kavgalarının ve radikal İslamcı dinamiklerin yeni bir evresini temsil ediyor.</em></p>
<p>Dahası Trump’ın &#8220;önce kâr ve istikrar&#8221; odaklı pragmatizmiyle şekillenen bu <strong>&#8220;Taşeron Devlet&#8221;</strong> modeli, Suriye&#8217;yi sadece bir iç savaş parseli olmaktan çıkarıp, tüm Orta Doğu direniş hatlarını (Lübnan-Irak-Yemen) çökertmeyi hedefleyen bir <strong>jeopolitik domino taşının</strong> merkezine yerleştiriyor.</p>
<h3>Suriye’de son bir ayda neler yaşandı?</h3>
<p>Ocak 2026 itibarıyla Suriye&#8217;deki askeri gelişmeler, özellikle kuzeydoğu ve kuzey bölgelerindeki çatışmalar, olası bir geniş çaplı savaşın eşiğinde olduğunu gösteriyor. HTŞ kontrolündeki milis güçler, SDF (Kürt ağırlıklı Suriye Demokratik Güçleri) ile Halep&#8217;in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde başlayan çatışmaları, Deir Hafer, Maskanah, Tabqa ve Raqqa&#8217;ya yayarak genişletti.</p>
<p>6-10 Ocak Halep çatışmaları sonrası SDF&#8217;nin çekilmesiyle taşeron hükümet Halep&#8217;in büyük kısmını kontrol altına aldı; ancak 13 Ocak&#8217;tan itibaren doğu Halep ve kuzeydoğu Suriye&#8217;ye yönelik taarruz, Rakka ve Deir ez-Zor kırsalına sıçradı. 18-20 Ocak&#8217;ta ABD arabuluculuğunda sağlanan ateşkesler (Trump&#8217;ın 19 Ocak Şara görüşmesi sonrası) geçici duraklamalar sağlasa da, SDF&#8217;nin entegrasyon taleplerine (Hasakah eyaleti devri, petrol sahaları kontrolü, sınır kapıları) karşı direnişi sürüyor. -Kürt güçleri için çizilen çerçeve 2011 öncesi Suriye- Bu çatışmalar yüzlerce sivil ölümü, on binlerce yer değiştirme ve IŞİD hapishanelerinde kaçışlara yol açtı.</p>
<h3>İkinci Trump dönemi ve değişen strateji</h3>
<p>Trump&#8217;ın ikinci döneminde Suriye politikası, &#8220;hızlı çözüm&#8221; odaklı pragmatizmin en çarpıcı örneğini sergiliyor. Trump yönetimi, HTŞ&#8217;yi hızla &#8220;istikrar ortağı&#8221; olarak konumlandırdı. 2025 ortalarından itibaren ABD yaptırımları büyük ölçüde kaldırıldı; HTŞ&#8217;nin terör örgütü statüsü revize edildi ve Şara&#8217;yla Beyaz Saray&#8217;da görüşmeler yapıldı. Bu, emperyalizmin klasik &#8220;dün terörist, bugün müttefik&#8221; taktiğinin somut hali.</p>
<p>ABD, İran&#8217;ın &#8220;lojistik köprüsünü&#8221; kesmek, İsrail&#8217;in güvenliğini sağlamak ve Rusya-Çin etkisini sınırlamak için HTŞ rejimini bir tampon bölge olarak kullanıyor. Ancak bu &#8220;iş bitiricilik&#8221;, halklar için felaket üretiyor. HTŞ&#8217;nin merkeziyetçi ve İslamcı otoriter yapısı, etnik-mezhepsel gerilimleri derinleştiriyor. ABD&#8217;nin arabuluculuğunda İsrail ile HTŞ arasında istihbarat paylaşımı ve &#8220;füzyon mekanizması&#8221; gibi anlaşmalar yapıldı (Ocak 2026 Paris görüşmeleri), fakat bu, Suriye&#8217;nin güneyinde İsrail&#8217;in fiili işgalini (Golan tampon bölgesi genişletmesi) meşrulaştırıyor. HTŞ&#8217;nin bir &#8220;Taşeron Devlet&#8221; aygıtı olarak Şam ve çevresinde konsolide edilmesi, İran&#8217;ın &#8220;Direniş Ekseni&#8221; olarak adlandırdığı Tahran-Bağdat-Şam-Beyrut hattının kalbinden bıçaklanmasına neden oldu.</p>
<p>Trump&#8217;ın &#8220;barış masaları&#8221; aslında sermaye ve silah tekellerini koruyor; bölge halkları için ise yeni bir varlık-yokluk savaşı anlamına geliyor. Olası bir savaşın dengeleri etkilemesi somut olarak şöyle öngörülüyor: Eğer SDF entegrasyonu başarısız olursa ve çatışmalar kuzeydoğuya yayılırsa, ABD&#8217;nin 900 askerlik varlığı (Kobani, Haseke) doğrudan tehdit altına girebilir. Bu, Trump&#8217;ın &#8220;Kürtleri koruma&#8221; söylemine rağmen, SDF&#8217;nin tasfiyesini hızlandırabilir ve Türkiye&#8217;nin kuzeydeki nüfuzunu artırabilir. Aynı zamanda, İsrail&#8217;in güneydeki demilitarizasyon talepleri (Şam çevresi, Dera-Suveyda) karşılanmazsa, yeni hava operasyonları İran destekli unsurları hedef alabilir ve bölgesel bir çatışmayı tetikleyebilir.</p>
<p>HTŞ&#8217;nin yükselişi, radikal İslamcılığın emperyalizmle pragmatik ittifak kurma kapasitesini göstermiş oldu. Eski El Kaide bağlantılı bu yapı, Esad sonrası dönemde &#8220;ılımlı&#8221; bir imaj çizerek uluslararası meşruiyet arıyor: Seçim vaatleri, azınlıklara &#8220;koruma&#8221; sözleri ve ekonomik yeniden inşa çağrıları…</p>
<p>Ancak sahada durum farklı. HTŞ&#8217;nin milisleri, Kürt mahallelerinde (Şeyh Maksud, Eşrefiye), Alevi köylerinde (Lazkiye kırsalı) ve Dürzi bölgelerinde (Suveyda) baskı ve çatışmaları sürdürdü. Binlerce insan bu çatışmalarda katledildi. IŞİD dönemi, kafa kesme görüntülerini yeniden görmeye başladık. HTŞ&#8217;nin İslamcı faşizan uygulamaları (kadın hakları kısıtlamaları, muhaliflere baskı, eski rejim unsurlarına yönelik infaz iddiaları), Sünni çoğunluğu mobilize ederken azınlıkları (Kürtler, Aleviler, Dürziler, Hristiyanlar) doğrudan tehdit ediyor. Bu, sadece iç dinamik değil; Trump&#8217;ın desteğiyle HTŞ&#8217;nin güçlenmesi, radikal İslamcılığın bölgede yeni bir hegemonik araç haline gelmesini sağlıyor. Eğer kuzeydoğu Suriye&#8217;deki taarruz tam başarıya ulaşırsa, HTŞ&#8217;nin kontrolü ülke geneline yayılabilir; ancak bu, IŞİD’in potansiyelini yeniden artırma tehlikesini de içeriyor. Böylelikle yeni bir cihatçı dalga kaçınılmaz hale gelebilir.</p>
<h3>Bölgesel aktörlerin çatışan çıkarları</h3>
<p>Paris Görüşmeleri&#8217;nin gizli gündemi olarak bir iddia birkaç haftadır kulaktan kulağa dolaşıyor. Suriye&#8217;nin kuzeyini Türkiye&#8217;nin, güneyini ise İsrail&#8217;in &#8220;arka bahçesi&#8221; olarak tescilleyen bir &#8220;Nüfuz Alanları Anlaşması&#8221; yapıldığı belirtiliyor. Türkiye, Kürt öz-yönetimini tasfiye ederek sınır ötesi bir sermaye birikim alanı (yeni OSB&#8217;ler ve tarım arazileri) oluştururken; İsrail, Şam&#8217;ın güneyini askerden arındırarak hem Tahran hakimiyetini kırmış hem de gücünü pekiştirmiş oldu.</p>
<p>AKP-MHP iktidarı, Trump&#8217;la kişisel bağlar üzerinden Suriye&#8217;nin kuzeyinde &#8220;Yeni Osmanlıcı&#8221; nüfuz alanını genişletiyor. HTŞ ile doğrudan işbirliği, &#8220;güvenli bölge&#8221; adı altında fiili işgal ve demografik değişim politikalarını sürdürüyor. &#8220;Bin yıllık kardeşlik&#8221; söylemi, sahada Kürt iradesini ve Alevi varlığını hedef alan cihatçı ittifaklarla çelişiyor. Türkiye, SDF&#8217;nin tasfiyesini istiyor; PKK ile müzakereleri bu çerçevede ilerletiyor.</p>
<p>Öte yandan İsrail Trump&#8217;ın tam desteğiyle Suriye&#8217;nin güneyini ve Şam çevresini &#8220;güvenli bölge&#8221; adı altında kontrol altına alıyor. İsrail, HTŞ ilerleyişini İran&#8217;ı zayıflatan bir fırsat olarak görüyor ama aynı zamanda HTŞ&#8217;nin uzun vadeli radikal İslamcı potansiyelinden endişe duyuyor. 2025-2026&#8217;daki saldırılar (neredeyse günlük hava operasyonları), Suriye&#8217;yi zayıf ve parçalı tutma stratejisinin parçası. Paris görüşmeleri (Ocak 2026) demilitarizasyon anlaşmasını hedeflese de, güneyde Dürzi gerilimi (Suveyda) yeni bir cephe açma potansiyelini taşıyor.</p>
<h3>Rusya ve Çin denklemde nerede?</h3>
<p>Birkaç cümleyle; Rusya, Ukrayna savaşı nedeniyle enerjisini sınırlı tutuyor. Suriye&#8217;deki varlığını kıyı şeridine çekti. HTŞ ile pragmatik ilişki kurdu ama İran eksenli eski statükoyu kaybetti. Rusya&#8217;nın dönüşü (güvenlik anlaşmaları) İsrail için risk yaratabilir.</p>
<p>Çin ise &#8220;Dış müdahaleye karşıyız&#8221; söylemiyle ekonomik nüfuzunu (yeniden inşa yatırımları) korumaya odaklanıyor; sessiz bekleyişini devam ettiriyor.</p>
<p>İran, en büyük kaybeden; &#8220;direniş ekseni&#8221;nin kalbi Suriye&#8217;den büyük ölçüde çıkarılmış oldu. HTŞ&#8217;nin İran karşıtı söylemi, Tahran&#8217;ı zayıflatıyor. İç protestolar (2025 sonu-2026 başı) rejimi sarsarken, olası İsrail/ABD saldırısı bölgesel savaşı tetikleyebilir.</p>
<p>Suriye&#8217;de yaşananlar tesadüfi değil; bilinçli bir emperyalist-radikal İslamcı ittifakın ürünü. Halep Kürt mahalleleri, Lazkiye Alevi köyleri, Şeyh Maksud ve Dürzi bölgelerindeki katliamlar, etnik-mezhepsel temizlik stratejisinin parçası.</p>
<p>HTŞ&#8217;nin &#8220;taşeron devlet&#8221; olarak konsolide edilmesi, yalnızca Suriye&#8217;nin iç bütünlüğünü değil, Ortadoğu&#8217;daki İsrail karşıtı direniş ekseninin bozulması ve petrol sahasının yekün hakimiyeti.</p>
<h3>Emperyalizmin düğüm noktası</h3>
<p>Suriye&#8217;nin krizini emperyalizmin küresel yeniden üretim krizinin bir düğüm noktası olarak ele almakta yarar var. Burada esas çelişki, ulus-devlet formunun çözülmesi ile emperyalist blokların jeopolitik yeniden paylaşım mücadelesi arasındadır. HTŞ&#8217;nin &#8220;taşeron devlet&#8221; olarak yükselişi, periferik kapitalizmin tipik bir patolojisini yansıtıyor.</p>
<p>Eski rejim çöktüğünde yerine gelen yapı ne tam bir burjuva demokratik konsolidasyonu ne de klasik teokratik İslamcı rejimi ifade ediyor. Bunun yerine, uluslararası sermayenin (yeniden inşa kredileri, enerji koridorları, silah ticareti) ve bölgesel hegemonların çıkarlarını dengeleyen bir &#8220;hibrit otoriterliğin” işaret fişeğini gösteriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.mefhumdergi.com/suriyede-neler-oluyor/">Suriye’de neler oluyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.mefhumdergi.com">Mefhum</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
